Meydandan limana inen yol: Liman yolu
Okan Dağlı'nın kaleminden Poli Dergisi için bir Mağusa yazısı daha
20/05/2012
Poli Dergi- Okan Dağlı
İtalya’da tüm yolların Roma’ya çıktığı iddiasına karşın, Mağusa Suriçi’nde tüm yolların meydana çıktığını rahatlıkla söyleyebilirim. Kentin imarı planlandığı gibi günümüze ulaşmış olsaydı bu sözün doğruluğu daha da iyi gözlemlenebilirdi. Geçmişte Palace Square olarak da bilinen meydan, şimdilerde Namık Kemal Meydanı ismi ile anılmaktadır. Kentin kalbi de sayılan bu alan, geçmişti Hristiyan ağırlıklı, sonraları da Müslüman’dan yoğun nüfusun en büyük ibadet yerleri olan St. Nicholas Katedrali’nin olduğu meydandır. Latin katedrali, sonraları Santa Sophia ve nihayette de Lala Mustafa Paşa Camisi olarak isim değişikliğine uğramıştır. 1950’li yılların içinde, Suriçi’nde yabancı isimlerin bir politikanın gereği değiştirilmesi ile başlayan süreçte katedral, Lala Mustafa Paşa Camisi ismini almıştır.
***
1950’li yılların ortası artık adanın milliyetçi fanatizmle tanıştığı yıllardır. Her şey artık milliyetçi fanatizmin üzerinden okunmaktadır. Yüzlerce yıl, onlarca kültüre, medeniyete, kavime, topluma ev sahipliği yapan adamız ve özellikle kentimiz, Kıbrıslı Türkler ve Rumlar arasında artık bir çatışma alanıdır. Büyük devletler, emperyal ülkeler de atlarını artık bizim üzerimizde tepiştireceklerdir.
İşte bu yıllarda Mağusa’da yol, sokak ve anıtsal yapıların isimleri tek tek değiştirilmiştir. (Aralarında sadece Desdemona parkı kurtulmuştur!) Bugünlerin gelişi sanki de o yıllardan belli olmuştu ama o dönemin karanlığı, çoğumuzun belki de bugünleri görmesini engellemiştir.
Yapılan tüm bu işler, yaratılan bütün gerginlikler, mücadeleler günün sonunda adanın ve kentin bölünmesini hızlandırmıştır.
***
İşte Mağusalıların en yoğun olarak Suriçi’nde yaşadığı o yıllarda, Namık Kemal Meydanı veya halkın deyimi ile “çarşı meydanı” Suriçi’nin kalbi idi. Kıbrıslı Türkler Mağusa’da en yoğun olarak Suriçi’nde yaşarken; Baykal, Karakol ve Sakarya mahallelerinde Suriçi’ne göre daha az yoğunlukta yaşayanlarımız da vardı. Bu bölgelerde sadece ikamet edilmekte olup, bütün ekonomik ve sosyal faaliyetler Suriçi’nde yapılmakta idi.
Kentin kalbi meydanda atarken, tüm atardamarlar (arterler) de bu kalbin olduğu yerde buluşuyordu. Yukarıdan gelen İstiklal Caddesi, yoğun bir alışveriş merkezi ve meyhane ile kahvelerin de bulunduğu yer iken, meydandan limana inen liman yolu da gemilerden boşalan turistlerin ve gemicilerin, Desdemona Parkı’nın yanındaki şimdi kapalı bulunan liman kapılarından geçerek birkaç dakika içinde kentin merkezine ulaştıkları yoldu. Bu yolda, meydandan başlayarak sıralayacak olursak Bandabuliya, bakkaliyeler, berberler, kahvehaneler, kebapçılar, barlar ve değişik meslek guruplarından esnaflar mevcuttu. Bir de avukatlık ofisi vardı!
Babam yaşadığı süre içinde, meslek yaşamının son 30 yılını geçirdiği bu ofisi hiç terk etmedi. Onun için çarşıdan kopmak ölüm gibiydi. 1974 öncesi Mağusa’da sadece 2 avukat var diye hatırlarım. Biri babam, diğeri ise hem köylüsü hem de yeğeni olan Ayhan Çiftçioğlu idi. Mahkememiz ise şimdilerde boş duran Naim Efendi Yolu üzerindeki eski Rum Okulu idi. Gerçi bu iki avukatın, dönüşümlü olarak birinin hakim, diğerinin avukat olarak, davaları bir süre gördükleri bir gerçek ise de, çoğu zaman hakim olarak davalara bakan yine köylüleri olan diğer bir hukukçu Orhan Zihni (Bilgehan) idi.
1974 sonrası ise mahkemeler, Rumların Maraş’ın girişinde terk ettiği, o dönemin en modern mahkeme binalarının olduğu yere taşınmıştı. 1974’ten sonra gelen avukatlar da, buralarda kendilerine tahsis edilen, Rum avukatlarının savaştan sonra terk ettiği ofislerine taşındığı halde, babam avukat olarak çarşı meydanındaki ofisinden hiç kaçmadı!
Burada hayat sabah 04.30-05.00 sularında başlardı. Bu durum, bölgedeki tüm iş yerleri, çarşıda bulunan esnaf ve babam için de öyleydi… Buradaki kebapçılar, köy basları (otobüsleri) ile gelecek köylüleri ve liman işçilerini doyurabilmek için sabah 6’da mangallarını yakmış, çinko sini içinde (tavada) ciğeri hazır etmek zorunda idiler. Liman işçileri bir-iki tek atmadan genelde limana gitmezlerdi. Kasap Hüseyin ile eşi Müsteyde ablanın ciğerini hala daha özlemeyenimiz yoktur. Nebil’in ve Seyis’in kahveleri de o saatlerde genelde açık olurdu. Bandabuliya’daki kasaplar ve manavlar, trafik yoğunlaşmadan etlerini ve yeşilliklerini sabahın köründe alıp onlar da hazırlıklarını tamamlarlardı. Köşede büfesi olan Dedekko da sabah güneş doğmadan orada olurdu. Berberler o saatlerde sakal tıraşına genelde başlamış olurlardı. Gerek berber Hasan gerekse Ruso, sabah işbaşı yapacak memurların ve diğer çalışanların tıraşını mesai başlamadan bitirmek durumundaydı. Sakal tıraşı olmadan dairedeki görevine başlayan memur yoktu, o zamanlar!
Hazır jiletlerin olmadığı dönemlerdi. Berberler asılı olan büyük bir deri kayışta her gelen için, ayrıca usturasını biletir, sakal tıraşına öyle başlardı. Ayni usturayı bıkmadan usanmadan biletip dururlardı. Herkes aynı ustura ile tıraş olurdu. Öyle hastalık bulaşacak diye, herkese ayrı bir ustura kullanma lüksüne sahip değillerdi. Zaten bugünkü kadar yaygın bulaşıcı hastalık da yoktu!
Bir de o günlerde ana ulaşım aracı otomobiller değil bisikletler idi. Mağusa’da benim hatırladığım 3 bisikletçi vardı. Polat, Hakkı Derman ve Bisikletçi Ali… Bisikletçi Ali, Seyis’in kahvenin karşısında yani Nebil’in kahvesinin yanında idi. Önünde sürekli bisikletler tamir için sırasını beklerdi.
Sabah 06.30 civarında köy basları, Gazi İlkokulu’nun karşısında, içinde Cuma dayının da büfesinin bulunduğu parka gelirdi. Köyden gelen tüm insanlarımız bir anda Suriçi’ne ve Bandabuliya ve çevresindeki yerlere dağılırlardı. Kimisi daireler açılana kadar kahvelere oturur, kimisi tıraşını olur, bazıları da kahvaltısını yapar, sandviçini ya da ciğerini yerdi. Bu arada köyden mahsulünü (ürününü) getirenler de Bandabuliya’nın karşısında canlı tavuk, palaz güvercin, incir, üzüm, alıç gibi şeyler satarlardı.
O zamanlarda, öyle paketlerde hazır tavuk falan da yoktu. O işi ilk kez yanılmıyorsam Celal amca ve eşi Latife Hanım yapmışlardı. Paketlerde hazırlanmış, onarılmış tavuk satıyorlardı. Bandabuliya’nın karşısındaki dükkanlarında ayrıca beyaz plastik kaplarda kendilerinin yaptığı “Önen” yoğurtlarını da bulmak mümkün idi.
Yoğurtlar o günlere kadar toprak kaselerde satılırdı. Yoğurtçu Ali Kaymak, arabası ile mahalle mahalle dolaşıp daha önce sattığı yoğurdun kasesini de almak kaydı ile yoğurdunu satardı. Halbuki artık eski kaseyi vermeye gerek yoktu. Önen yoğurtları, plastik kaplarda idi ve yenisini almak için, eski kabı getirmeniz de gerekmezdi!
Ayrıca Bandabuli’yanın çevresinde üç tane bakkaliye de vardı. Ahmet Başman’ın Şehir Bakkaliyesi’nin yanında, Öksüz’ün ve İsmet Bey’in de bakkaliyeleri vardı.
Liman yolu üzerinde bir de 5 kardeşin kaldığı bir ev vardı! Orada Mehmet dayı (Spano), 4 kız kardeşi ile beraber oturuyordu. Mehmet dayının tüm yaşamı bu yol üzerinde geçmişti. Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz Mehmet dayı, usta bir aşçı olup, değişik dönemlerde bu yolda bar, restoran ve kahvehane işletmiş, neredeyse 90 yıllık yaşamını bu yolda tüketmişti. Son dönemlerde yolun ve Suriçi’nin öneminin azalmasını Desdemona Parkı’nın yanında bulunan liman kapılarının kapanmasına bağlıyordu. “Bu kapılar açıkken limana gelen gemilerin tayfaları, işçiler ve turistler buradan boşalırdı Mağusa’ya… Buradan yürüyerek kente gelen insanlar esnafa, restoranlara çok para bırakırdı. Sonradan kapılar kapandı. Tekrar buradaki liman kapıları açılmadan ne yolumuz, ne de Mağusa canlanır” diyordu bana, son sohbetlerinde Mehmet dayı!
***
Kentin çok az sayıda bulunan bankalarından üç tanesi de meydanda idi. Sadece (Lefkoşa) Türk Bankası, İstiklal Caddesi’nin üzerindeydi. Şimdiki Türk Bankası’nın o zamanlar Lefkoşalılığı da vardı! Kooperatif Merkez, Mağusa Kooperatif ve Türkiye İş Bankası meydana bakarlardı. İş Bankası, Mağusa’da benim girip çıktığım tek air condition içeren binasıydı. Air condition, dev gibi ve çok gürültülü idi. Sağa sola evrak götürmek için gittiğimde, orası yazın sıcak günlerinde bir cennet gibi geliyordu bana… Oraya girdiğimde nefes aldığımı hissediyordum. Bir de bankada çalışan eski ve yeni MTG’li futbolcular mevcuttu. Herkes benim bir futbol ve Chelsea hastası olduğumu bildiklerinden gerek o yıllarda futbolu bırakan Erdoğan abi, gerekse dönemin efsane centrhafı Raif Kasapoğlu olsun mutlaka bana takılırdılar. Banka müdürleri Mustafa Şemi amcanın bizleri görmediği saatlerde onların futbol anılarını dinlemek çok hoşuma gidiyordu.
O günlerde izlenebilen tek televizyon kanalı PIK, sadece İngiliz takımlarının maçlarını gösteriyordu. Ayrıca futbola ve betlere meraklı olanlar da, sadece İngiliz liglerinin beti olan “Littlewoods”u oynayabiliyorlardı. Her Kıbrıslının o yıllarda İngiltere’de tuttuğu bir de İngiliz takımı mutlaka vardı.
Futbolcu memurları bol olan diğer banka ise Mağusa Kooperatifi idi. Hüseyin Galligalar, kaleci Mustafalar burada çalışıyordu. Ama orada sadece vantilatörler vardı ve orası hiçbir zaman İş Bankası gibi değildi!
Spot:
1950’li yılların ortası artık adanın milliyetçi fanatizmle tanıştığı yıllardır. Her şey artık milliyetçi fanatizmin üzerinden okunmaktadır. Yüzlerce yıl, onlarca kültüre, medeniyete, kavime, topluma ev sahipliği yapan adamız ve özellikle kentimiz, Kıbrıslı Türkler ve Rumlar arasında artık bir çatışma alanıdır. Büyük devletler, emperyal ülkeler de atlarını artık bizim üzerimizde tepiştireceklerdir.
İşte bu yıllarda Mağusa’da yol, sokak ve anıtsal yapıların isimleri tek tek değiştirilmiştir. Bugünlerin gelişi sanki de o yıllardan belli olmuştu ama o dönemin karanlığı, çoğumuzun belki de bugünleri görmesini engellemiştir.









































































































































































































