HABER KIBRIS

“Çıkar ilişkileri geleceği kurmayı olumsuz etkiledi”

Bugün, Mustafa Akıncı ile yaptığımız röportajın ilk bölümünü okuyacaksınız.

ads
11/06/2012

“Çıkar ilişkileri geleceği kurmayı olumsuz etkiledi”

“1975 KURUCU MECLİSİ EN KALİTELİ MECLİSLERDEN BİRİYDİ”…
“1975 Kurucu Meclisi öyle inanıyorum ki 1975’ten günümüze kadar gelen en kaliteli Meclislerden biriydi. Genel bir kanıdır bu ve ben bunun yanlış olmadığını düşünüyorum. İktidar kanadından gelenlerde de, muhalif kanattan gelenlerde de ciddi bir potansiyel vardı ve nitekim ondan sonraki süreçlerde de orada olan isimler ülkede etkin rol aldılar diye düşünüyorum”
“ÇETİNKAYA DEVLET TAKIMI OLDUĞU İÇİN BİZ FENERBAHÇELİ OLDUK”…
“Çetinkaya devlet takımıydı. İşte Limasol’un bence önemli bir kesiminin Fenerbahçeli olmasının altında yatan nedenlerden biri de budur diye düşünüyorum. Sarı-kırmızıya karşı sarı lacivert… Doğan’ın renkleri sarı-lacivert… Çetinkaya, Galatasaray ile özdeşleşti, diğeri de Fenerbahçe ile özdeşleşti. Ben hatırlıyorum da ilkokul sıralarında pek çok arkadaşım gibi Fenerbahçeli oldum”
“KURUMSALLAŞAMAYAN YAPI ÇÜRÜDÜ”…
“Bir sürü yanlışlar yapıldı. Yani giderek siyaset yozlaştı, giderek çıkar ilişkileri, günlük çıkarlar uzağı görmeyi engelledi. Toplumsal kaygıların yerini bireysel kaygılar almaya başladı. 1975 yılında henüz daha bir ganimet toplumu haline dönüşmemiştik. Giderek zaman içerisinde o hale geldik. Bir türlü kurumsallaşamadık. Kurumsallaşamayan o yapı kendi içerisinde çürüdükçe çürüdü”

Mustafa Akıncı ile daha o Amerika’da iken mutlaka buluşup bu röportajı gerçekleştirmemiz gerektiğini konuştuk. Önce “Skype üzerinden yapalım mı?” diye düşündük. Sonra yüz yüze daha iyi olacağına karar verdik. Sayın Akıncı Amerika’da olmasına rağmen Havadis’te çıkan röportajların tümünü okudu. Notlar aldı. Bugün onunla yaptığımız röportajın ilk bölümünü okuyacaksınız. Mustafa Bey ile her şeyi konuşmaya çalıştık. Komutanla yaşadığı tartışmayı, “General çizmeyi aştı” açıklamasını, batan bankaları, TKP’de yaşananları, KKTC’nin ilan sürecini ve daha birçok şeyi… Röportajı okurken dönemin Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçisi Ertuğrul Apakan’ın Akıncı üzerinde hangi konuda baskı kurmaya çalıştıklarını ve aralarında yaşanan diyalogları da bulacaksınız.
“Cumhurbaşkanı Muavini olan Doktor’un kızının düğünde müzik grubu olarak biz Kareler çaldık”
Mete Tümerkan: Sayın Akıncı siz Limasol günlerinden başlayarak sosyal etkinliklerin içerisinde olan birisiniz? İsterseniz Limasol günlerinden başlayalım.
Mustafa Akıncı:
Evet sosyal etkinliklerin hep içinde oldum. Lise hatta ortaokul yıllarından başlayarak tiyatro yaptım. Bu vesile ile birinci ölüm yıl dönümü yakan Sevgili Yücel Köseoğlu’nu da rahmetle analım… O bize tiyatro sevgisini aşıldı. Limasol’da oynadığımız oyunlar oldu. 19 Mayıs Lisesi’nin bandosunda da yer aldım. Orada da Fikret Özgün hoca vardı. Onu da rahmetle analım. Onunla birlikte müzik grubu kurduk. Kareler Müzik Grubu’nun elemanlarından biriydim. Limasol biraz daha farklı kültüre sahipti ve oradaki yaşam kapalı dönemde örneğin Lefkoşa’ya göre daha bir canlıydı. Ben bu çok bilinmez Rahmetli Doktor Fazıl Doktor Fazıl Küçük’ün yine geçtiğimiz aylarda rahmetli olan kızı Pembe Küçük ve Peker Turgut’un düğününe müzik grubu olarak biz gelmiştik Limasol’dan. Kareler olarak biz Fikret Özgün hoca ile birlikte o kapalı dönemde barikatlardan geçerek düğün için Lefkoşa’ya geldik. Hatta o sıralarda Mağusa Kapısı’ndaki o barikatta aletleri geçirebilmek için epeyi sıkıntılar da yaşadık. Yani Limasol’da göreceli olarak daha farklı bir sosyal yaşam vardı gerçekten.
“ODTÜ’de kendimi öğrenci hareketlerinin içinde buldum”
Mete Tümerkan: Sizin lise sonrası dönemde ODTÜ günleriniz var. ODTÜ muhalif duruşu olan, toplumsal duyarlılığın önde olduğu bir üniversite... ODTÜ Akıncı’yı nasıl etkiledi?
Mustafa Akıncı:
Ben ODTÜ’de 60’lı yılların sonunda ve 70’li yılların başında bulundum. O gençlik hareketlerinin olduğu dönem. Bizim kuşağa zaten 68 kuşağı deniliyor. Avrupa’da başlayan, Fransa’da başlayan o öğrenci hareketlerinin Türkiye’ye de yansıdığı ve ODTÜ’nün de bu hareketlerin önemli köşe taşlarından biri olduğu, yuvalarından biri olduğu bir dönemden söz ediyoruz. Ben ODTÜ’deyken 12 Mart 1971 muhtırasının verildiği günleri de yaşadım. Deniz Gezmişlerin dönemi… ODTÜ’te Ertuğrul Kürkçülerin dönemi… Şimdi BDP’den milletvekili kendisi…
“Merkeze muhalif olmak için Fenerbahçeli olduk”
Mete Tümerkan: O olaylar sizi nasıl etkiledi?
Mustafa Akıncı:
Zaten etkilenmeye müsait bir yapımız vardı. Çünkü Limasol’un kendinden gelen bir muhalif duruşu var zaten. Limasollu dediniz mi, Leymosunlu dedin mi, merkeze karşı bir muhalif duruş gelir akla. Mesela Doğan ve Ocak’ın kendi aralarında oynadıkları maçlar da çok rekabet ortamında geçerdi ama asıl rekabet Çetinkaya ile oynanan karşılaşmalardaydı. Çünkü Çetinkaya devlet takımıydı. İşte Limasol’un bence önemli bir kesiminin Fenerbahçeli olmasının altında yatan nedenlerden biri de budur diye ben düşünüyorum. Sarı-kırmızıya karşı sarı-lacivert… Doğan’ın renkleri sarı-lacivert… Çetinkaya, Galatasaray ile özdeşleşti, diğeri de Fenerbahçe ile özdeşleşti. Ben hatırlıyorum da ilkokul sıralarında pek çok arkadaşım gibi Fenerbahçeli oldum. Sarı-lacivert, Doğan Türk Birliği ve Fenerbahçe. Dolayısıyla Limasol’dan kaynaklanan bir muhalif ruh zaten vücudumuzda barınıyordu. ODTÜ’de de ben sosyal aktivitelerden uzak kalmadım. Mesela ODTÜ Kıbrıslılar Cemiyeti vardı. Tam o civcivli günlerde bir dönem ben bu cemiyetin yönetiminde yer aldım. İşte ondan sonra bu ruhu beraberimizde Kıbrıs’a taşıdık. Ben 1973 yılında gelip, Lefkoşa’ya yerleştim. Hemen akabinde de burada ODTÜ Kıbrıslı Mezunlar Birliği vardı. Onun başkanlığını devraldım.
“Benim siyasetteki yolumu Ruşen arkadaşın oyu belirledi”
Mete Tümerkan: O başkanlık sizi 1975 yılında Kurucu Meclis’e taşıdı. Bu nasıl oldu?
Mustafa Akıncı:
Doğrudur. Bu şöyle oldu: 1975 yılında Federe Devlet ilan edildi ve hemen akabinde Kurucu Meclis oluşturuldu. O dönem çeşitli sivil toplum örgütlerine yer ayrıldı. Bu ayrılan yerlerden bir tanesi de üç örgüte birlikte tek sandalye olarak öngörüldü. Bunlardan birisi bizim, benim başkanı bulunduğum ODTÜ Kıbrıslı Mezunlar Birliği idi. Diğeri Mülkiyeliler Birliği ve diğeri de İktisadi ve İdari İlimler Mezunları Cemiyeti… Bu üçü her biri de genel kurullarını topladı ve delegeler seçtiler ve oluşturulan ortak delegasyon Meclis’e üç örgütü birden temsilen gidecek o bir kişiyi seçmeye çalıştı. Orada İktisadi ve Ticari ilimler mezunları delegasyonunda bulunan Ruşen isimli bir arkadaş benim de siyasetteki geleceğimi belirleyen oyu verdi. Bunu yayınladığım kitapta iznini alarak ismen de söz ettiğim için bu röportajımızda da ismini söylemekte bir sakınca yok. Ruşen, “üç tur bekleyeceğim. Seçim eğer kilitlenirse dördüncü turda benim oyum Akıncınındır” dedi. Çünkü her örgütün kendi adayı vardı. Kendisine daha sonra bunu sordum. Bana oyu bilinçli bir şekilde verdiğini, beni tanıdığını söyledi. Gerçi çok sıkı fıkı bir dostluğumuz yoktu ama yine de yıllar sonra bana oy verdiğine pişman olmadığını söyledi. Onun için ben de ismini iznini aldığım için kullanıyorum. Dolayısıyla dördüncü turda ben seçilmiş oldum.
“1975 yılında oluşan Kurucu Meclis en kaliteli Meclislerden biriydi”
Mete Tümerkan: Ortam nasıldı o günlerde? Kurucu Meclis’e gittiğinizde neler yaşadınız? İlk izlenimleriniz neydi?
Mustafa Akıncı:
Önce şunu söyleyeyim, Kurucu Meclis ilk Kurucu Meclis’ti. Daha sonra bir Kurucu Meclis daha oluştu, ben orada değildim. Ama öyle inanıyorum ki 1975’ten günümüze kadar en kaliteli Meclislerden biriydi. Genel bir kanıdır bu ve ben bunun yanlış olmadığını düşünüyorum. İktidar kanadından gelenlerde de, muhalif kanattan gelenlerde de ciddi bir potansiyel vardı ve nitekim ondan sonraki süreçlerde de orada olan isimler etkin rol aldılar diye düşünüyorum.
“Bir sürü yanlışlar işlendi, giderek siyaset yozlaştı, çıkar ilişkileri, günlük çıkarlar uzağı görmeyi engelledi”
Mete Tümerkan: Peki neden Meclis’teki kalite bugün bu noktaya geldi? Nasıl oldu bu? Bugün siyasete olan güvenle ilgili yapılan araştırmaların ortaya çıkardığı sonuçlar hiç de iyi değil. Neden bu noktaya gelindi?
Mustafa Akıncı:
Çünkü bir sürü yanlışlar işlendi. Yani giderek siyaset yozlaştı, giderek çıkar ilişkileri, günlük çıkarlar uzağı görmeyi engelledi. Toplumsal kaygıların yerini bireysel kaygılar almaya başladı. 1975 yılında henüz daha bir ganimet toplumu haline dönüşmemiştik. Giderek zaman içerisinde o hale geldik. Bir türlü kurumsallaşamadık. Kurumsallaşamayan o yapı kendi içerisinde çürüdükçe çürüdü. Geldiğimiz noktada şunu da değerlendirmek lazım. Ben bunu hep söylerim. Yapılan yanlışlarda bizim kendi içimizdeki hataların yanı sıra, Türkiye yönetimlerinin de ciddi hataları oldu. Onlar da göz yumdu. Ya da bilerek, isteyerek bu noktaya gelinmesine çanak tuttular. Mesela şimdi aklıma gelen bir şey hep söylenir, 1990 yılında toplumda bir ayrışma oldu. Ama o noktaya gelirken bir Seçim Yasası’nın değiştirilmesi gündeme geldi. Baktığınız zaman hemen bunun öncesinde Türkiye’de ANAP kendi Seçim Yasası’nı değiştirmiş ve azalan oylarla çoğalan milletvekili kazanmanın yolunu açmıştı. Bu başlı başına, demokratik anlayışa vurulan bir darbe idi. Oradan kaynaklı olarak burada da uygulandı ayni şekilde. Mesela seçimlerde hep bir partinin kazanması istendi. Denktaş ve UBP hep başta kalsın felsefesi hep hakim oldu. Türkiye’deki yönetimler de bunu istediler. Mesela ne oldu, aniden hiç kimsenin aklında böyle bir şey yokken, sendikaların da bu yönde bir talebi yokken, aniden peşin maaş gündeme geldi. Haziran maaşları ödenmişken Haziran ayının sonun “alın size bir de temmuz maaşları” denildi. Bu 1990 yılında oldu. Bütün bunlar yaşandı. Çok daha fazla örnekler verildi. Ama bunların sonunda siyaset yozlaştı, siyaset “gör beni göreyim seni, ver bana vereyim sana” anlayışına döndü. Unutmadığım anılardan biri de bir seçim atmosferinde köyün birine konvoyla gireceğiz. Konvoy köye yavaş yavaş giriyor. Kapıya bir teyze çıktı, “Nasılsın” filan dedik. Arkasından bizim arkadaşlardan biri, “Teyze oyunu kime vereceksin?” dediğinde, “Vallahi oğlum benim buzlucuk eskidi” dedi. Bunlar biliyorum basit ama yine de anlamlı örnekler. 1975’te böyle bir ruh yoktu. 1976 seçimleri Türkiye’den gelen insanların kimlik almak suretiyle yine oy kullandıkları bir seçim oldu ama, yine de göreceli olarak yaşanan en temiz seçimlerden biri olduğunu düşünüyorum.
“Bizim 6’lar Grubu ile Özgürlük Grubu Meclis’te önemli bir işlev gördü”
Mete Tümerkan: 1975 Meclisi demokratik bir Anayasa yapmıştı değil mi?
Mustafa Akıncı:
1975 Kurucu Meclisi’nin ana görevi, Anayasa ve temel yasaları yapmaktı. Anayasa konusunda epeyi tartışmalar oldu. Tartışmalı oldu. O Anayasa tartışmaları içerisinde benim de içinde olduğum 6’lar grubu Özgürlük grubu ile birlikte önemli bir işlev gördüğünü düşünüyorum.
“Biz başkanlık rejimine karşı çıktık çünkü önümüzde kötü bir örnek vardı”
Mete Tümerkan: 6’lar ve Özgürlük Grubu’nun yakınlaşması nasıl oldu? Nasıl bir araya geldiniz, nedeni ne idi?
Mustafa Akıncı:
Şimdi Özgürlük Grubu bizden önce Meclis’te vardı. Onların nasıl meydana geldiğini de Sayın Veziroğlu sizinle yaptığı söyleşide anlattı. Yani Rahmetli Denktaş’la yolların nasıl ayrıldığını anlattı. Burhan Reis’in kabine dışı kalması ile birlikte başlayan bir ayrışma idi o. Kıbrıs konusundan kaynaklanan bir ayrılıkları olmadığını söyledi. Altılar grubu öyle değildi. Altılar grubu o BEY yönetimi dediğimiz, Bayraktarlık, Elçilik, yönetim, simgesi olarak Rauf Denktaş’ın öne çıktığı rejime muhalif bir duruşu vardı. Ve isimleri anımsarsak, Rahmetli Özker Özgür, Alpay Durduran, Turgut Mustafa Afşaroğlu, Fatma Sezer, Ekrem Ural ve ben. Altı kişi… Meclis’te var olan (Özgürlük Grubu) Denktaş’a muhalefet, rejime değil, felsefik bir zeminde değil ama Denktaş’ın bazı iç uygulamalarına yönelik bir muhalefet daha büyük bir grup olarak başlamıştı ama biz meclise gittiğimizde onların sayısı yanılmıyorsam 3’e inmişti. Fuat Veziroğlu, İsmail Bozkurt ve Burhan Nalbantoğlu. Şimdi onlar bir muhalefet yapıyordu, biz altılar olarak muhalefet yapıyordu. Yine rahmetle analım, ne kadar çok rahmetle anıyoruz böyle. Bu rahmetle andığımız her arkadaş Kıbrıs Türk tarihine katkı yaparak göç etti… Naci’den söz edecektim. Naci de CTP adına Meclis’e gelmişti. Onunla da birlikte, Özgürlük Grubu, Altılar ve Naci gerçekten ses getiren ciddi bir muhalefet olmuştu Meclis’te. Yalnız Anayasa’yı değil tabii ki, siyasi partiler yasası, seçim ve Halk Oylaması Yasası da o dönemde geçti. Bunların hepsine olumlu oy vermedik. Hatta ben size bir anımsatmada bulunmak istiyorum, kamu iktisadi teşebbüslerinin öz yönetimle yönetilmesi konusunda ki ben idari ve sosyal işler komitesindeydim ona çok ciddi katkılarım oldu, çalışanların yönetime katılması, bir özerk yapı konusunda biz bir adım attık. Öyle bir model vardı orada ama hiç uygulanmadı. Çalışanlar ortak edilmediler. Belki edilselerdi daha ilk günlerden çok daha farklı noktalarda olabilirdi. Bunun yanında, Eski Eserler Yasası’nın yapıldığını da anımsıyorum o dönemde. Ve Sigortalar Yasası da o dönemde gündeme gelmişti.

“Yani ‘Her şeyde de suçlu olan Ankara’dır’ deyip, kendi içimizdeki hataları da görmezden gelemeyiz”
Mete Tümerkan: Rejimin ne olacağı konusunda da Kurucu Meclis’te önemli tartışmalar olmuştu değil mi?
Mustafa Akıncı:
Tabii… Rejim konusunda da çok tartışmalar oldu ve biz direnç gösterdik bazı noktalarda çünkü önümüzde bize göre kötü bir örnek vardı. Yani biz başkanlık deyince tek adam felsefesi ile yönetilen bir toplum, kapalı bir toplum, pek sesi çıkmayan, çıkamayan bir toplum görüyorduk. 1974 yılı ile birlikte artık, bu dönemin sona ermesini ve daha çoğulcu bir yapının oluşmasını istiyorduk. Dolayısıyla bize Avrupa’da da örneklerini gördüğümüz parlamenter demokratik sistem o tek adamlıktan kurtuluşun bir reçetesi gibi geliyordu. Tabii parlamenter demokratik sistem içerisinde yıllar içerisinde yapılan yanlışlar, uygulamalar o sistemin bana göre yanlış olduğunu göstermez. Çünkü bu günlerde de bu konuda tartışmalar var. Onun için bir parantez açarak bu konudaki düşüncelerimi de aktarmak isterim. Bana göre, bu ülkede diğer sorunların yanında ciddi bir demokrasi sorunu da vardır. Yani bu ülkede kendi kendini yönetme erkinin toplumun gerçekten kendi elinde olmadığı meselesi vardır. Ve şu da bir gerçek o erkin ele geçtiği alanlarda da yeterince, doğru dürüst iş yapamamamızın ve o sistemin gereklerini yerine getiremememizin de sonuçları vardır. Örnek KTHY. Neler çekildi hisseler devralınsın, ondan sonra ne hale getirildi! Dolayısıyla burada insan unsurunun da önemli rolü olduğuna inanıyorum. Yani tamam biz Kıbrıs Türkleri olarak açık bir şekilde Ankara’ya bağımlıyız, bu bir gerçeklik ve bu da hoşumuza gitmiyor. İki eşit karşılıklı saygı ve sevgiye dayalı, iki eşit kurumsal yapı olsun isteriz. Benim siyaset ömrüm bunları talep etmekle geçti. Ama bu kendi içimizdeki yanlışları görmemizi de engellemez. Yani “Her şeyde de suçlu olan Ankara’dır” deyip, kendi içimizdeki hataları da görmezden gelemeyiz. Bugünlerde Lefkoşa Türk Belediyesi’nde yaşanan olaylar. Yani Allah aşkına kim Lefkoşa Türk Belediyesi’nde çalışanların sayısının birkaç yıl içinde binin üzerine çıkmasını sağladı. Yani bu şekilde olması için Ankara mı talimat verdi? Dolayısıyla kendi içimizdeki yanlışları da görmemiz ve kolaycılığa kaçmamamız lazım. Şimdi, “suçlu parlamenter sistem, başkanlığa geçince her şey olacak”. Ya da böyle kestirmeci tavırlarımız olur zaman zaman “Kıbrıs sorunu çözülünce her şey bitecek” gibi. O da bir gerçek değil. Ya da “Her şeyin sorumlusu Ankara’dır, Türkiye’deki yönetimlerdir”. Onların da sorumlu olduğu çok alanlar var. O yanlışların onlardan kaynaklandığı çok konular var. Onları da konuşuruz. Ama bizim kendi içinde yanlış ve hatalarımız var. Bu hataları düzeltmediğimiz sürece de ne Kıbrıs sorununun çözümü ile bu hatalardan kurtulacağız, ne de başka bir şekilde…
Yarın: Her şeyden önce onurunuzla siyaset yapmak zorundasınız

Bu habere tepkiniz:
TAGS: Mustafa Akıncı
MANŞETLER

HK KIBRIS

© 2018 Digihaber Portal Services Ltd. Haber Kıbrıs.