La Fontain masalı yüksek öğrenim

ads ads ads ads
13/02/2021

ads
ads

Aybike Yektaoğlu Aybike Yektaoğlu


Kapandık, kademeli açıldık, vakaları sıfırladık, maalesef sıfırladık derken, tam açıldık, vakaları ithal ettik, kapanıyoruz, yarı kapandık, tam kapandık deyip durduk ve bir seneyi geride bıraktık. Batıp çıkarak, arafta kalarak, toplum birbiri ile kavga ederken, hem sağlık sistemimizi hem de ekonomimizi altüst ettik.

Mart 2020 öncesine dönmek mümkün mü? 10 senelik bir planlama ve çalışma ile belki. İnşası zor olan her şey, kolayına yıkılırsa, tekrardan ayağa kaldırması çok zor olur. Dünyanın dev ekonomileri bozulurken, dünyanın en tanınmış şirketleri batarken, KKTC’nin kısa zamanda eski haline gelmesi La Fontain’den masallardır.

“30.000-35.000 öğrenci getireceğiz”. Getirirsiniz! Peki bunun planlaması yapıldı mı? Hayır. “Karantinalarını biz ödeyeceğiz, devlet ödeyecek” demek, alfabenin baş harfinin hangisi olduğunu söylemek kadar kolaydır. Üstüne bir de “gerekirse öğrenci aşısız gelecek” demek de, başka bir masaldır.

Bu ülkenin üniversitelerinin büyük bir kesimi yabancı öğrenci sayesinde ayakta kalmakta, ekonominin çarklarının da dönmesini bu sağlamaktadır. 10 yıl önce, Türkiye’den gelen öğrenciler, büyüyen ekonomi içerisinde üniversitelerin sayısının artmasına yol açsa da, harçlar ele alındığında, üniversitelerin giderlerini karşılayamamasından dolayı, diğer ülkelere açılarak öğrenci cezbetmek elzem olmuştur.

Diğer ülkeler demek, Türkiye dışında 100’e yakın başka ülke demektir. Bu öğrencilerin birçoğu gerek kendi devletlerinin ya da ülkelerindeki kurum ya da kuruluşların verdiği burslarla, veya varlıklı ailelerinin çocukları olduklarından ülkemizdeki ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar.

Bugün bizim ülkemizde özel sektörde çalışarak hayatını kazanan bir aile düşünün. Çocukları yurtdışında okuyor ve pandemi dolayısıyla işleri bozulduğundan dolayı kazançları düşüyor. Ailenin, çocuğunu daha makul harcı olan, parasının yüksek olmadığı bir yerde okutma kararı alması demek, çocuğun okuduğu ülkeden bir öğrencinin eksileceği anlamına gelir. Aynı mesele bizim üniversitelerimizde okuyan yabancı öğrenciler için de geçerlidir.

Akademisyen ve yönetsel personelin aşılanması demek, aşının gelip gelmemesine bağlıdır. Aşının da bu adaya gelmesinin dış etkenlere bağlı olduğunu düşünülürse, havada kalacak açıklamalar ve sözler, yüksek öğrenimi içinde bulunduğu kuyuda daha da dibe çekecektir.

Covid-19 kuralları dikkate alınarak yüz yüze eğitimin başladığını düşünelim (keşke en kısa zamanda başlasa). Bir akademisyenin ders verdiği grubun içerisinde 60 kişi olduğunu, o 60 kişinin normalde 50 metrekarelik bir sınıfta derse girdiğini düşünün. Sosyal mesafe kurallarına göre yapılacak bir ders oturumunda, bu sınıfın en az 4’e veya 5’e bölünmesi gerekecektir. Bu bölünme 1 gruptan 5 grup çıkarır. O akademisyenin 3-5 dersi daha varsa ve sınıf öğrenci sayısı aynı ise, yaklaşık 25 gruba ders vermesi gerecek. Her dersin 3 kredi olduğunu da varsaydığımızda, 75 saat haftalık ders yüküne karşılık gelir.

Covid-19 önlemlerine uygun olarak yapılacak yüz yüze eğitim, akademisyenlerin ders yükünü artıracağına göre, öğretim elemanı eksikliği ortaya çıkacak, ya da ek mesai ücretlerinde ciddi bir artış meydan gelecek demektir. Akademisyenlerin yanında, yönetsel personel de aynı şekilde ek mesai yapmak durumunda olacaktır. Özellikle temizlik ve güvenlik açısından. Çünkü Covid-19 koşullarına göre alınacak önlemler dolayısı ile ziyaret edilen her ortam iyi bir temizlikten geçmek zorundadır.

Uygulamalı dersler ele alındığı zaman bu harcamalar katlanarak artacaktır. Ama bu ek harcamalara karşılık öğrenci yine aynı öğrenci, harç yine aynı harçtır. Harçları yükseltmek de öğrenci kaybı demektir. Özellikle de Covid-19 koşulları içerisinde. Unutulmamalıdır ki, pandemi dünya çapındadır ve ekonomik olarak tek etkilenen bizler değiliz. Her öğrencinin de bir ailesi, belki de 3-4 kardeşi vardır ve para onlara da havadan gelmez.

Bunlar buz dağının görünen kısmı. Bunlara ek olarak yapılan ek mesaileri veya ek personeli hangi üniversite nasıl karşılayacak? İş sağlığı ve güvenliği, aşılanma, sağlık sisteminin mevcut durumu, üniversitelerin araştırma ve geliştirme için harcayacağı zaman ve daha birçok etken dikkate alınmadan “30.000-35.000 öğrenci getireceğiz. Ekonomiyi canlandıracağız” gibi cümleler kurarak La Fontain’den masallar anlatmanın kime ne getirisi vardır? Hiç! Mevcut kötü durumu daha da kötü ve içinden çıkılamaz duruma getirmekten başka işe yaramaz.

Öğrenci memnuniyeti, üniversitelerimizin dünya listelerine girmesi, araştırma ve geliştirme konularında öne atılması ve daha birçok konuda bizi 20 yıl öncesine götürmekten başka bir işe yaramayacaktır. Çözüm mü? Bu konuda çıkış, ekonomisinin büyük bir kısmını yüksek öğrenimden aldığı büyük payla oluşturan diğer ülkelerin Covid-19 ile ilgili yaptığı plan ve programları incelemekten geçer.

Çevrim içi eğitim konusunu akademisyenlere sorarsanız, çoğunluk size memnun olmadığını söyleyecektir. Bir bilgisayara karşı ders anlatmak, bazen duvara konuşmakla eşdeğer olabilmektedir. Hareket kabiliyetiniz sıfırdır. Elinizde kalem ile doğru düzgün bir şey çizemezsiniz. Öğrenciden verim alıp almadığınızı ölçemezsiniz. Çünkü karşınızda mimik gösteren bir topluluk yoktur. Yalnızca ders notlarınızın olduğu bir ekranda, yazılar, resimler veya bir video vardır. Ekran açık şekilde sizi gösterirken, anlatacağınız bir ortam yaratsanız dahi, ışığıdır, netliğidir, ses kalitesidir derken stresli dakikalar sizinledir (tabi bunlar şimdi içinde bulunduğumuz teknik konulardır).

Yüksek öğrenimin bu ülkede, kaliteyi artıran, dünyaya öğrenci yetiştiren kurumlar mı, KKTC’nin prestij kaynağı mı, yoksa yalnızca para getiren bir sektör mü olduğuna artık karar vermemiz gerekiyor. Hem prestij hem de ülke ekonomisinin büyük bir dilimi olduğu konusunda hemfikir olunduğuna dair bir kanı varsa, bu alanda hedef yalnızca öğrenci getirmek olmamalıdır. Altyapı, donanım ve akademik olanaklar için bu alana ciddi yatırımların yapılması, Covid-19 koşullarına göre plan ve programların hazırlanması elzemdir.

Hükümetlerin çözüm önerilerinin hep palyatif olması, 5 yıl içinde hem akademisyenler hem de üniversitelerde görev alan yönetsel personelden oluşan büyük bir işsiz ordusu ile karşı karşıya kalmamız maalesef ihtimal dahilindedir. Üniversite öğrencisinin memnuniyeti, üniversitede çalışan personel ile ilintilidir. Çalışma koşulları günümüzün gerektirdiği şartlara göre düzenlenmediği takdirde, doğacak olumsuz sonuçlar öğrenciye ve dolayısıyla da ekonomide büyük pay sahibi olan yüksek öğrenime yansıyacaktır.

Belki bu öngörüler bugün olmaz diyenler olabilir ama yarına çok geç kalınacağı apaçık ortadadır. Yüksek öğrenim ve öğrenci, yalnızca alışveriş yaparak, üniversite harcı ödeyerek, ulaşımı kullanarak, ev/yurt kirası ödeyerek ekonomiye katkı yapmaz. Yüksek öğrenim bu ülkenin en prestijli ekonomik faaliyet alanlarından biridir ve diğer ekonomik alanlara doğrudan etkide bulunmaktadır. Bu nedenle “sürdürülebilir” olması için bugün – hemen, günümüz koşullarına uygun bir revizyona ihtiyacı vardır.

 

13/02/2021 12:56
Bu habere tepkiniz:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad

TAGS: Aybike Yektaoğlu
MANŞETLER

HK Aybike Yektaoğlu

© 2019 Digihaber Portal Services Ltd. Haber Kıbrıs.