HABER KIBRIS

Huzursuz Evler!

 Çook eskiden bir köyde, köylülerin hepsinin riayet ettiği bir gelenek varmış.

03/07/2017


ads

Perihan Şahin Bal


 60 yaşına gelen yaşlıları ormana götürülür, orda kendi hallerine bırakırlarmış. Bir gün bir oğul babasını da bir küfeye koyup omuzladığı gibi onu, ormana götürüp bırakmış. Tam onu bırakıp döneceği an baba oğluna seslenmiş…

‘’Oğul küfeyi bırakma. Oğlunda seni getirirken kullanırsınız. Yeni bir küfe almak zorunda kalmazsın’’ demiş.

O an oğulun beyninde şimşekler çakmış. İnanılmaz güçlü bir empati yapmış.  Babasını oraya bırakmaktan vaz geçmiş. Babasını tekrar küfeye koymuş gizleyerek geri eve getirip tavan arasında ona gizli bir yaşam alanı kurmuş. Çünkü köylüler duyarsa babasını geri getirdiğini köy kuralına uymamanın gereğinden çekiniyormuş.

Derken o kış çok sert geçmiş. Herkesin ambarı boş iken tüm köy de kıtlık varken, bu baba oğulun evinde bir bereket bir bolluk! Bu durum dikkat çekmeyecek gibi değilmiş…

Köylüler merak edip sormuşlar,

‘’Neden bizde böyleyken, sizde bu bolluk?’’

Oğulda her şeyi göze alarak babasıyla ilgili aldığı yasak ama hayati kararını söylemiş köylülere.  Babasının ona gelecek olan kışın sert geleceğini, ona göre önlem almasını, hangi ürünü ekeceğini velhasıl tüm yaşam tecrübelerini paylaşmış olduğu için evinde bereket olduğunu söylemiş.

Tüm köylülerde yaptıkları yanlışın farkına varmışlar ve o günden sonra yaşlılarını ormana bırakma adetlerinden vaz geçmişler. Bu köy ondan sonra bolluklarla, güzelliklerle torun, dede, nine ve evlat kaynaşmalarıyla ve kahkahalarıyla çınlamış…

Eskiden bizde dedelerimiz, ninelerimizle ayni evde yaşardık. Ya da çok yakın ayrı evler ama hep beraber.

Son yıllarda dedeler ve nineler hep huzur evlerine yerleştirilir oldu.

Daha düne kadar böyleyken bu gün bize ne oldu?

Önce sabun kalıbı gibi Koca koca binaları diktiler. Buz gibi soğuk, küçük küçük odalarla dolu huzur evleri yaptılar…

Ömürlerinin son demlerinde olan anne babaları doldurdular bu odalara.

Hiç tanımadıkları, mizaçlarının hiç uymadığı insanlarla yatıp kalkıp, onlarla yaşamak zorunda bırakıldılar. Hem de kendi paralarıyla. Hiç bir şeyin onlara ait olmadığı bir çevrede. Söz hakları bile olmadan. Küçük bir çocuğun hatırından bile az hatırla.

Oysa huzur hiç uğramadı bu adı huzur gerçekte huzursuz evlere…

Eskiden yaşlıları başımızdan atmazdık. Evlerimizde bakardık. Bırakmazdık bu huzursuz evlere.

Bir evde yaşlı varsa, çocuk varsa, engelli varsa ya da misafir varsa o evde bereket olduğuna inanırdık. Oysa şimdi öyle miyiz?

Bu modernlik mi?

Bu rahat yaşamak mı?

Konforlu yaşamak mı?

 Maalesef hiçbiri değil.

Sadece tahammülsüzlük!

Bencillik!

Yürek darlığı!

Sevgisizlik…

Dışardan bakıldığında huzurlu, sessiz, sakin görünen o evlerde ne sessiz çığlıklar! Ne isyanlar! Ne fırtınalar kopuyor tahmin ettiniz mi hiç?

Kim bilir söylemek isteyip te ne kadar çok söyleyecekleri şeyler vardır onların her birinin.

Kiminin evladına kırgınlığı, kimisinin torunlarına özlemi, kimisinin kaldığı yerden hoşnutsuzluğu, kimisininse geçmişte yaşadıklarına özlemi!

O ruhsuz sessiz soğuk odalarda kalan anne babaların gerçek fikrini bilseydik onları oralara terk etmezdik. Hiçbiri oralarda kalmak istemezdiler!

Ama evlatlarının daha rahat etmesi için onların mutlulukları için hepsi memnun görünürler memnun olmadıkları halde.

Onların bize verdiklerini biz onlara verebildik mi?

Bir anne baba dokuz evlada bakabilmiş ama dokuz evlat bir anne babaya bakamaz olduk.

Hatta öyle güzel bakmışlar ki kendi gözlerinden bile, kendi sözlerinden bile sakınacak kadar iyi bakmışlar! Yokluk içinde sevgiye boğmuşlar bizi. Onlar buna müstahak mı?

Buralarda kalan alzheamirlı yaşlılarımız daha şanslı. Neden mi?

Çünkü onlar bugünlerinde yaşamadıklarından. Dünleriyle beraber olduklarından… Hala çocuklarıyla, hala eskilerdekilerle yaşadıkları için…

Geçenlerde bir gazete haberi okudum.

Girne Karaoğlan semtinde, kızı babasını ziyarete gelmiş. Evlerinde  babasının cesediyle karşılaşmış. Baba öleli üç buçuk ay olmuş! Çürümüş cesedi…

Biz bu kadar mıyız ya! Nerde evlatlar? Nerde komşular? Nerde insanlık?   Hani neredeyiz!!!

Ölen bir teyzenin yatağının altında teyzenin yazdığı notları bulmuşlar. Günlük mü desem? Mektup mu desem? Bu notları duyarlı bir radyocu dile getirdi.

Bu dehşet  gazete haberi  ve radyodaki bu  öğretmen teyzenin  hayatının son günlerindeki yazdığı   mektubu da duyunca bu yazımı kaleme aldım.

 Halide öğretmen Şunları kaleme almış…

‘’Buraya geleli 3 sene oldu. Bana sorsanız 30 sene gibi. Oğlum sen bıraktın beni buraya!  Giderken de ‘sık sık geleceğim annem ’ dedin. Burada canımın sıkılmayacağını söylemiştin… Sıkılmak ne kelime! Burada zaman hiç ilerlemiyor. Çok bunalıyorum. Eskiden zaman su gibi akıyor derdim. Meğer zaman vaktiniz hoşsa hızlı geçermiş. Mutsuzken zaman geçmiyor be annem. Torunlarım gözümde tütüyor. Bana gelemiyorsun artık. Son geldiğinden beri yedi ay geçti? O yedi ay bana 7 yıldan beter!  Bayram yakın sanırım bayramda gelirsin. Burada yakını olmayanlarda hep geliyorlar bizi ziyarete. Çok mutlu oluyoruz ziyaretçi geldiğinde.

Geçenlerde çocukluk arkadaşın ferda uğradı. Bana arada hep gelir hal hatır sorar. Sıcak poğaça getirmiş, bir demette gül. O ana babasına yanın da baktı. Bırakmadı buralara. Sağ olsun vefalı kızdır. Senden bahsetti. Yeni ev almışsın. Kocamanmış, geniş balkonları varmış. Yeni eşyalar almışsın. Eskileri atmışsın tıpkı beni attığın gibi. Koca eve bir beni mi sığdıramadın be annem? Ben hiç sıkıntı vermezdim size. Odamdan dışarı çıkmazdım. El ayağa dolanmazdım. Gelinimi arkadaşlarına utandırmazdım.

Utandırmazdım diyorum da artık yemek yerken üstüme akıtıyorum. Arada altıma da kaçırıyorum. Ben ki ne temiz, ne titiz bir kadındım. Mahalleli bilir.

Burada bize çocuktan daha beter davranıyorlar. Bir zamanların Halide öğretmenine!

İnsan çocuk doğup, yetişkin olup tekrar çocuklaşıyormuş meğer…

Ben senin tırnaklarını keserken nasıl titizlenirdim. Burada benim bazen tırnaklarımı keserken etimi de kesip kanatıyorlar. Bakıcı yıkarken de çok hoyrat davranıyor. Acıma duygusunu aldırmış adeta.

Tek arkadaşım Nermin hanımı geçen Cuma kaybettik. Burası artık bana daha da çekilmez oldu. Günler çabucak geçsin istiyorum. Biran önce babanın yanına gitmek istiyorum. Nafile. Geçmiyor ama zaman.

Kim icat etmiş bu huzursuz evleri. Burada kimin öldüğünü duysam darısı başıma diyorum. Hayaller, umutlarmış insanı ayakta tutan.

Bu satırları biliyorum sen okuyamayacaksın. Ben öylesine yazıyorum işte! Bakma sen bana. Yazınca rahatlıyorum tıpkı senle konuşur gibi oluyorum. Serzenişlerimi, nazımı duyduğunu hissediyorum yazdıkça. Sen iyi ol kuzum. Ben iyi olmasam da olur. Nasılsa yolun sonundayım! Sonlardayım!’’

Halide öğretmen bunları kaleme almış ve bunları haykırmış.

Ya diğerleri… Yaşadıklarını düşündüklerini yazmayanlar, yazamayanlar?

Sessiz ve görünemeyen çoğu zaman duyulamayan çığlıklar…

Huzur evinde kalan bir anne ya da babanın ömrünün son günlerindeki, fikirlerini yaşamlarının finallerin de neler hissedip neler düşündüklerini hiç düşündünüz mü?

Ölümü beklemek!

Zamanın çok çabuk geçmesini istemek!

Takvimlerle hiç ilgilenmemek!

Kendilerini kullanılmış işi bitmiş bir eşya gibi atıldıklarını hissetmek.

Koca ömürlerinin hiç olduğunu…

Atıldıkları o yerlerde her an bir evlat bir tanıdık yolu gözlediklerini,

Daha daha, neler neler… Düşünüp te içlerine akıttıklarını bilmiyoruz!

Elbette huzur evleri olmazsa olmaz.

Her yaşlının yakını yok.

Ya da insanlar yakınının, yakınında değil.

Ana babasına yanında bakmak isteyip te elinde olmayan nedenlerle huzur evlerine bırakan bir dolu insan var.

Huzur evleri, yaşlı bakım ve engelli bakım evlerinin koşulları iyileştirilmeli.

Her yaşlının kendi bağımsız apart şeklinde yaşam alanları olmalı. Hobi bahçesi olmalı. Sosyal alanları yaşlılara özel donatılmalı. Yaşlının yakınları uzakta da olsalar, istediği her alandan kameralarla ana babasını izleyebilmeli.

Bakıcılarının sertifikalı… Ama yüreklerininde sertifikalı olması lazım!

Sosyal hizmet alanı ne kadar hassas olunursa olunsun istismara çok açık bir sektör.

Bundan dolay bu alanda denetim mercileri görevlerini en üst düzeyde ve hassasiyetle yapmalı.

Bir gün hepimiz bu merkezlere gitmek zorunda kalabiliriz.

Bu merkezlerin kalitesinin, kapasitesinin, işleyişinin en üst insani düzeylere taşınmalı.

Biz yine de ana babalarımızı mümkünse tüm şartları zorlayarak evlerimizde bakalım…

Yanımızdan ayırmayalım. O koca çınarları ölmeden yerlerinden, köklerini söküp çıkarmayalım!

Onlar bizim kıymetlilerimiz. Sevgiyle…merhametle…



TAGS: Perihan Bal,
MANŞETLER

HK Perihan Şahin Bal

© 2016 Digihaber Portal Services Ltd. Haber Kıbrıs. Design: LATIS Internet Media Systems