HABER KIBRIS

İncir Ağacının Şahitliği

19/08/2017


ads

Perihan Şahin Bal


İnciri sever misiniz?

En çok sevdiğim meyvelerden biridir benim incir.

Siyahı ağrı güzel tatta. Beyazı ayrı tattadır.

İnciri hepimiz biliriz… Ama incirin şahitliğini bilmiyoruz.

O şahadettir. O ömürdür…

Şahittir o.

Ayrıca çok kaprislidir.

Çok da gizemli…

İncir sabrı öğretir… Yaz mevsiminin sonuna doğru olur.

Ahesteee … Aheste …

Yavaaaş… Yavaş olur.

Pişer…Olgunlaşır. Bal kadar tatlılaşır.

Cennet meyvesidir.

Kur’an da incir den sık sık bahseder. Kutsal bir meyvedir.

İncire, zeytine, Sina dağına ve kutsal şehir Mekke’ye yemin ederek başlar Tin suresi.

Her evin bahçesinin köşesinde, yerini alır.

Köşesini alır; Çünkü kökleri dibine değil, yatay gittiği için, ortada olsa diğer ağaçlara ve bitkilere zarar verecektir.

Sırf o sebeple;

‘’Ocağıma incir ağacı diktin’’ derler!

Bunda başka mana aramaya gerek yoktur… Başka mistik bir kötülük hiç yoktur.

Aslında ipucu verir hayattan.

İncire, bahçenizin en güzel köşesinde yerini ayırın diye!

Ömrü uzundur, hemen sökemezsiniz diye!

Diğer ağaçlara zarar vermeyin diye.

İncir ağacı sırdaştır! Onunda ruhu vardır!

İncir ağacı dert dinleyendir.

Bazen bir yol kenarında,

Bazen  bir evin bahçesinde,

Kimi zaman da, bir hastane bahçesinde!

Derdine derman olamadıklarını şikâyet eder incir ağacına Fatma teyze,

Oğluna doktorların bir çare bulamadığını anlatır ağlayarak Hasan amca,

Artık hastalığına ilaç bulunamadığını haykırır incir ağacının gövdesine yaslanarak Ahmet dayı!

Ve dualarını onun altında eder yalvararak yaradana!

O incirin altında beklerler, hasta yakınları günlerce yatan hastalarını.

O nelere şahittir nelereee!

Kimlerinnn… Kimlerin dertlerini bilir…

Belki de dermanda olmuştur kim bilir?

Kıbrıs’ın  Limasol şehrinde  yaşanmış  gerçek bir hayat öyküsü beni çok etkiledi.

İncirle üç gencin hayatının kesiştiği yolu aktarmaya çalışacağım bu yazımda sizlere.

Sizleri de duygulandıracağından eminim.

Yıl 1974…

Mevsimlerden yaz. Aylardan Ağustos…

O zamanlar Kıbrıs ta soyadı kanunu henüz çıkmamıştı.

Herkes babasının adını, soyadı gibi kullanırdı. Hikâyemizin kahramanları;

 Cemal amcanın oğlu Ahmet,  Enver amcanın oğlu Erdoğan, Adil amcanın oğlu Ünal…

1960 ve 1974 yılları arasında EOKA’ cılar son sürat ENOSİS emellerine kavuşmak için çalışıyorlardı. Amaçları Türkleri azınlıkta bırakıp, adayı Yunanistan’a bağlamaktı.

Sürekli Türkleri kaçırıyorlar ilk fırsatta öldürüyorlardı.

Her geçen gün kayıp Türk sayısı artıyordu.

Muhakkak Türklerde kendilerine yapılan bu hainliğin altında kalmıyor onlarda Rumlardan intikamlarını alıyorlardı.

Ada tam bir korsan adası gidi olmuştu…

Öldüren, öldürene!

Kaçırılan, kaçırılana!

Hesapsızzz… Kitapsız…

Kuralsız, kaidesiz!

O günde maalesef sıra Ahmet cemal ve arkadaşları Erdoğan Enver ile Ünal Adil'in kaçırılmasına gelmişti…

Kaçırıldığı gün Ahmet bahçesinde epey  çalıştıktan sonra, bahçesindeki  olgunlaşmış olan, içinden bal sızan o iri incirlerden üç tane koparıp, kabuklarını soyup, keyifle oracıkta yedi.

Sonra yorgun argın eve gelmişti…

Annesi Naime teyze ona en sevdiği yemek olan  molehiyayı  pişirmişti.

Ama Ahmet’i arkadaşları kahvede bekliyorlardı.

‘’iki saate kadar döneceğim o zaman yeriz anacığım‘’.Dedi ve annesinin gönlünü aldı.

Sonra arkadaşlarıyla buluşmak için kahvenin yolunu tuttu;

İki tarafı babutsalı yoldan geçti. Selam verdi konu komşuya, eşe dosta…

Hal hatır etti. Hem Türk hem Rum komşuları vardı.

O zamanlar karışık yaşıyorlardı Kıbrıslı Türklerle Rumlar… Hem dost, hem düşman!

Önünde kocaman okaliptüs ağacı bulunan, hasır iskemleli, tahta masalı, kireç badanalı mahalle kahvesine vardı Ahmet.

Başlarına  geleceklerden habersiz!!!

Arkadaşları Erdoğan ve Ünal da oradaydılar.

Sohbetler ettiler… Şakalaştılar… Hatta pişti bile oynadılar.

Rum gençlerde vardı. Ama onlara asla güvenmiyorlardı. Selamlaşma dışında pek de muhabbetleri olmazdı son zamanlar.

Derken o barbar EOKA çetesinin Rum gençleri bağırarak kahveyi bastılar!

Üç arkadaşı eli silahlı Rum milisleri kaçırdılar.

O günden sonra Ahmet cemalden ve arkadaşlarından haber alınmadı.

Kim bilir nereye götürdüler?

Nerede öldürdüler?

Öldürmediler mi? Bilen yoktu!

Ahmet cemal ve arkadaşlarının evlerine kor düşmüştü ama yapabilecekleri hiçbir şey yoktu… Beklemekten başka.

Onlara sadece ağıtlar yakıştı…

Ertelenmiş ama yaşanamayacak hayaller eşlik etti…

Hayat doluydu Ahmet… Çok neşeliydi Erdoğan… Ağır uslu bir gençti ünal…

Umutları vardı geleceğe dair.

Evlenip, çocukları olacaktı bu gençlerin… Onların büyüdüklerini görecektiler!

Birlikte top oynayacaktı oğluyla Erdoğan!

Kızının gelin olduğu günün, mutluluğunu yaşayacaktı Ünal!

O güzel bahçesinde torunlarıyla meyveler toplayacaktı Ahmet!

En çokta incir toplayacaklardı sepete;

Çünkü Ahmet en çok onu seviyordu!

Uzunnn… bir bekleyiş başladı.

Gel zaman git zaman...

1981'de BM kararıyla "Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi" kuruldu.

Komitenin üç üyesi vardı. Biri Türk, biri Rum biri de Birleşmiş Milletler’den .

2000’lerin sonuna dek yalnızca kayıpların listesini çıkarabildiler.

Bir sonuç alınamadığı için BM 8 yıl atama bile yapmadı.

Uzun yıllar sanki BM atadığı üyeler tatil yapar gibiydi hiç bir şey yapılmadığı için herhangi bir kaybında adına da rastlanamadı.

Taa ki 2011deki BM tarafından gönderilen İsveçli  Christophe Girod atanana kadar.

İşler değişmeye başlamıştı…

Kayıplar hızla tespit ediliyor. Ve cesetlerine ulaşılıyor DNA testleri yapılıp ailelerine teslim ediliyordu.

Komitede Girod ile birlikte çalışan Rum üye Ksenofon Kallis bir gün, bir şey keşfetti.

Yıl 2011…mevsimlerden gene yaz…

2011’ deki  bu fark ediş  filmlere konu olacak türdendi...

Rum komite üyesi Kallis hep ayni yere giderdi yüzmeye

Limasol’e bağlı Pareklişa Köyü yakınlarındaki Hacı Yorgo Alamanos manastırı civarı.

Sapa bir yerdi Hacı Yorgo Alamanos manastırı mevkii.

Sapa olduğu kadarda bakirdi.

Etraf makilikti. Tipik Akdeniz bitki örtüsü…

Ağaç yoktu çevrede… Kısa bodur çalılıktan ibaretti her yer.

Bir gün Kallis gene ayni yerde denize girecekken bir şey dikkatini çekti!

Çevresini seyrederken gözü o incir ağacına takıldı.

Şaşırdı!

Sanki çölde su görmüş gibi,

Siyahın içinde beyaz gibi,

Dikkat çekmeyecek gibi değildi!

O ağaç orda çok farklıydı. Oradaki tüm küçük ağaççıkların arasında farklı duruyordu.

Tıpkı kalabalığının içindeki farklı olan otizmli birey gibi… Onun gibi Suskundu, söyleyecekleri çok şey varken…

Farkındalığın, farkına vardı Kallis!

Gördüğü bir incir ağacıydı. Hem de Andoliniga cinsi incir türüydü bu ağaç.

Ve o ağacın sırrını çözmeye karar verdi!

Vicdan ve merhamet, insan olabilenin yüreğindedir.

Milliyetiyle alakalı değildir!

Tıpkı görevini iyi yapan bu Rum üye gibi…

Kallis ağaca doğru yaklaştı.

Bir mağaradan gün ışığına doğru yükselen bir incir ağacıydı bu!

7 veya 8 metre boyundaydı. Selvi gibi süzülüyordu.

Bu ağacın bir bildiği vardı!

Söyleyecekleri vardı besbelli!

Şahitliği vardı…

Normalde çok uzun olmaz incir ağaçlarının boyu bilirsiniz!

Bu incir ağacı haykırıştaydı.

Sesini duyurmak için uzadıkça uzadı… Günışığını buldu.

37 yıldır sustuğu yeterliydi!

Kendini göstermenin derdindeydi, sessiz çığlığıyla…

Meyvede vermişti; Söyleyeceklerinin üstüne üstelik!

O tür incirin yetiştiği bölgeleri araştırdı önce Kallis.

Bahçesinde o ağaçtan bulunabileceği evleri tek tek tespit etti;  Bunun için onlarca kişiyle konuştu.

Ve sonunda…

Ahmet Cemal'in evine ulaştı.

Ahmet Cemal ile mağaradaki incir ağacı arasında bir bağ bulunabileceği sonucuna vardı.

Bu süreçte Ahmet’in babası Cemal amca vefat etmişti…

Annesi oğlu Ahmet’ini  bekliyordu hala!

82 yaşına inat, oğlunun geleceği umuduyla!  

37 yıl… Dile kolay!

Öldüğüne inanmıyordu!

Kayıp yakını olmak zordur…

Ölüsü olan bir defa;  Kaybı olan bin defa ölür, üzülür.

Meçhul olmak bulanıklıktır!

Karanlıktır!

Muammadır!

Her kapı çalışında geliverecek gibi beklenir;

Her haberin arkasında kayıp yakından kırıntılar aranır.

Derken komite bu konuda hızla çalışmalarını sürdürüyordu…

Komite Ahmet’in evine ulaştığı gün,  Annesi Naim’e teyze gancelliye  (bahçe kapısı) dayanmış sanki geleceklerini biliyor gibi onları bekliyordu!

Gün öğleyi çoktan geçmişti…

Akşama yahnili  kolakas pişirmişti Naime teyze…

Ya Ahmet  gelir se diye!

Her gün böyle beklemişti Ahmet’ini…

Her Gün onun sevdiği yemekleri yaptııı…yaptı bekledi!

Ama hala Ahmet’i, yavrucağı, can paresi gelmiyordu… Gelemiyordu!

Misafirlere limonata ikram etti Naime teyze yanında da hellimli çörek.

Ahmet’lerin evindeki,  Andoliniga cinsi incir ağacı ile o ıssız yerdeki ağaç birbirinin ayniydi… Boyları hariç!

Naime teyzeye net bir şey  söylenmedi.

Her yol Ahmet Cemal’e ve arkadaşlarına çıkıyordu.

DNA sı belirlenene kadarda denmeyecekti hiçbir şey…

Derken Ksenofon Kallis,   Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi"ni,  incir ağacının altını kazmaya ikna etti.

Kazdılarrr… Kazdılarrr… Kazdılar!

Vee…

Evet ordaydılar!

Ağacın kökleri üç Türk'ün kalıntılarını, kemiklerini saklıyordu!

Üçü de yan yana, koyun koyuna yatıyorlardı.. Kemikleri birbirine karışmıştı…

O güne…

Ahmet’in, Erdoğan’ın  ve Ünal’ın kahve de buluştukları güne dönecek olursak…

Ağustos 1974‘e…

Ahmet’in bahçeden üç inciri koparıp afiyetle yediği güne;

Kahveden karga tulumba aldıkları üç genci alan Rum milisler bu bölgeye getirdiler.

Sadece  denizden girişi olan bu mağaraya.

Oracıkta kurşunladılar!!!

Yetmedi cesetlerin tanınmaması için dinamit koydular… Patlattılar!

O dinamit mağarada bir delik açtı.

O delikten sızan gün ışığı Ahmet Cemalin midesindeki, inciri çimlendirdi, bitirdi, yeşertti ve büyüttü.

O incir, o mağaradan çıkmıştı, bulmuştu gökyüzünü!

Hayatta her canlının, her nesnenin bir varoluş sebebi vardır…

Hak yolunu er ya da geç, mutlaka bulur. Gün ışığına çıkarır.

Yapılan kötülükler, hatalar, yanlışlıklar illaki ortaya çıkar…

Bazen bir yaprak,

Bazen bir diken,

Bazen bir taş,

Bazen bir karınca yuvası,

Bazen de bir incir ağacı dile gelir şahitlik eder, gerçeklerin gün yüzüne çıkmasına!

GÖREVİNİ TAMAMLAMIŞTI İNCİR AĞACI ; DİLE GELİP ŞAHİTLİĞİNİ YAPMIŞTI…

Perihanşahinbal  15/08/2017 MAĞUSA



TAGS: perihan şahin bal
MANŞETLER

HK Perihan Şahin Bal

© 2016 Digihaber Portal Services Ltd. Haber Kıbrıs. Design: LATIS Internet Media Systems