HABER KIBRIS

Kanada'da bir cennet kasaba

09/09/2017


ads

Halil Paşa


NİAGARA ON THE LAKE

Niagara’da “Horseshoe Falls”ın karşısında WEGO otobüs durağı yer alır. Buradan green line (yeşil hat) hattında sefer yapan WEGO otobüsüne bindik.  Şelalelerin sularıyla beslenen Niagara nehri boyunca giden otobüs, Amerika-Kanada tren köprüsünden ve Hidro elektrik santrallerinden geçti. Tarihi ve çok şirin köy evlerinin yeraldığı ve hem “bed and breakfast” olarak kiralanan hem de “bed and brakfast” olarak bölgeye ismini veren durakta;  ve Kelebekler çiftliğinde durdu. Sanırım bir de tepe üzerine dikili beton bir kolonun ucunda yer alan heykelin ve çevresindeki çimlerle kaplı devasa ağaçların gölgelediği parkta piknik yapan ailelerin bulunduğu noktada yolcu indirdi, yolcu aldı. En son durak çiçeklerle bezeli saatin bulunduğu (Clock Flowers) oldu. Burada otobüsten aşağıya indik.

Clock Flowers’de internetten satın aldığımız biletin karşılığındaki “print out”u durağın büfesindeki görevliye uzattık. Makinede okuttu ve “Niagara on the Lake” kasabası için gidiş ve geliş, ikişerden dört bilet verdi.

Clock Flowers’den, “Niagara on the Lake” kasabasına her saat başı yine WEGO firmasının otobüsü kalkar. Bir saate yakın süren bu yolculukta, bir cetvel ile çizilmiş gibi dönümlerce uzanan bağların ve şarap üretim tesislerinin yer aldığı çiftlik evlerinden geçtik. Malikane denecek kadar muhteşem konutların seyrine daldık. Sonrasında kendimizi yeşil ve ulu ağaçların gölgelediği son durakta bulduk. Buradan “Niagara on the Lake” kasabasının merkezine, yürüyerek on dakikada veya her on dakikada bir uğrayan bedava shuttle servisleriyle birkaç dakikada gitmek mümkün.

“Niagara on the Lake” kasabası, Niagara Şelalesinden beslenen Niagara nehrinin, sularını Ontario gölüne bıraktığı noktada yer alır. Bir başka deyişle, Niagara nehrinin Ontario gölü ile birleştiği yerde kurulmuştur kasaba. 

Baktık durakta henüz kasabaya giden Shuttle falan yok. Figen’le yürüyerek gitmeye karar verdik. Heybetli ağaçların yer aldığı toprak bir patikadan ilerleyip, doğruca kasabanın girişine çıktık. Sağımızda yangıncılar ile ilk yardım sağlık servisinin bulunduğu binaları gerimizde bırakınca, mütevazi büyüklükte taştan bir Katolik Kilisesi çıktı karşımıza. Kiliseye giden patikanın sağında ve solunda büyük saksılardan fışkıran alı moruna, yeşili kırmızısına karışmış çiçekler. Hemen bitişiğindeki kaldırımdan başlayan bir başka küçük patika sizi, kucağında çocuk bağdaş kurmuş dua eden bir din adamının taş üzerine yerleştirilmiş heykeline çıkarıyor. Patikanın başlangıcına konan taş plaket üzerine, “Prayer Garden for World Peace” diye yazılmış. Din’in kocaman beton yapılarla değil de, çiçeklerle basit bir kilisenin sadeliği eşliğindeki bu görünümü kasaba hakkında ilk olumlu izlenimin oluyor. İnsan buradaki gösterişsiz, sakin ve hele de dünya barışı için dua edilmesini öğütleyen çiçek bahçesi kıvamında düzenlenmiş yalınlığı görünce doğrusu huzur iliklerine nüfuz ediyor.

Kocaman katedralleri, devasa camileri, som altından tapınakları, yüzyıllarca süren ve yüzbinlerce insana acı ve ölüm getiren batılıların o din savaşları geçiyor gözümün önünden.

Batı, sanırım din konusunu, daha gösterişsiz bir biçimde, inananın inanmayana veya kendisinden farklı inanana sataş(a)mayacağı bir biçimde çözmeye yönelmiş. Milliyetlerde olduğu gibi dini farklılıklara da “düşmanca” değil ama kültürel zenginlik yaratacak şekilde ilgilenmeye yönelmiş batılı ya da Kuzeyin zengin ülkeleri asıl ilgilendiren kapitalist piyasanın krize girmeden işlemesi. Gezdiğim ülkelerde gördüğüm manzaralar, siyaset ile ekonomi bilgimle birleşince, beni bu kasabada böyle bir yoruma yöneltmiş. Günümüz liberal ve bir o kadar da vahşi kapitalizminin beşiği olan bu ülkelerin asıl derdi din, bayrak, milliyet özetle kimlikler olmaktan öte, “azami kar” ile “piyasanın kuralları ben koyarım” dürtüsü olsa gerek.

Hazır konu dinden açılmışken “Haspolat’ta tonlarca paraya mal olacak ama insanın dünyevi yaşamına ve üretkenliğine de zerre kadar fayda sağlamayacak beton yığını devasa bir cami inşa etmek ile Beşparmak’ta en büyük ışıklı bayrağı dikmek yerine, neden insanımızın emeğinin, enerjisinin ve parasının bunların yerine, çiçek bahçeleriyle bezeli parklara sahip planlı, temiz şehir ve köyler inşa etmeye harcamayı akıl edemediğimize dikkat çekmek istiyorum.   

Neden?

Nedeni “Niagara on the Lake”.

Sokaklarını adım adım dolaştığım “Niagara On The Lake”…     

Yaşamımda ilk defa bu kadar çok çiçeğin, yavaş akan ve yayalara önem veren trafiğin, temiz kaldırımların, yemyeşil park ve piknik alanlarının, adeta birer farklı çiçek olarak itinayla süslenmiş otantik dükkanların, bir ve iki katlı yüzyıllık ahşap konutların, butik otellerin, bir film setine hazırlanır gibi düzenlenmiş bar ve cafelerin bulunduğu bir kasaba ile karşılaştım…

Yanında Niagara nehri ile Ontario gölü de cabası..

Yoksa yeryüzündeki cennet buralarda bir yerde miydi?

…………………………………………….

Biri gidiş diğeri geliş, upuzun sokağın iki yanındaki minik kaldırımları boyunca yan yana sıralanmış, yüzyıl öncesinin küçük ahşap dükkanları, tek katlı bahçeli evleri, bed and breakfast ile minik butik otellerin yer aldığı binaların seyrine dalıp ilerledik. Bir kaldırımın genişleyen kısmında, minik bir havuzun üzerine kondurulmuş İrlandanın Nobel ödüllü entelektüeli “Bernard Shaw’ın elinde bastonu, yüzünde bir karış sakalı ile heykeli. Ünlü yazarın bir yanında cafe, diğer yanında bar ve restoran olarak hizmet veren iki otantik dükkanın masalarında içkilerini yudumlayan turistler.  

Dükkanın içerisine yerleştirdiği büyük inek maketinin yanına, “bölgenin en iyi dondurması” diye asılı tabelasıyla “Cow” isimli dondurmacı tezgahının önünden eksilmeyen turist kuyruğuna bizde dahil oluyoruz. Kuyrukta beklemenin bir avantajı var. Hemen orada dondurma tezgahının bitişiğinde imal edilen bisküvisinin tür-tür kokusuyla müşerref olmak.

Bir top dondurma 4 buçuk, iki topu 5 buçuk dolar. Figen biri çilekli diğeri black burry iki top alıyor.  İçindeki sütün tadı, meyve parçacıklarının lezzet baloncukları damağımızda patlarken, kasabayı dolaşmaya devam ediyoruz…

Hem tarihte yolculuk yapmak, hem al benisi olan peri masalındaki gibi evler arasında gezinmek, hem de öbek-öbek çiçek tarlaları ortasında ilerlemek nasıl bir duyguysa öyle işte.

Titizlenerek-özenerek temizlenmiş bir evin mermerleri kadar temiz kaldırımlarında yürüyor, eski zaman eşyalarının, ilginç giysilerin, ünlü markaların sergilendiği vitrinlerin seyrine dalıyoruz.

Amerikan filmlerindekine özenerek düzenlenmiş barlarda soğuk birasını yudumlayanlara katılmak. Ve bütün bunları, sokağının ortasındaki refüjlerden kaldırımlara, evlerin bahçelerinden aydınlatma direkleri üzerindeki saksılara ekilmiş kırmızılı yeşilli çiçekler ve bitkiler denizinin ortasında gerçekleştirmek. Bütün bunlar ziyaretçilerinin, turistlerin kasaba hakkındaki algısına kaçınılmaz olarak bir olağanüstülük katıyor.

Burası bir başka dünya olmalı!...

Kasabaya girdim gireli, henüz 20- 25 km hızı geçen bir arabaya rastlamadım. Arabalar, Mercedes, BMW, Porche, salon cip envai çeşitteler. Hele Harley Davidson’dan Kawasaki’ye motosikletler birer harika. Ama hepsi de ağır-ağır ilerliyorlar. Yavaş ve dikkatli!...

Sokakta karşıdan karşıya tek bir yaya geçmeye teşebbüs etsin, arabalar hemen duruyor. Belli ki bu kasabanın sokağı bu konuda trafiğe çıkanlarını çok iyi eğitmiş.

Kasabanın arka sokaklarına dalıyoruz.

Evlerin pek de büyük olmayan bahçelerinde peyzaj mimarisi bir harika. Çiçeklerin desen yaratacak şekilde özene bezen ekildiğini daha ilk görüşte fark ediyor insan. Evlerin çoğu eski ve yüzyıllık. Niagara’da 1857-1906 yılları arasındaki 49 yıllık sınırlı yaşamına, tarihi roman yazarlığı ile şairliğinin yanı sıra bölgenin ilk gazetesi olan Niagara Mail’deki editörlüğünü de eklemiş olan Wlliam Kirby’nin evi sapasağlam duruyor. Evin bahçesine asılan levha üzerinde, “Ontario Arkeoloji ve Tarih Sitesi” tarafından korumaya alındığı yazıyor.

Diyeceğim şu ki arka sokaklarında da evlerin hepsi ayrı güzel ve hepsini fotoğraf çekmeye kalkarsam kasabayı dolaşmaya zamanımız kalmayacak gibi.

Naiagra nehri ile Ontario gölü kıyısına yöneliyorum. Göle nazır Golf kulübünün nehir ile gölün buluştuğu noktaya karşı sıralanmış masalarında gençler ve yaşlılar kendi sohbetlerine dalıp gitmişler. Bitişikteki geniş çim alan Golf oynamak için ayrılmış.  

Nehir ile göl kıyısındaki patikadan, heybetli ağaçların yer aldığı bir başka mekana yürüyoruz. Ağaçların altında yemyeşil çimenlere uzanmış yatanlar, kamelyanın altında yaşları geçkince biri kadın diğeri erkek müzisyenin, gitar ve çello eşliğindeki klasik tınılarına dalmışlar.

Buradan bakınca karşı kıyıda bayrağı çekilmiş Amerikan topraklarını görebiliyorsunuz. Demek ki kasaba ile Amerika’yı ayıran sınır nehir ile göl. Burası Kanada ile Amerika arasındaki sınır ve karşısı 10 dakikalık yüzme mesafesinde… 

Buradan nehir boyunu takip edince yine çimler üzerinde yayılmış piknik yapan, çoğu Asyalı ve Hint kökenli, çoluk çocuk, yaşlı genç ailelerle karşılaşıyoruz. Çimler temiz. Etrafta atılmış naylonlar poşet ve çer-çöp yok. 

Ne mutlu bu kasabanın yöneticisine de, onları seçen trafikteki insanından dükkanlarındaki esnafına, çalışanına, emeklisine ve emekçisine…

Bir arkadaşım bu iş kültür yani yaşamda alışkanlık işi. Yani hazmetmek için hem zamana ve hem de eğitime ihtiyaç var demişti…

Sanırım bizim eksiğimiz de bunlar...

Bu nedenle ülkemiz böyle ülkelerden gelince kötü gözüküyor bize de… 



TAGS: halil paşa, kanada
MANŞETLER

HK Halil Paşa

© 2016 Digihaber Portal Services Ltd. Haber Kıbrıs. Design: LATIS Internet Media Systems