HABER KIBRIS

Gecenin kahramanları kim?

19/07/2016


ads

Halil Paşa


Türkiye'de gece yarısından itibaren, “kurt işareti” ile “tek-bir” işaretleri eşliğinde sokağa hakim slogan; "Ya Allah Bismillah Allah-u Ekber"di. Gece Ordu Komutanlarından bir generalin imamlara çağrısıyla da camilerden selalar okunmaya başlandı (1). Aynı olay gece yarısı 3 civarında Kıbrıs'ın Kuzeyinde pek çok köyde de gerçekleşti. Bir arkadaşıma göre bunun İslami politik jargondaki karşılığı pek ala "cihat" olabilirdi. 12 Eylül darbecileri bile Kıbrıs'ın Kuzeyinde kendilerini bu kadar çok göstermek ihtiyacı duymamıştı.

Öte yandan darbeyi gerçekleştiren subayların acemice davrandıkları o kadar açıktı ki. Biraz derin düşününce; ""ani bir kararla mı darbeye kalkıştılar" yoksa "provoke mi edildiler?” veyahut da “gaz'a mı geldiler?" diye yazası geliyor insanın... Ancak kesin olan bir şey vardı ki; bir an için (gece yarısı 10-02) aralığında yaklaşık 4 saatliğine önce Türkiye'de iktidar boşluğu oluşur gibi oldu... RTE ise kendini polislerle korurken, askerin karşısına hakim olduğu medyayı ve teknolojinin bütün olanaklarını da kullanarak sivilleri (daha doğrusu politik yandaşlarını-hp) evlerinden sokağa çıkarıp, meydanlarda toplanmaya ve askeri tankların önüne dikmeyi becerdi.

Öte yandan gösterileri bastırmak için uzmanlaşmamış, gaz bombası, tazyikli su, Toma vb. araçlarına da sahip olmayan darbecilerin emrindeki asker ve subaylar bir anda ikilemle karşı karşıya kaldılar.

Ya sokağa çıkanların üzerine ateş açacaklardı, ya da havaya. Birincisinde vicdanlarının yanı sıra "meşruiyetlerini"; ikincisinde ise etkinliklerini kaybetmekle karşı karşıya kalacaklardı. İkincisi oldu ve göstericiler de askerlerin ateş açmayacaklarını anladıkları anda o psikoloji ile tankların üzerine çıktılar. Darbe o anda orada yenildi ve iktidar boşluğu da "eski mevcudiyetine" geri döndü. Böylece RTE ile AKP iktidardayken bir kez daha muhalifi ve mazlumu oynadı.

Sonuç, Gezi Parkı'ndan sonra, RTE ve AKP’nin sokağa da hakim olduğunun ilanı oldu. Ancak 15 Temmuz 2016, Türk Milliyetçiliğinin politik ajitasyonunun en ön sırasında yer alan ve bunca yıldır “dil uzatanın icabına bakılmakla” tehdit ettiği “Şerefli Türk askerine ve subayına” dil uzatanlarla ilgili propagandası da yerle bir oldu. O ana kadar, yıllar yılı sol muhalefetin orduyla ilgili en küçük demokratik eleştirisine bile tahammülü olamayan sağın politik jargonundaki bu “hazımsızlık”, bir anda milletin Cumhurbaşkanı ve başbakanının nezdinde "çapulcular, teröristler" hitaplarına dönüştü. Böylece Türkiye Cumhuriyeti devleti katından aldığı işaretle, kendinden geçmiş İslamcı- Milliyetçi göstericilerin nezdinde, yollar, meydanlar büyük bir alt-üst oluşa sahne oldu. 15 Temmuz gece yarısından itibaren Türkiye, bizzat çok övüldüğü milliyetçileri tarafından sokakta darp edilen askerlerin ve subayların bir ülkesi olarak da siyasal tarihin kayıtlarına geçti. Türkiye’de "ordu", çok değil, yirmi-otuz yıl öncesindeki gibi, artık, istatistiklerde Türkiye’nin o "en saygın meslek grubu" arasındaki yerini kaybetmeyi de pekiştirmiş mi oldu akşam?.

Yaşayıp göreceğiz…

15 Temmuzla birlikte başka Türkiye’de yeniden patlak veren kanlı şiddet olaylarında yaşanan tuhaflıkları ve çelişkileri de ortaya çıkardı. İnsan bunları düşünmeden edemiyor…

Hani bu asker ve subaylar bir ay, bir hafta ya da bir gün önce Türkiye’nin “Doğu coğrafyası”nda, emirle sevk edildikleri Kürt askeri operasyonlarında yaralanmış ya da hayatlarını kaybetmiş olsalardı, “gazi” ya da "şehit" olarak devlet katında büyük bir övgüye mazhar olacaklardı. “Akşamki emirle sevk edildikleri darbe kalkışmaları olamasaydı, bugün onları yerden yere vuran iktidar yanlısı medya, büyük bir övgüyle söz edecekti mazlum, masum halleriyle “kahramanlıklarından”... Büyük bir “vahşete” kurban gitmiş sayılacaklardı onları. Ancak dün gecenin fotoğraf karelerinde, kendinden geçmiş kurt ve tek bir işaretleriyle coşan ve zikir çeken kalabalıklar tarafından dayak yiyen, aşağılanan, horlanan, linçe sürüklenen, başlarında kesikler ve kanlarla o gencecik erlere bakıyorum da… Şimdi onlar bu görüntüleriyle 15 Temmuz farkıyla birer "hain", "çapulcu", "terörist", “kandırılmış” vs. zavallılar ilan edilmeye mi layıklar?


O zaman “gecenin kahramanları” kim ya da kimler oluyor?

Türkiye’de bir tarafın “demokrasi şehidi” “ötekilerin” de “çapulcu”, “hain”, “terörist” ilan edildiği olaylara yakın geçmişte de şahit olundu.

Bu ülke 1990’larda bizzat kendi başbakanının ağzından “devlet için kurşun yiyenin de, kurşun sıkanın da” muteber ilan edildiği, şiddetin ve silahın baş tacı edildiği günlerden bu güne geldi. Kendinden olanların, “ötekilere” linç ve şiddet uygulayınca “makbul vatandaş” sayıldığı bir hınç, sevgisizlik, şiddet ve acımasızlık kültürünün sinik bir şekilde içselleştirilmesinin bizzat iktidar erki politikacılar tarafından beslendiği, medyanın da buna göz yumabildiği günlerden geçerek bu güne gelindi.

Aynı dili konuştukları, aynı vatan için iyilik yaptıklarını düşündükleri ve aynı tanrıya paylaştıklarına inandıkları o tanıdık kalabalıklar tarafından, elbiseleri soyulmuş don-gömlek o gencecik erlerin belki de daha önce hiç bulunmadıkları büyük bir metropolün sokaklarında kan revan içerisindeki o çaresiz hallerine bakınca…

AKP’nin kuyruğuna takılmış CHP-MHP’nin demokrasi dersine ihtiyacı yok benim kuşağımın.

Ama yazmadan da edemeyeceğim…

Mecliste vekili bulunan siyasal partiler içerisinde en sade, ilkeli ve demokratik söylem; "ilkesel olarak her türlü darbeye karşı olduğunu ilan eden" HDP'den geldi akşam.

Bunlar benim akşamki olaylarla ait ilk aklıma gelenler...

İçimde kalmasın, paylaşayım dedim. 



TAGS: halil paşa
MANŞETLER

HK Halil Paşa

© 2016 Digihaber Portal Services Ltd. Haber Kıbrıs. Design: LATIS Internet Media Systems