HABER KIBRIS

Turizm Kumara Ve Betona Değil, Yeşile Ve Doğaya Kayıyor…

14/10/2017


ads

Halil Paşa


Sanırım Güney turizminde, butik otellerin, pansiyonların, küçük ölçekli aile işletmelerinin önemli bir rolleri vardır. Kapasitesi, sermayesi az olduğu için, maliyeti de azdır. Bu nedenle ekonomik kriz dönemlerinde kayıpları da az olur.

Bu nedenle sıkıntı yaşasalar da, kısa sürede toparlanmaları olasıdır. Hele de aile işletmesi olmaya müsait küçük ölçekli yerel turizmlerde, işçilik maliyetleri, büyük yatırımlara göre çok daha aşağılarda seyreder ve işletme için bu büyük bir avantajdır.

Bu hafta içerisinde, İngiltere’de uzun yıllardır dost olduğum ve Kuzey’de ev satın alarak arada bir de adamıza uğrayan İngiliz çiftle birlikte, 25 yıl önce balayı için geldikleri, Güney’e, Trodos’a yolculuğa çıktık.

Kalopanayotis, Mudula, Pedula, Olimpos zirvesi, Trodos Meydanı ve dönüşün de Kakopetriya köylerinden geçtik.

Yaz bitti. Sonbaharı yarıladık sayılır. Yukarıda saydığım köylerin ve Trodos Meydanında, hafta arası olmasına rağmen, sokaklarında gezinen küçük kalabalık gruplara vardı. Biraz dikkat edince turist olduklarını anlamak zor değildi. Hollanda, İngiltere ve Almanya’dan gelenler…

Küçük yerel lokantalarında masaları dolduranlar da hemen hemen turistlerdi. 

Kalopanayotis’te kahve molası verdiğimiz otelin, şırıl-şırıl akmakta olan bir derenin bulunduğu derin yeşil Maratasa Vadisi’ne bakan lokantasındaki masaları dolduranların da otelde kalan turist müşteriler olduğunu öğrendik servis yapan görevliden.

Pedula köyünü çıktıktan sonraki döner-kavşakta turist otobüsleri bekliyordu. Her iki lokanta da öğle yemeği için masalar doluydu.

Oradan Olimpos dağına dümen kırdık. Zirveye çıkmazdan bir km kadar önce, aşağıda çam ve ladin ağaçlarıyla kaplı vadiden yukarıya doğru dar patikadan, birerle kolda yürüyerek yukarıya çıkmakta olan onlarca insana rastladık. Az ileride onları bir turist otobüsünü bekler bulduk.

Trodos Meydanı’ndaki park yerinde, üç dilde konuşup arada bir İngilizce aşk şarkıları söyleyen ve kapılar açılalı beri her gittiğimde orada turistlere birşeyler ikram ederken gördüğüm yaşlı Rum satıcıyı her zamanki formunda buldum.

Armut, Kavun, Şeftali, Muz... Teker-teker kesti, dilimledi ikram etti.

Orada Hollandalı ve Rus çift ile iki İngiliz çifte birşeyler satmaya çalışıyordu.

Dilimleri hep beraber “götürdük”. Sonunda herkes bir şeyler satın aldı. Bu arada Frank Sinatra’dan şarkılar, yaptığı şakalar da bedavaya geldi.  

Öğle yemeğini biraz geç, yaklaşık saat 4’te meydanı’nın ilk lokantasında, pide arası suflaki, salata ve cips’e kişi başı 7 buçuk Euro ödeyerek yedik.  

Lokanta aşağıda yemyeşil çam ormanlarına bakan bir yamaca kondurulmuştu. İçeriye adımımızı atıp da ayrıldığımız ana kadar, turistlerin birisi gitti diğeri geldi.

Dönüşün Kakopetriya köyünde "Old Town"da son üç yılda yıkık-dökük kerpiçten köy evleri aynı malzemelerle, BB olarak hizmet vermek üzere yeniden inşa ediliyordu.

Yaşlı kadınlar kavanozlara doldurdukları macunlara konsantre olmuşlar, akşamüzeri bastıran serine inat gelen gidene birkaç kelime İngilizce ve bolca Elence seslenip, sokakta oturmakta ısrarcı ve satış için büyük çaba harcamaktaydılar. Eleni olduğunu öğrendiğim yaşlı kadın kapağa zivaniya döktü ve oğlunun ürettiğini söyleyerek ikram etti. Türk olduğumu öğrenince Laptadaki gençlik yıllarından bahsetti bana. Tabiatım kurusun ne ikrama ve ne de sohbete fazla naz yapıp da geri çevirmem!.

Güney’e gelen turist, yaz bitip de deniz sezonu kapanmaya başlayınca, beton yığını devasa beş yıldızlılardan, lüks lokantalardan uzaklaşarak, köyleri, ormanları, dağları, vadileri, otantik eski köy sokaklarını keşfe mi çıkmış?

Bunlar Kıbrıs’ın Güneyinde dün gördüklerim ve kendince yorumlarım…

…………………………………………………………………..

Öte yandan geçtiğimiz ay Seattle, New York, Boston, Toronto, Calgary, Vancouver, Victoria ve Alaska’nın da üç şehrini dolaştım. Benim gibi pek çok turist ve gezginle karşılaştığım en kalabalık yerler, ya Botanik bahçeleri ve parklardı; ya Niyagara Şelalesiydi, ya "Rope Bridge"  ve Sky Walk" denen ormanların ve derin vadilerin üzerine gerilmiş ahşap ve ip köprülerde yapılan yürüyüşlerdi. Ayrıca orman içi yürüyüşlerinde, yağmur ormanlarında, eski yerlilerin köylerine ziyaretlere, "yerlinin bir günü nasıl geçer"in (balığı avlama, doğadan var olanı toplayıp öğün yapma dahil) pratik sunumuna dayalı gösterimlerde, kraker göllerinde, açık hava termal havuzlarında, buzullarda (Glaciers) ve başka şelalelerde kalabalık turistlere rastladım. Dinazor fosillerinin, eski tarihin, Ortadoğudan ve Afrika’dan çalınanların sergilendiği müzeleri de hınca hınç doluydu. Kuş gözlemleri, balık avlama turları, yüzlerce çeşitlikteki şarap tadımı için bağ ziyaretleri ve turları, balina, yunus vb. deniz canlılarını görmek için gemi turları... Doğaya ait olan ne kadar şey varsa hepsine de irili ufaklı minibüs, otobüs, tekne, gemi vb. taşıtlarda seyahate eden binlerce turistle karşılaştım…

 Seattle da en çok ziyaret edilen müzelerden birisi de Bill Gates'inkiydi. Hem bedava ve hem de "Afrika'da açlık nasıl engellenebilir?" sorusunun peşine düşerek onca milyon dolarının yanı sıra, karısıyla Afrika kabilelerine yaptığı seyahatleri filme-fotoğrafa almış. Bunun için de belli ki epeyce para harcamış. Müzeyi gezerken dikkat ettim, Bill Gates ve eşi, yaptıkları küçük sermaye katkıları ile yerlileri kendi otantik el işi ürünlerini, yerellerini üretmeye teşvik etmişler.

Şu an bunun için yüzlerce kişinin çalıştığı vakıf benzeri dev bir fonu var.

…………………………………………………………………………..

Neden yazdım bütün bunları?

Yerelin-doğanın-doğal ve yeşil bir çevrenin-ağacın-ormanın-gölün-denizin-şelalenin-bahçelerin dünya turizminin giderek yükselen yıldızı olduğunu vurgulamak için...

“Peki bütün bu anlattıklarımın Kuzey Kıbrıs turizmindeki karşılığı ne?” diye bitireyim yazımı.

Geçen gün lokantası ve otelleri olan bir Kıbrıslıtürkle konuşuyordum.

Denizi işgal eden, plajları zapt eden, ithal ettiği malları vergiden muaf tutulan, casino izni almak, için yasa masa dinlemeyen, üniversiteyi kısa günün karı gibi gören, kara para ile varsıllaştıkça yasalardan, yeşilden uzaklaşan, çevreyi hoyratça mahveden ve mafyalaşan sermayedarlarımızı konuşmaya daha yeni başlamıştık ki; sözümü keserek şunları söyledi:

Mafya ve kara-para, kumar ve bet’e bulaşmış ama adam 20 kişi ile gelip bir gecede üç dört bin tl’lik hesap ödüyorsa. Ne yapayım yani?"

Kıbrıs'ın Kuzeyinde yukarıda saydığım alanlara yatırım yapılmayınca (yani yerelliğin ve çevreciliğin pazarı-piyasası yaratılmıyor ise) var olan beton yığınlarıyla içerisindeki kumar makinelerinin, mantar gibi aniden çoğalan üniversitelerin getirisiyle, mevcut yasaları bile iplemeden çevreyi hoyratça tahrip etmek “yatırım” kisvesi hakında hak biliniyor ve kabul görüyorsa…

Bu uğurda her gün, yeşilden, yerellikten, otantiklikten ve doğal olandan daha bir uzaklaşmanın önü açılıyorsa eğer…

Sanırım çevrenin kirlenmesine karşı bu umursamazlığımızın veya ciddiye almamaktaki ısrarımız biraz da bu ekonomik yaşamın kısa vadeli getirilerinden kaynaklı olduğu gerçeğiyle karşılaşırız. 

Her türlü kirlenmekten kurtulamayışımızın kısır döngüsü kanımca burada yatıyor olmalı. Bu gidişle hem bundan sonra cemaat olarak organize olmamız daha da zorlaşacak ve pek yakında değil turistin, adada yerlinin gideceği yeşil-doğal-kirlenmemiş toprak parçası da kalmayacak…

Yaratılan ekonomik yaşamdan ve ona amalgame olmuş cemaatimizin kısa vadeli çıkarlarını önemsemesinden dolayı bu işin “daha çok oy” için popülizmden vazgeç(e)meyi düşünmeyen siyasal partilerimizle aşılması da zor gibi. Siyasal hükümetlerin eğitim ve turizmdeki teşvikleri ise bırakın çevreden uzaklaşmayı, iş yaşamındaki kirlenmeyi daha bir derinleştiriyor.

Sivil toplum örgütlerini ise şimdilik bir avuç gönüllü sırtlamış.

Yeşilden, temiz çevreden, doğadan uzaklaştıkça, kendi ayağımıza kurşun sıktığımızın bile farkına varmıyoruz.



TAGS: halil paşa
MANŞETLER

HK Halil Paşa

© 2016 Digihaber Portal Services Ltd. Haber Kıbrıs. Design: LATIS Internet Media Systems