Lefkoşa’da 3 bin kişi neden öldü?
Lefkoşa'nın tarihi kadar eski sorunu, 3 bin kişinin yaşamına mal oldu
20/05/2012
Poli Dergi-Öntaç Düzgün
Lefkoşa’nın Sel Korkusu Tarihi Kadar Eskidir
Tuncer Bağışkan: “10 Kasım 1330 tarihli sel baskınında Lefkoşa’da 3 bin kişi ölmüştü”
Belediyede yaşanan grev nedeni ile uzunca bir süredir Lefkoşa ve Lefkoşalılar çöplerle boğuşurlarken, geçtiğimiz hafta yaşanan, müdahale edilemeyen ve zararlara neden olan sel baskınları sonucu herkes çileden çıktı. Olan olup ortalık sakinleştikten sonra, her yıl bir önceki yılın kopyası gibi tekrarlanan bu sel baskınlarının nedenleri sorgulanmaya başlandı. Cevabı en çok merak edilen soru: Neden Lefkoşa Surlariçi veya Güney Lefkoşa’da sel baskınları yaşanmadığı halde, bu sorunun sadece Kuzey Lefkoşa’da yaşandığı oldu. Kuzey Lefkoşa’da sürekli yaşanan sel felaketleri bir kader mi yoksa bir altyapı sorunu mu?
Bu soruyu ve daha fazlasını Tuncer Bağışkan’a sorduk. Tuncer Bağışkan, Eski Eserler Dairesi Müdür Muavinliği görevinden emekli olmuş, kültür araştırmaları yapan, Türkçe ve İngilizce dillerinde kitap ve makaleleri yayımlanmış değerli bir araştırmacımızdır. Onunla Lefkoşa sel baskınlarının tarihi süreçlerini tartıştık. Konuşmanın sonunda, Lefkoşalıların sel baskını korkularının gerçekte tarihten gelen bir korku olduğunu öğrendik.
Poli: Lefkoşa’nın kuzeyinde son yıllarda sürekli bir sel korkusu yaşanmaktadır. Bu korkunun bir geçmişi var mı?
Tuncer Bağışkan: Evet, çağlar boyunca Lefkoşa’da bir sel olgusu varken, Lefkoşalılarda da sel fobisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun nedeni ise genellikle Pedieos adıyla da bilinen Kanlıdere idi. Lefkoşa’nın geçmişinde tespit edilen en trajik ve kötü sel baskını Lüzinyan Devri’ne rastlayan 10 Kasım 1330 tarihinin gecesi vuku bulmuş ve bu baskında 3 bin kişi hayatını yitirmişti. Dere o sıralarda Lefkoşa’nın ortasından geçmekteydi. Dere yatağına akan sel oranı üst seviyeye ulaştığında, önüne çıkan her şeyi yıkıp süpürme gücüne erişmiş oluyordu. O gün yükselen suların, şimdiki Büyük Hamam’ın olduğu yerdeki çukurda bulunduğu kaydedilen St. George Kilisesi’nin yarısını sular altında bıraktığı ve suların yükseldiği yere bir çivi çakıldığı kaydedilmektedir. O sıralarda dere yatağının yanında bir “Saray”, bir de “Büyük Çarşı Meydanı” bulunmaktaydı. Kanlıdere Lefkoşa’nın iki mil güneybatısındaki yel değirmeni anlamına gelen Anamomillos’tan geçtikten sonra Baf Kapısı’ndan kente girmekteydi. Önce Baf Sokağı’ndan geçen dere yatağı, Ermu (Hermes) ile Liperti Sokaklarının arasındaki Hephaestos Sokağı’ndan geçtikten sonra (ki bu bölge şimdiki Arasta Sokağı’nın güneyindeki paralel alandır) Mağusa Kapısı ile Pallouriotissa Mahallesi’nin yanından üç kol halinde Lefkoşa’nın dışına çıkmaktaydı. Dere yatağının üzerinde ise antik yazarlardan Amadi, Machaeras, Bustron ve Strambaldi’nin yapıtlarında söz ettikleri Seneschal (Lodron), Kutsal Apostles ve Pillory (Çarşı) adlarını taşınan üç köprü vardı. Şimdiki Belediye Pazarı’nın güneybatısında olan ve kentin ana köprüsü sayılan Kutsal Apostoles Köprüsü’nün bulunduğu alanın şimdi bile “Köprü Başı” adıyla anıldığı bilinmektedir.
1394 yılında Lefkoşa’yı ziyaret eden İtalyan seyyah Nicolai de Marthono (Martoni), Lüzinyan döneminde Lefkoşa’nın ortasından geçen dereden şu şekilde söz etmiştir: “Yağmur yağmadığı zamanlarda insanlar taşların üzerine basarak dereyi geçerler. Yağmurlu havalarda aşağıya doğru çok miktarda su akmakta, bu nedenle derenin üzerinde birçok köprü bulunmaktadır. Yağmurlu havalarda kullanılan bu köprülerin bazıları tahtadan, bazıları ise taştandır.” Yine Lüzinyan dönemine rastlayan 1483 yılında Lefkoşa’yı ziyaret eden Dominik keşişi Felix Faber de dereden şu şekilde söz etmiştir: “Lefkoşa’nın ortasından çok geniş bir dere geçmektedir. Bazı mevsimler yavaş akmaktadır. Ben orada iken içinde bir damla su bile yoktu.”
Lefkoşa’daki bir sel felaketi ise Hepworth Dixon’un 1879 yılında yayımladığı “British Cyprus” adlı kitabında yaklaşık olarak şu şekilde kayıtlıdır: “Kısa bir süre önce sağanak yağışların etkisiyle dere yatağındaki su seviyesi aniden yükselmiş ve önündeki ağaçlar ile ahşap kulübeleri yıkmıştır. Su daha sonra şehir duvarına dayandı. Girne Kapısı dışındaki hendek, suları batıya yöneltti. Buradaki hendek geniş, rampa ise sağlamdı. Baf Kapısı’ndaki yol sular altında kaldı ve orada bir göl oluştu. Kapıya doğru şiddetli akan su nedeniyle kapının keresteleri çatladı ve kırıldı. Bir zamanlar sular şiddetli bir şekilde Ermu (Tripioti) Sokağı’ndan akar ve Mağusa Kapısı kıvrımında kentin dışına çıkardı. Derenin suları yükselince Rumlar oyun ve danslarını unuttular, Türkler ise uykudan uyanıp dua etmeye başladılar. Cami, kilise, kahvehane ve çarşıda olan insanlar küfrederek evlerine gittiler. Suda sürüklenen develer ve katırlar öldüler, onları kurtarmak isteyen insanlar da hayatlarını yitirirdiler. Bir kuleye veya bir minareye ulaşanlar, kilise veya camilerde mahzur kaldılar. Evlerinde kalanlar ise evlerinin toprak damlarına çıkmışlar, her an damın çöküp evlerinin seller tarafından silip süpürüleceğini düşünüyorlardı. Çanlar çalıyor, müezzinler insanları dua etmeye çağırıyor. Kentlilerin başları ellerinin arasındaydı. Önlerinde ve arkalarında sel felaketinde ölen insanlar vardı. Daha sonra su seviyesi aniden alçalıyor. Girne Kapısı açılıyor ve sular süpürülüyor. 100 kişi hayatını kaybetti. Creon ise 500 kişinin hayatını kaybettiğini söylüyor.”
18 Şubat 1919 tarihinde Kanlıdere şiddetli bir şekilde akarken eski hastane yanındaki köprünün bir kemeri tıkanmış, bu nedenle de sular Baf Kapısı’na kadar dayanmıştı. Taşkın sırasında o sıralarda Devlet Basımevi olarak kullanılan binanın yanında depolanan yakacak odunlar Lefkoşa’nın sokaklarında biriken sularda yüzmekteydi. Bu taşkın mala hayli zarar vermiş olmasına karşın can kaybına neden olmamıştı. Baf Kapısı’nın ayni felakete yeniden maruz kalmaması için oraya bir tümsek yapıldığı da kaydedilmektedir.
XX’nci yüzyıl boyunca Mağusa Kapısı Mahallesi’nde oturan gençler, Mağusa Kapısı’nın dışındaki hendekte define ararlardı. Gençlerin, sel baskınları sırasında oraya sürüklenen ve içlerinde altın ve gümüş madeni paralar bulunan tüccarlara ait ahşap para kasaları buldukları anlatılmaktadır.
On ay süreyle yatağından bir damla su bile akmayan Kanlıdere’deki su seviyesinin 28.Ocak.1949 tarihinde yükseldiği, ancak taşma tehlikesi bulunmadığı kısa bir haberden öğrenilmektedir.
Poli: Kanlıdere, isminin kullanılmasının sebebi nedir? Geçmişte yaşanmış olan bu felaketlerle bir ilgisi olabilir mi?
Tuncer Bağışkan: Lefkoşa’nın her döneminde değişik şekillerde varlığını sürdüren Kanlıdere, İngiliz sömürge döneminde Pedieos, Kıbrıslı Rumlar tarafından Pithkias ve Kıbrıslı Türkler tarafından ise Kanlıdere adıyla bilinmektedir. Üç ayrı ismin birbiriyle ilintisini şimdilik bilmiyor olmama karşın, kanla ilgili olduğu izlenimi edinilmektedir. Bilindiği gibi İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard’ın Üçüncü Haçlı Seferleri’ne katıldığı 1191 yılında Kıbrıs’ı almış ve kısa bir süre sonra adayı Templer Şövalyeleri’nin Başefendisi Robert de Sable’ye 100 bin Bezant (Altın Bizans Sikkesi) karşılığında satmıştı. Adaya gelen Templer Şövalyeleri Nicosia adıyla bilinen Lefkoşa’ya askeri bir garnizon kurup yerleşirler ve Aslan Yürekli Richard’a ödedikleri parayı Kıbrıslılardan toplayabilmek için gıda maddelerine vergi yüklerler. Bundan hoşnut olmayan Kıbrıslıların ayaklanması üzerine şövalyeler Baf Kapısı yanındaki “Templar Kalesi”ne sığınırlar. Şimdiki Casteliotissa Kilisesi’nin bulunduğu yerde olduğu tahmin edilen bu kale, 4 Nisan 1192 tarihinde Kıbrıslılar tarafından kuşatılır. O sırada şövalyelerin sayıları 100 civarında, at sayıları ise 14 idi. Şövalyeler düştükleri bu kötü durumdan kurtulabilmek için Easter Pazarı’na rastlayan 5 Nisan 1192 tarihinde savaşarak kalenin dışına toplu halde çıkarlar ve birçok kişiyi kılıçtan geçirirler, çokları ise hayatlarını kurtarabilmek için Lefkoşa’dan kaçarlar. Katledilen Kıbrıslıların kanlarının sokaklarda dere gibi aktığı, akan kanların Lefkoşa’nın tam ortasından geçen dereye ulaştığı, bu nedenle ayaklanmada hayatlarını kaybedenlerin anısına oraya taş bir anıt dikildiği ve bu trajik olayın da çok uzun yıllar anımsandığı tarihçiler tarafından kayda geçirilmiştir.
Kıbrıslıların katledilmeleriyle ilgili benzeri bir rivayet, Osmanlıların adayı aldıkları sırada da ortaya çıkmıştır. Rivayete göre Osmanlıların Lefkoşa’yı fethi sırasında, şimdiki adı Kanlı Mescit Mahallesi olan yerde göğüs göğüse büyük bir savaş olmuş. Savaş sırasında akan kanlar bir yaşındaki danayı sürükleyebilecek miktardaymış. Bu nedenle Lefkoşa’nın ele geçirilmesinden sonra olayın geçtiği yere Kanlı Mescit Mahallesi adı verilirken, oraya aynı adı taşıyan bir de mescit yapılmış.
Poli: Kanlıdere’nin su kaynakları nerelerden gelmektedir? Bu derenin suyu nerelerden geçip nerede sonlanmaktadır?
Tuncer Bağışkan: Trodos Dağları ile eteklerinde yaz kış akan dereler olmasına karşın, Kıbrıs genelindeki derelerin sadece kışın aktığı, yazın ise kuruduğu bilinmektedir. Yaklaşık 128 km uzunluğundaki Kanlıdere’nin yaz-kış akan bir nehir değil, sadece kış mevsiminde yatağına akan sel sularını taşıyan bir dere olduğu bilinmektedir. Dere, Lefkoşa’nın 48 km güneybatısındaki Maşera Dağları’nın kuzey eteklerindeki bir tepeden suyunu almaktadır. Bu tepenin deniz seviyesinden yüksekliği ise 4559 ayaktır. Kış mevsiminde derenin yatağından akan sular Lefkoşa’ya ulaştıktan sonra doğudaki Mağusa kazasına doğru yönelmektedir. Doğuya yönelen dere yatağı, sağanak yağışlarla Girne sıra dağlarındaki vadilerden akan selli sularla da beslendikten sonra antik Salamis kentinin güneyinden denize dökülmektedir. Döküldüğü yerin birkaç metre güneyinde ise 1391 yılında Kral James I tarafından inşa edilen ve şu anda izine bile rastlanmayan Sigouri Kalesi bulunmaktaydı.
Poli: Yakın tarih içinde Lefkoşa Surlariçi ile Güney Lefkoşa’da su baskınları yaşanmadığı görülüyor. Böyle bir sonuçta geçmiş yönetimlerin uygulamalarının bir rolü mü var? Geçmişten devraldığımız herhangi bir altyapı mirası var mı?
Tuncer Bağışkan: Venedik dönemine kadar Kanlıdere, Lüzinyan surlarıyla çevrili olan Lefkoşa kentinin ortasından geçmekte, bu nedenle de selli suların yatağından taşması sonucu insan yaşamı ile mal varlığına büyük zararlar vermekteydi. Hatta yoğun yağışlarda Lefkoşa sur duvarlarının önündeki hendekler şehrin içine akan yağmur sularının kaçış yeri olarak kullanılmış olmasına karşın, yine de Lefkoşalılar sel baskından her zaman korkarlardı.
Venedik dönemine rastlayan 1567 yılında kentin etrafına daha küçük çaptaki şimdiki sur duvarları inşa edilirken, kentin savunmasını güçlendirmek amacıyla Kanlıdere’nin yatağı kentin dışına alınmıştır. Dominik Keşişi Steffano Lusignan’ın 1573 yılında yayımladığı Chorograffia adlı yapıtında, derenin Venedik dönemindeki durumuna ilişkin olarak şu bilgileri vermiştir: “Dere önceleri Lefkoşa’nın ortasından geçmekteydi. Bir kol olarak Lefkoşa şehrine girmekte, üç kol halinde ise kentin dışına çıkmaktaydı. Ancak 1567 yılında kentin yeniden tahkim edilmesi sırasında dere yatağı kentin dışına alınmıştır.”
Yine de dere yatağı kentin dışına alındıktan sonra bile korkunç selli yağışların Gölek Mahallesi gibi alçak alanlar ile kentin çevresini çamur deryasına çevirdiği bilgilerine rastlanmaktadır. Kanlıdere’nin Lefkoşa’nın dışından geçmesi sağlandıktan sonra Anamomillos ile Baf Kapısı arasındaki dere yatağı doldurulmuş olup üzerine daha sonraki yıllarda evler yapılmıştır. Güney Lefkoşa’daki eski genel hastane önünden Kuzey Lefkoşa’daki İngiliz Büyükelçiliği’nin yanına kadar uzanan dere yatağı ise sonradan yapılmıştır.
Asırlar boyunca Lefkoşa kentinin ortasından geçen eski dere yatağı ise atık sular ile yağmur sularının kentin dışına taşınmasında kullanılmıştır. Nitekim 1882 yılında üzeri kapatılmış ve buradaki kanal kış mevsiminde yağmur sularının kentin dışına akıtılmasında kullanılmıştır. Bu kanal Rumlar tarafından “Kokzirkaz” (Kotsirkas) adıyla bilinirken, Türkler tarafından da “Çirkefli Dere” adıyla bilinmekteydi. Şimdi bile bu arkın Lefkoşa’nın yağmur sularını eskiden Mia Milia olarak bilinen Haspolat’taki Kanlıdere’nin yatağına taşıdığı ve bu nedenle de Lefkoşa’nın güneyinin su baskınlarına maruz kalmadığı bilgileri edinilmektedir.
1974 yılından önceki dönemlerde Lefkoşa’nın büyük oranda sel felaketine maruz kalmadığı bilgileri edinilmektedir. Çünkü eskiden Lefkoşa’nın altında yaklaşık bir metre genişliğinde ve yine bir insan boyunu aşan tüneller vardı. Bu tüneller de Lefkoşa’nın atık suları ile yağmur sularını kentin surlarının önündeki hendeğe taşırlardı. Bunların Venedik veya Osmanlı döneminde yapıldıkları sanılmaktadır. Şimdi bile bu tünellerin çıkışlarına, Yusuf Kaptan Sahası doğusundaki surlarda ve Çetinkaya Sahası’nın gerisindeki sur duvarında rastlanmaktadır. Bu nedenle o sıralarda Lefkoşa Surlariçi’ndeki evler ile sokaklar büyük oranda su baskınlarına sahne olmazdı. Ancak Lefkoşa’nın sözü edilen eski su tüneller Lefkoşa kanalizasyon sisteminin yapılması sırasında tahrip edildiğinden işlevlerini yitirmişlerdir.









































































































































































































