HABER KIBRIS

Masalsı Bir Denizdir Halong Bay Vietnam: 4

27/03/2016


ads

Halil Paşa


Vietnam toprakları, Kuzey’den Güney’e, uzun ve kıvrımlı bir koridor şeklinde uzanır. Saygon (Ho Chi Minh City) Güney’de, Hanoi ise Kuzey’de yer alır. Bu nedenle Saygon’da iklim Hanoi’ye göre daha sıcaktır. Saygon (8.5 milyon), Vietnam’ın başkenti Hanoi’den (7.5 milyon)daha kalabalıktır. 

Uzaklığı 1500 km. olan Saygon’dan Hanoi’ye, Vietnam Hava Yolları ile iki saatte uçtuk.

Başkent Hanoi’nin batı yakasında yer alan ve çok büyük bir alanı kaplayan West Lake kenarında inşa edilmiş Sheraton otele yerleştik. Vietnam’da Sheraton vb. beş yıldızlı otel fiyatları Avrupa ve Türkiye’dekilerine göre çok daha ucuz. Aslında Vietnam, kendine göre takılmayı yeğleyen dikkatli gezginlerin; “minimum maliyete, maximum fayda” sağlayacağı bir yer. Ulaşım da ucuz, yeme içme de, otellerde konaklama da.

Bo Tho Mağarası kapısından Halong Bay manzarası.

 
HALONG BAY

Efsaneye göre çok eski zamanlarda Vietnam Kuzeydeki denizden gelen saldırılarla sarsılıyormuş. İmparator ülkesinin bu saldırılar altında uğradığı zulme çok üzüldüğü için gökten tanrıları imdada çağırmış. Anne Ejderha Tanrısı ve çocukları, bir yandan ağızlarından denize savurdukları yeşil zümrüt taşlarından oluşan barikatlar ve savunma hatlarıyla, öte yandan yine ağızlarından püskürttükleri kutsal ateşlerle istilacıların (Çinliler olmalı-hp) gemilerini  yakarak Vietnamlıların imdadına yetişmiş. Gökten inerek Vietnam’a kadar gelen ejderhalar, beğendikleri bu ülkeye hazır gelmişken kalmaya karar vermişler. Bunun için de insana dönüşüp Vietnam ahalisine tarımcılık ve hayvancılıkta yardımcı olmuşlar.

Vietnamlılar da bu efsaneden hareketle ejderhaların anısına çeşitli isimlerle anmışlar coğrafyalarını. İstilacıların yenilgiye uğratıldığı kuzeydeki denize, “İnen Ejderha” anlamına gelen “Halong Bay”, çocukların inip savaştıkları deniz kısmına da, “Anne Ejderhanın çocuklarına teşekkür” anlamına gelen “Bai Tu Long” isimlerini vermişler.

Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul gören “Halong Bay”a, başkent Hanoi’den sabahın erken saatlerinde otobüsle yola çıktık. Yolumuz üzerinde Nike ve Cannon fabrikalarının önünden geçtik.

Megonk deltasının alüvyonlu topraklarında, sular altında pirinç tarlalarında çalışan konik hasır şapkalarıyla (Vietnamlılar “Non La” diyorlar)pirinç işçilerini gördük. Evlerin bahçelerinde, yakındaki tarlalarda, aile mezarlıklarını gördük. Burada da Vietnamlılar kırsalda ölülerini genellikle toplu halde ya evlerinin bahçesine, ya da tarlalarının bir köşesine gömüyorlar, sonra vücudun büyük bölümü toprağa karışınca kazıp yalnızca geride kalan kemikleri daha küçük mekanlarda topluyorlarmış. Toprağın kısıtlı olduğu koşullarda insanoğlu da dini işlemlerini bir şekilde yaşam koşullarına, uydurmaya yöneliyor…

Başkent Hanoi’de, Ho Chi Minh Mozolesi.

Tahta oymalardan resimlere, kaju ve kahveden kurtulmuş meyve ve şekerlemelere turistlere dönük büyük bir mağazada mola verdik. Onlarca öğrenci çocuğun kafaları masalarına sokulu tablolar yapmakla uğraşırlarken gördük. Burada içtiğim Vietnam kahve çekirdeğinden Cappucino, aromalı, yağlı ve müthiş lezzetliydi.

Az gittik uz gittik sanırım üç saati aşkın bir süre sonunda, 170 kilometreye yakın yol kat ettik.

Önce tepenin üzerinde Luna Parklarda görmeye alıştığımız bir büyük döner çark belirdi.

Sonra denize nazır modern binalar ve oteller…

Derken kıyısında müşterilerini bekleyen diz-dizi gemiler göründü. Şimdi içerisinde efsanedeki devlerin kayalıkları ve turkuaz mavisi sularıyla Halong Bay karşımızdaydı.

İçinde bir gece geçireceğimiz teknenin ismi Victory Star’dı. Yani Zafer Yıldızı. Duşlu, tuvaletli, klimalı kamaralarıyla adeta yüzer bir oteldi. Önce bir motorlu tekneyle gemiye taşıdık. Bindiğimiz gemi de, körfezin derinliklerine açıldı. Efsanede ejderhaların ağzından zümrüt olarak denize dökülen ve şimdi körfezin berrak sularında iri birer kaya parçasına dönüşmüş adacıklar bize eşlik etti.

Bazen denize ve kayalıklara sis indi. O anlarda manzara daha bir büyüleyici oldu. Başka yolcu gemileri, sislerin ve denizdeki iri kayalıkların arasında, birbirleriyle saklambaç oynarcasına arada bir görünüp kayboldular. Dışarıda bazen yağmur yağdı bazen sislerin arasından güneş göz kırptı.

Anlatılmaz ama yaşanır sakinlikte ve büyüleyici güzelliğe sahip denizde, gemimizin güvertesinden, dünyanın bu harika köşesini hem seyrettik, hem de fotoğraflarını çektik. Çek çek bitmez kareler.

Sonra gemiye bağlı motorlu tekneye geçerek, iri bir kayalığa yanaştık. Taş merdivenlerinden çıkarken, her yükselişimizde, aşağıdaki manzarayı görüntüleyip durduk. Nihayet bir zamanlar Fransızlar tarafından keşfedilen “Bo Hon Mağarası”na ulaştık. Kireç taşından sarkıtları ve dikitleriyle, yüksek tavanıyla büyükçe bir mağaraydı. Mağaranın bir kapsından içeriye girip, muhteşem bir manzaraya sahip bir başka kapısına vardık. Girdiğimiz kapıdan çıkarak merdivenlerden aşağıdaki ince ve tertemiz kumlara sahip küçük ve doğal bir plaja indik.

Halong Bay’da gezdirecekleri turist müşterilerini almak için deniz üzerine kurulmuş platforma yaklaşan Vietnamlı kürekçiler.

Deniz çağırdı. Girenler Şubat ayına rağmen masmavi sularında yüzdüler.

Ertesi gün denizin üzerinde birbirine yakın sallardan oluşmuş yüzer bir platforma vardık. Bindiğimiz kanoyu bir kuğu gibi yüzdüren Vietnamlı kürekçimiz sayesinde, önce bir büyük kayalığı dolaştık. Yüzer evler ve sonra da içerisinde anne ve çocukların, ipte serili çamaşırları, tencereleri, tavalarıyla yaşadığı başka yüzer evler gördük…

Yolda yağmura yakalandık. Denizin ortasını kemer şeklinde oyduğu muhteşem bir kaya parçasının altında durduk…

Derken zaman doldu ve denize açıldığımız platforma geri gelip karaya çıktık.

Geri dönüş yolunda, 8 Şubat 2016’da, Çin Takvimine göre “Maymun Yılı” ilan edilen yeni yılı kutlamaya hazırlanan Vietnamlılar için, saksılarda turuncu meyveleriyle narenciye ağacı satan, torbalar içerisinde patateslerine alıcı arayan, yol boylarına dizilmiş köylüler gördük.

Ve yine pirinç tarlaları... Ve ayaklarında çizmeleri ve başlarında konik hasır şapkalarıyla Vietnamlı işçiler.

Otobüsün camından da olsa, 60 metrekarelik mekanları, hem dükkanı hem de evi olarak kullanan Vietnamlıları, az ile yetinmeyi kanıksamış, yoksul ama çalışkan insanları da gördük…

GÖL SULARININ SARI ŞEHRİ HANOİ...

Gördüğüm Hanoi’ye, kendisini sarıp sarmalayan gölleriyle aslında bir “göller şehri” de denebilir.

Şehrin Kuzey Batısında West Lake, Doğusunda Kızıl Nehir olarak da çağrılan Mekong Nehri, şehrin merkezinde Hoan Kiem Gölü, Güneyinde Thien Quang Lake, Güney Batı’sında Dong Da Lake…

Bütün bunlara bakınca Hanoi’yi yalnızca “göller kenti” değil, Finlandiya’nın başkenti Helsinki gibi bir “sular şehri” demek de olası ya…

Ancak Fransız sömürgesi yıllarında pek çok noktasına, görkemli saray, katedral, postane ve idari amaçlarla sarı renkte pek çok görkemli binalar inşa edilmiş olan Hanoi, o günden bugüne “Yellow City” (Sarı Şehir) olarak anılıyor… 

Fransızların inşa ettiği sarı renkteki Başkanlık Sarayı. Ho Chi Minh bu sarayda yaşamayı kabul etmedi.

 
OLD QUARTER

Hanoi’nin hem tarihi ve hem de turistik bölgesi. Sokakların kaldırımlarına nazır tencereler ve tavalar eşliğinde lokantalar. Bir kaldırımın üzerinde gezinen horoz ve tavuklar, başka bir kaldırımda kömür yakıp o yaktığı kömürü sokak restoranında pişireceği yemeğin ateşi olarak kullanacak restoran sahibi. Tropik meyve suyu sattığı camekanlı seyyar arabasına yaslanarak, kalabalık şehrin gürültülü trafiğinde arkadaşı ile sohbete durmuş Vietnamlı genç kadın…

Arada bir sokaktan geçen fotoğraf makineli turistlere işaret ve orta parmaklarını V (Victory-zafer) işareti yaparak poz veren cafe ya da sokak lokantalarının kaldırımdaki minik taburelerine kurulmuş Vietnamlı gençler…

Biraz dikkat edince pek çoğunun o 50-60 metre karelik dükkanlarının bir bölmesinin, aynı zamanda evleri olduğunu fark ediyorum. Daha şanslı olanlar üstte evleri, alt katta dükkanları olanlar mı?

Bir küçük mekanda, çalışıp-yaşayıp-geçinip gidiyorlar…

Ne işçilikten ne de memurluktan emeklilik var bu ülkede… Ne de müşavirlik…

Vietnam’da ekmek aslında ağzında ve öyle yaşlanınca havadan para kazanmak yok!...

Motosiklet trafiğinin göz yaşartan dumanları arasında ve gürültülü trafiğinde, üç tekerlekli bisikletlere kurulmuş kilolu turist müşterilerle, onları gezdirmek için ayakçalara asılmış cılız Vietnamlı sürücüler.

Bazı dükkanlarda marka ürünler de satılıyor. Fiyatları elbette batılı ülkelerden çok daha ucuz. Çünkü pek çok marka, ürününü, ucuz iş gücü cenneti olan Vietnam’da üretiyor…

 
Hanoi’de, Konfüçyüs düşüncesinden esinlenerek 950 yıl önce kurulan Vietnam’ın ilk üniversitesi, Edebiyat Tapınağı’ndan bir köşe.

HO CHİ MİNH MOZOLESİ

Başkent Hanoi’de ilk durağımız Ho Chi Minh’in mozolesi oldu.

Üzerinde Mozole’nin yer aldığı uzun ve geniş cadde, polis tarafından bariyerlerle araç trafiğine kapatılmıştı. Ho Chi Minh Mozolesi, köşeli sütunlarıyla cadde üzerindeki meydanın yüksekçe bir noktasına inşa edilmişti. 

Ho Chi Minh Mozolesi’nin hemen arka tarafında, Fransızlardan kalma sarıya boyalı çok güzel bir saray vardı. Fransız sömürge döneminde Başkanlık Sarayı olan bu muhteşem binada, Ho Chi Minh kalmayı reddetmiş. Onun yerine sarayın arka tarafında büyük bir su havuzunun kıyısındaki evde yaşamış. Daha sonra rutubet alan bu evde hastalığı artınca, havuzun karşı kıyısında, rutubeti kesecek şekilde direkler üzerinde ahşaptan inşa edilen bir evde yaşamış ölünceye kadar.

Sarayda yaşamaması Ho Chi Minh’in mütevaziliği olarak kabul görse de, zaten yaşamı boyunca hiç evlenmediği için diğer iki ev de kendisine bol bile gelmiş. Kaldığı evler eşyalarıyla birlikte o kadar iyi korunmuş ki. Ziyaretçiler Ho Chi Minh’in çalışma ve yemek odalarını görsün ve turistler fotoğraf çeksinler diye ilk kaldığı evin pencereleri açık bırakılmış. Evlerinin bahçesinde ulu ağaçların sarmaladığı toprak patikada yürürken, çiçeklerle bezeli bahçesinde gezinirken, su havuzu üzerindeki köprüsünden geçerken, aslında Ho Chi Minh’in yaşamının önemli bir bölümünü geçirdiği bu yerin bugün bile cennetten bir köşe olduğunu düşündüm…

Başkent Hanoi’de Ho Chi Minh Mozolesinin tam karşısında çatısında, kızıl zemin üzerinde sarı yıldızın yer aldığı Vietnam bayrağının dalgalandığı Parlamento binası yer alır.

 
EDEBİYAT TAPINAĞI

Vietnamcada Van Miyu denilen Hanoi’deki Edebiyat Tapınağı, 1070 yılında eğitim veren bir okul olarak kurulmuş. Van Miyu, Vietnam’da ilk üniversite olarak kabul görüyor. 1076- 1779 arasında bu tapınakta 7 yüzyıl süren eğitimde 2,313 doktor mezun olmuş.

Konfüçyüs’ün doğduğu Shandong kentinden ilham alınarak 11. yüzyılda inşa edilen Edebiyat Tapınağı, Hanoi’ye gelen turistlerin en çok uğradıkları tarihi bir yer.

Edebiyat Tapınağı’nın uçları yukarıya kalkık çift çatılı giriş kapısından içeriye girer girmez, bir zamanlar üniversiteyi şehirden izole etmek için inşa edilmiş duvarları, bugün bile şehrin gürültülü yaşamının içeriye girmesine engel oluyor. Sağımızda solumuzda çiçek bahçelerinin ve ulu ağaçların bulunduğu Tapınağın uzun yürüyüş yolunda ilerliyoruz. Derken birkaç basamakla çıkılan kırmızı sütunlar üzerinde kırmızı çatılı bir kapıdan başak bir iç avluya iniyoruz. Sularında Lotus yeşerecek kadar bulanık bir havuzun iki yanında,  saksılarında bonzailer arasından yürüyoruz.

Okulun her yıl mezun olanlar arasında en başarılı öğrencisinin kaplumbağa kabuğunu andıran taşlara isimlerinin kazınmış olduğu bir başka iç avluya geçiyoruz. Artık çoktan hayatta olmayan okulun yedi yüzyıllık mezunlarından bu en başarılı 1306 öğrencisinin isimlerine baka baka en son avluya varıyoruz.

Halong Bay iskelesinde turist müşterilerini bekleyen motorlu tekneler.

Son girdiğimiz avlu sanırım beşinciydi. Girer girmez tam karşımızda çatısında karşılıklı iki ejderha heykelinin bulunduğu kırmızı çatılı, kırmızı sütunlu, Pagoda benzeri bir bina beliriverdi. Binanın içerisinde masallardaki Anka kuşunun, Konfüçyüs’ün de öğrencisi olan okulun hocalarının ve imparator ile imparatoriçenin heykelleri yer alıyordu. Avlunun her iki yanında ise, Vietnam’ın ünlü “Su Kuklaları” gösterisine ait minyatür kukla figürleri ve hediyelik eşya satan dükkanlar bulunuyordu.

Gezerken dikkat ettim Edebiyat Tapınağının çimleri, çiçekleri ile ağaçlarının bakımını, avluların temizliğini yapan işçilerin çoğu kadın işçilerdi.

Gezip gördüğüm Vietnam şehirlerinde kadınlar gerçekten de yaşamın içerisinde, Pirinç tarlalarında, satış tezgahlarında, kaldırım lokantalarında, motosikletli ve bisikletli taşıtlarda, kalifiye ve düz işlerde erkekler gibi zorlu görevler üstlenmişlerdi…

 



TAGS: halil paşa, vietnam
MANŞETLER

HK Halil Paşa

© 2016 Digihaber Portal Services Ltd. Haber Kıbrıs. Design: LATIS Internet Media Systems