HABER KIBRIS

1960’lı Yılların Köşklüçiftlik’inden Bir 'Mozaik' Sokak Hikayesi!

ads
29/09/2013
HK

1960’lı Yılların Köşklüçiftlik’inden  Bir 'Mozaik' Sokak Hikayesi!

Poli Dergisi'nden Öntaç Düzgün, 1960'lı yılların Köşklüçiftlik'inden "MEhmet Ali Görmüş" sokağının hikayesini yazdı...

Lefkoşa’nın Köşklüçiftlik Mahallesi oldu olası sadece Lefkoşalıların değil, tüm ada halkının biraz da gıpta ile baktığı bir mahalle olmuş. Öyle ya bu güzelim bahçeler içinde iyi planlanmış taş evlerde acaba kimler oturuyor? Tabi ki hali vakti yerinde veya toplumda iyi bir konum tutturmuş geleneksel ailelerden insanlar. En eskisi henüz yüz yaşına varmamış olsa bile bu evler her zaman kimlikleri ve yaşamları merak konusu olmuş tanınmış insanlar tarafından kullanılmış. Üstelik bu insanlar kimi zaman Ermeniler, kimi zaman Rumlar hatta İngilizler bile olmuş. Köşklüçiftlik Mahallesi 1960’lı yılların ortalarına kadar farklı etnik kimliklere ev sahipliği yapmış; ta ki barışın yerini çatışma alana kadar. Bu nedenle Köşklüçiftliği tanımak için tek tek evleri tanımak ve bu evlerde yaşanan hayatlara ulaşmak gerekiyor.

Biz, henüz daha etnik temizlik yaşanmamış 1960’lı yıllardaki Köşklüçiftliği anlamak için pilot bir uygulama yaptık. Köşklüçiftlik’te yaşamış üstelik komşuluk yapmış Ahmet Barçın ve Halil Paşa’yı bir araya getirdik. Onlardan kırk, elli yıl öncesinin, Cumhuriyet Meclisi’nden Dereboyu’na uzanan yolun üzerinde, bir köşesinde “Corner Pub” diğer köşesinde “Getto”nun bulunduğu Mehmet Ali Görmüş Sokağını anlatmalarını istedik.

Sokağın adı neden Mehmet Ali Görmüş oldu?

İlk soruyu Halil Paşa’ya soruyoruz bu sokağın adı neden Mehmet Ali Görmüş sokak. Kim bu adam?

Paşa uzun uzun anlatıyor. “Sokağın isminin tarihi bir anısı var. 1960’taki Kıbrıs Cumhuriyeti’ni oluşturmak için Türkiye Yunanistan ve İngiltere arasında bir dizi görüşmeler yapılmıştı. Bunlardan birisi de 1959 Londra konferansı idi. Bu konferansa Türk heyeti Başbakan Adnan Menderes başkanlığında katılmak için yola çıkmış ancak heyeti Londra’ya taşıyan Türk hava Yolları uçağı, aşırı sis nedeni ile Heatrow Havaalanı’na iniş yapamamış, Gatwick Havalimanı’na yönlendirilmiş ancak bu havaalanına inmeye çalışırken de yere çakılmış ve parçalanmıştı. Mürettebat dahil 21 yolcunun bulunduğu uçakta 14 kişi ölmüş, Başbakan Menderes’le birlikte sadece 7 kişi yaşamını kurtarabilmişti. Bu sokağa adı verilen Mehmet Ali Görmüş, bu uçak kazasında ölenler arasında olan Basın-Yayın ve Turizm Bakanlığı Özel Kalem Müdürü idi. Kazada ölen diğerlerinin isimleri de ayni dönemde daha başka sokaklara verilerek bu acı paylaşılmak istenmişti. Bu uygulama daha sonra kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından da benimsenmişti.”

Ahmet Barçın ilk çocukluk anılarını bu sokakta hatırlıyor. Ailesi 1949 yılından beridir bu sokakta, nenesinin evinin arka tarafına yaptıkları evde kalıyormuş. Barçın ailesinin Kıbrıs’taki etnik ve siyasi çatışmalarla ilk tanışması Ahmet’in doğduğu gün olan 15 nisan 1956’da olmuş. O gün annesi doğum yapmak üzere gittiği kliniğin sahibi Dr. Barasgevaidis solcu olduğu gerekçesiyle EOKA’cılar tarafından öldürülmüş. Üniversiteye gidene kadar bu sokakta yaşamış. 1974’te ailesine Haspolat’ta bir ev verilmesine rağmen o evin savaş sonucu elde edilmiş olmasını benimseyememiş ve gitmeyi reddederek Köşklüçiftlik’te bu sokakta kalmayı tercih etmiş. Kendine ”Köşklüçiftlik çocuğu” diyerek takılıyoruz, ancak “tam da öyle değil” diyerek itiraz ediyor.

Halil Paşa’nın ailesi Köşklüçiftlik’te daha eski bir geçmişe sahip. Anne ve babası 1940’lı yılların başında evlenerek bu sokağa taşınmışlar. 1964 yılına kadar da bu sokakta yaşamışlar, bu tarihten sonra Ortaköy’de şimdiki Marmara Bölgesine taşınmışlar. Halil Paşa da tıpkı Ahmet Barçın gibi 7 yaşına kadar olan ilk çocukluk anılarını bu sokakta yaşamış. Tabi ki pek çoğu Ahmet ile ortak olan anılar.

Köşklüçiftlik’in bu sokağı tam birleşmiş milletler gibi

Mehmet Ali Görmüş sokağındaki anılarını anlatmalarını istemezden önce yaklaşık 150 metre uzunluğundaki bu sokağın genel bir tanımını yapmalarını istiyoruz. Malum ki konuşacağımız dönem toplumlararası çatışmaların henüz yaşanmadığı, 1963 öncesi dönem. O yıla kadar Köşklüçiftlik Mahallesi tam da etnik bir mozaik görünümünde. Halil Paşa; “Benim hatırladığım bu sokakta Ermeniler vardı” diyor ve anlatmaya başlıyor. “Sokağın başlangıcını oluşturan ‘Corner Pub’ın da bulunduğu Hacı Ali Apartmanı’nın olduğu yerde iki katlı bir Ermeni evi vardı sahibi Ermu’da saatçı idi. Sokak içinde onun yanındaki halen boş tutulan ve harap olmaya yüz tutmuş evde yine bir Ermeni aile vardı.

Bu ailede baba Nazaret Bey de, Kıbrıs’ın tanınmış saatçılarındandı ve çarşıda bir dükkanı vardı.” Halil Paşa, tahminen ayni yaşlarda olan ve oyunlar oynadığı ailenin “dalgalı siyah saçlı” kızı Azno’dan uzun uzun bahsediyor. Anne Maklen hanım, gündelik giysisi puanlı entarisiyle aklında yer etmiş Paşa’nın. Baba Nazaret de, koca göbeği, kat-kat çok kalın ensesiyle... Nazaret’lerin karşısında şimdi tıbbi laboratuar olarak kullanılan evde yine bir Ermeni ailesi yaşarmış. Ailenin çarşıda kumaş satan bir dükkanları varmış. Sokağın en başında, “Corner pub” ın karşı yüzünde, sık sık restoran olarak açılıp kapanan, şimdi bir grup genç tarafından başarı ile çalıştırılan “Getto”nun, o dönemde kimlerin evi olduğunu soruyoruz. Halil Paşa, “Getto denen yerde ziraat mühendisi Cavit Ramadan bey otururdu. Karısı Fransızdı. Erol isimli bir oğulları vardı ve anne Fransız aksanıyla ona Eğol diye çağırdı” diye bir çırpıda anlatıyor.

Sokakta o dönem Rum ve İngiliz ailelerin de yaşadıklarını öğreniyoruz. Barçın ise, “Anne Türk baba Rum veya baba Türk anne Fransız olan aileleriyle “bizim sokak tam bir Birleşmiş Milletler sokağıydı” diyor.

Tarihler ilerledikçe sokağın yerleşiklerinin de değiştiğini görüyoruz. Ayni evden değişik yaşam hikayeleri dinliyoruz. Barçın “Halil, kumaşçı Ermeni’yi anlatıyor ama ben 1964 sonrasında mesela ayni evde kalmış rahmetli Arif Hasan Tahsin ile eşi Dervişe hanımı da hatırlıyorum. Bu evde daha sonra öğretmen Mehmet Bodamyalı da oturdu” diyor.

 

Ahmet Barçın “Köşklüçiftlik çocuğu” olmaktan kurtulamadı

Söz Barçın’a geçmişken sokağın sosyolojik bir analizini yapmasını istiyoruz. O’na pamuklar içinde doğmuş anlamına gelen “Köşklüçiftlik çocuğu” dediğimizi var saydığı için biraz içerlemiş olacak, söze ilk olarak mahalledekilerin ekonomik gelir düzeyini, kendi ailesini kıyaslayarak başlıyor konuşmasına. “Köşklüçiftlik dönemin en konforlu mahallesi idi fakat bizim aile bir kasap ailesi olmakla birlikte bu sokakta geçimini sürdürebilmek için pastırmacılık da yapmak zorunda kalan bölgenin belki de en yoksul ailesiydi” diyor. Buna rağmen “şımarık Köşklüçiftlik çocuğu” muamelesi görmekten kurtulamadığını anlatıyor. Çağlayan Mahallesi çocukları ile maç yapmaya gittiklerinde maç sonu Köşklüçiftlik’ten geldikleri için mutlaka taşlandıklarını anlatıyor. “Bize yapılanlar bir tür zengin-fakir hesaplaşması gibiydi” diyor. O dönem Çağlayan Mahallesinde yaşayanlar, Köşklüçiftlik’te yaşayanlardan göreceli olarak daha dar gelirli ve kendilerini daha arka planda kalmış hissediyorlarmış.

Merak edip zaman içinde sokaktan ve bölgeden kimlerin gelip geçtiğini soruyoruz. Tanıdık ve kabarık bir liste sıralıyor bize Barçın… “O dönem Tuncer Arifoğlu’nun, Mehmet Ali Tremeşeli’nin, Hasan Hasipoğlu’nun babasının yaşadığı mahalleleri gezip görürseniz seçkin ve tanınmış insanların isimleri ile karşılaşırsınız” diyor. Hakkı Atunlar, Dedezadeler, Enver Emin’in ailesi, Hacı Halitler,Turgut Çavlan’ın babası Yaşar Çavuş, Hakkı Yücel’in babası Kemal Yücel, Kemal Deniz, bakkal Münür dayı, Münise aba, öğretmen Mine hanım ve kocası Balman bey hep dönemin tanınmış seçkin insanları imiş.

Sokakta ilerlemeye devam ediyoruz. Kumaşçı Ermeni ailenin komşusu, dönemin gazetelerinden Hürsöz’ün sahibi Fevzi Aliriza ve eşi Dolun hanımmış. Bir süre sonra gazete mali krize girmiş ve Fevzi Bey evini kardeşi Salahi Aliriza’ya satmak zorunda kalmış. Halil Paşa, Salahi beyin evinin arkasındaki yardımcı evde Türkiye’li bir ailenin kaldığını hatırlıyor. 1960 yılında adaya gelen Kıbrıs Türk Alayı’na mensup bir asker olan Faik Bey ve ailesini. Faik beyin Nurcan ve Ercan isimli ikiz çocukları varmış. Halil, Nurcan’ın bir iddia sonucu ciletle elini kestiğini ve baş parmağına beş dikiş atıldığını anlatıyor. Ahmet Barçın, ayni evin ilerleyen yıllarda avukat Emine Çolakoğlu’nun anne ve babasının kullanımına geçtiğini söylüyor. Arkadaki yardımcı evde ise kaleci Erol, Erol Türker’in ailesi yaşamış.

Stefanidis’in evi yakılmaktan son anda kurtuldu

Sokakta ilerlemeye devam ediyoruz. Sağda mavi-beyaz boyalı, önünde limon ağacı olan iki katlı ve o dönemdeki genel görünümünü halen koruyan bir evin önünde duruyoruz. Halil Paşa, “Bu ev Stefanidis isimli Rum bir aileye aitti” diyor. Güney Lefkoşa’daki “Alfa Mega” isimli büyük alışveriş mağazasının karşısındaki Stefanidis’in ailesinden bahsediyor. Kıbrıs’a ilk matbaayı bu aile getirtmiş. Stefanidis daha sonra MS hastası olmuş, karısı Suzi ona çok iyi bakmış. 1960’tan sonraki dönemde bu eve Türk diplomatlardan TC Büyükelçiliği Ticari Ataşesi Fethi Soysal yerleşmiş. Halil, “Bu evin kapısının önünde ailenin kızı Oya ile çekilmiş 1962 yılından kalma bir fotoğrafım halen duruyor” diyor. Anılarını tazeliyor ve annesinin anlatısını hatırlıyor… Toplumlararası gerilim başlayınca, “bir sabah vakti bizim teşkilattan iki üç kişi geldi mahalleye” diyor. Gelenler Rumlar bir daha bu mahalleye dönemesinler diye evi yakmaya kalkışmışlar. O sıralar bu tür eylemler karşılıklı olarak çok yaygınmış. Annesi” Ben komşularımızın evinin yakılmasına tahammül edemem Mehmet” diyerek babasından bir şeyler yapmasını istemiş. Halil Paşa o anı annesinden şöyle dinlemiş; “Baban, pijamaları ile sokağa çıkarak be çocuklar (…isimler mahfuz) yapmayın diyerek müdahalede bulundu. Zaten sahibi Rum korkup kaçtı. Evde değiller. Şimdi evi yakmanızın ne alemi var? Yarın muhtaç bir Türk aile bulur onları da buraya yerleştiririz.” Kısa süreli bir tartışmadan sonra gelenler ikna olup geri dönünce böylelikle ev de yanmaktan kurtuldu ve bugüne kadar geldi…

Ahmet Barçın daha sonra 1974 öncesine kadar bu evde eski TMT mensuplarından Mehmetali Tremeşeli’nin de kaldığını söylüyor. “Eşi Aysel abla çok takdir ettiğimiz bir ablamızdı, çocukları ile tanışıp görüşüyorduk. Ancak baba hakkında büyüklerimiz o kadar çok şeyler anlatırlardı ki biz çocukken ondan hep çekinirdik” diyor.

Yakılmaktan kurtulan evin tam karşı tarafına dönüyoruz. Halil Paşa heyecanla “İşte bizim evimiz” diyor. Yıkık dökük harabeye dönmüş bir ev var şimdi karşımızda. Bu ev ayni zamanda Ahmet Barçın’ın ailesinin de yaşadığı ev ile ayni arsa içinde. Arkalı önlü iki evde yıllarca yakın komşuluk yaşamışlar. Her ikisinin de çocukluk anılarının merkezinde ailelerin ortaklaşa kullandığı avludaki tulumbalı su kuyusu yer alıyor. “Bu tulumbalı kuyunun etrafında toplanır birlikte yemekler yerdik” diyorlar. Bakımsızlıktan kurumuş ağaçların ve otların arasından arkada Barçınların yaşadıkları eve geçiyoruz. Barçın büyük bir heyecanla evdeki yaşamlarını anlatmaya çalışıyor. “Bu avluda top oynardık” diyor, ama avlu küçülmüş gibi. Çocukken hafızasında kalan alanlar şimdi küçülmüş. Babasının pastırmaları astığı çengelleri görüp heyecanlanıyor. Evin yan köşesinde lamarinadan yapılmış küçük bir odayı işaret ederek “işte pastırma atölyemiz burası idi” diyor. Babasının başarılı bir pastırmacı olmasından gururla bahsediyor. Ve ekliyor: “Babam, üniversite dahil bütün eğitim masraflarımı bu pastırmalardan kazanmıştı.”

Ahmet ve Halil’lerin ayni avlu içindeki evlerini geçip hemen yan eve bakıyoruz. Ahmet Barçın bu evde o dönem, Avukat Hasan Hasipoğlu’nun kayınpederi Ata bey ve eşi Perihan hanımın yaşadıklarını söylüyor. Ata bey, 1962 yılında öldürülen muhalif gazeteci ve politikacı Ayhan Hikmet’in kardeşiymiş. Cinayet duyulur duyulmaz mahallede infial oluşmuş ve herkes bu evde toplanmış. “Çok iyi komşumuzdu Perihan abla” diyor...

Karşıdaki 7 numaralı eve dönüyoruz. Önünde cemile çiçeği olan beyaz bakımlı bir ev. Ahmet Barçın bu evin yerleştirildiği alanın o zamanlar boş ve çocukların oyun alanı olduğunu ancak daha sonraki dönemde mahallelinin güvenliği için sığınağa dönüştürüldüğünü söylüyor.

Dr. Nazım Nuri’nin doğduğu ev

Halil Paşa yandaki evin Dr. Nazım Nuri’nin doğduğu ev olduğunu söylüyor. Doktorun babası Ezel Bey ve annesi de Aysel Hanım. Aysel Hanım, dönemin ünlü avukatlarından Fadıl Niyazi Korkut’un da kızı imiş. Evin arka kısmında ise, dönemin ünlü futbolcularından Oğuz Karayel ailesi yaşıyormuş. Oğlu Birol ve kızı Belgin o dönem henüz yeni doğmuşlar. Paşa bu evin önünde 1962 yılında komşu Rum ve Türk çocuklarla çekilmiş bir fotoğrafının halen var olduğunu söylüyor.

Ezel beyin karşısındaki 12/1 numaralı ev o zaman nasıl idiyse şimdi de ayni duruyormuş. Bu ev bir Rum evi imiş. Halil Paşa “bu evde yaşayanların paspal kıyafetlerinden onların çok yoksul olduklarını düşünüyordum ancak ablalarım bu evi kendi olanakları ile yaptıklarını yoksul değil, aşırı tutumlu olduklarını söyledi” diyor. Bu evle ilgili bir de anısını anlatıyor. “Büyüklerimizin kendi aralarında konuştuklarından etkilenmiş olmalıyız ki bir grup Türk çocuk birleşerek Rum çocuklara savaş açtık. Taşlarla Hrisdagi’nin kafasını yardık. Annesi İrini Rum polisleri çağırdı. Mahalleye gelen Rum polisler ile kadınlar arasında tartışma yaşandığını, Hür Söz gazetesinden Fevzi Ali Riza Bey’in balkonunda toplanıldığını hatırlıyorum… Bu arada Ahmet Barçın’ın abisi Mehmet’i de saklamışlardı. Sonra Türk polisler de mahalleye geldi. Sonunda çocuk kavgası denerek konu kapatıldı.” Ahmet Barçın bu evdeki Rum ailenin 1963’te mahalleyi terk ettiğini ve eve Tekin Birinci ailesinin yerleştiğini söylüyor.

Sokağın sonuna yaklaştıkça konuklarımız mekanları ve geçmişte buralarda yaşayanları hatırlamakta zorluk çekmeye başlıyorlar. Çünkü dönemin evleri yıkılmış yerlerine apartmanlar yapılmış. Burada çok fazla bir yorum yapamıyoruz ve sokağın son iki evine geçiyoruz.

Fırındaki katliam keşke yaşanmasaydı

Konuşmakta olduğumuz Mehmet Ali Görmüş Sokağı’nın sonuna geliyoruz. Sağda 16 numaralı son ev için “işte bizim mahallenin fırını” diyorlar. Fırının sahipleri Rum’muş. Halil Paşa fırının en çok da “francola”larını özlediğini söylüyor. Annesinin onu ekmek almaya gönderdiğini, fırına evin arka tarafından garaj yolundan girildiğini, fırına her gittiğinde daracık avlunun kenarında bulunan kuyunun başında “gözleri kan çanağı” gibi olmuş bir ihtiyarın sürekli oturduğunu, ondan korktuğu için ekmekleri alıp oradan koşarak uzaklaştığını hatırlıyor.

Bu evin çok hazin bir öyküsü olduğu da söyleniyor. Toplumlararası gerginliğin başladığı günlerde bir akşam iki terörist, arka taraftan eve silahlı baskın düzenlemiş. Evin kadını küçük kızı ile birlikte yandaki Türk komşusuna kaçmayı başarmışlar. Ancak evin kadınının annesi ve iki fırın çalışanı katliamdan kurtulamamışlar. Görgü tanıkları yaşlı kadının kaçtığı banyoda öldürüldüğünü, beyninin tavana dağıldığını, bundan da vahşi bir şekilde öldürüldüğünü anlatmışlar. Bu olayın şimdilerde “Barbarlık Müzesi” olarak düzenlenmiş başka bir banyo katliamı olan Köşklüçiftlik katliamı ile ilintisi var mıdır diye düşünüyoruz. “Bu katliam Binbaşı İlhan’ın çocuklarının öldürüldüğü katliamdan daha önce düzenlenmişti” diyorlar. Bu katliam, çok etnikli Mehmet Ali Görmüş Sokağı’nın renkli hayatına vurulmuş son kanlı darbe olmuş. Ve işlenen bu cinayetten sonra Mehmet Ali Görmüş sokağının mozayiği dağılıp, sokak Türk Sokağına dönüşmüş.

Mine hocanımın hafızasına hayran kaldık

Artık sokağın sonundayız ve konuklarımızla soldaki son evi konuşacağız. Soldaki ev Balman hocanın evi. Sonradan müfettiş de olan Şehit Tuncer İlkokulu’nun ünlü müdürü Balman hoca. Şimdi aramızda yok artık. Ancak Ahmet Barçın Balman hocanın otoritesini hala unutamamış olmalı ki, kısık sesle “burası biz çocuklar için tam bir Majino Hattı idi” diyor. “Top bu avluya düşse asla geri gelmezdi zaten kimse de istemeye cesaret edemezdi.” Biz Balman hocayı konuşurken, çok bakımlı bahçesi olan beyaz evin yeşil panjurlarından bir tanesi aniden açılıyor. Bakımlı, sevimli ve nur yüzlü bir kadın bize kısa süreyle süzdükten sonra, “noldu be Ahmet mahalleye geri mi döndünüz yoksa?” diye sesleniyor. Herkes şaşkınlık geçiriyor. Karşımızda Balman hocanın eşi Mine hocanım. 36 yıl öğretmenlik hayatından sonra, 1985’te emekli olmuş. Halil Paşa Mine hocanım hatırlayabilsin diye sokağın başındaki Fransız kadının oğlu Erol’u hatırlatıyor. Mine hanım “O’nu beşinci sınıfta okutmuştum seni de okutmuş olmalıyım” diyor. Paşa ise birinci sınıftan sonra mahalleden taşındıklarını ve Ortaköy İlkokuluna devam ettiğini söylüyor. Ancak ben Polis olan “Çukulet Çavuş”un angonisiyim annem Faika, deyince annesini soruyor…

Mine hanımın hafızasını fırsat bilerek, ona sokakta unutmuş oldukları isimleri evleri soruyorlar. Mine hanım “Şu Ermeni idi, şu Rum’du şu da falanca Türk’tü” diye etraftaki evlerin hikayelerini anlatırken, sokakta Ermenilerin çoğunlukta olduğuna vurgu yapıyor. Rum ve Ermenilerin sokağı ne zaman terk ettiklerini soruyoruz. “İlk ayrılışlar 1958’de oldu, en sonuncusu da 1963’te” diyor. Hatta ayrılmayan bazı ailelerin esir alındıklarını ve Birleşmiş Milletler görevlilerinin yardımı ile serbest kalıp Rum mahallesine götürüldüklerini anlatıyor. Karşı komşusu fırıncının öldürülmesini soruyoruz. “O olay hiç olmamalıydı o insanların hiçbir günahları yoktu” diyor.

Mine hanımın hafızasını ölçmek için son bir soru soruyoruz “Bu sokağın ismi Mehmet Ali Görmüş olmazdan önce ne idi?” Hiç tereddüt etmeden “İrini” diyor. Türkçe karşılığı “Barış”.

Ne yazık ki, bu sokakta da adamızın daha başka sokaklarında ve mahallelerinde ve de köylerinde olduğu gibi, ne çok kültürlü ve çok kimlikli mozaik, dolayıyla da barış, korunamadı… 

Bu habere tepkiniz:
TAGS: sokak, poli, kıbrıs, öntaç düzgün, halil paşa, ahmet barçın
MANŞETLER

HK KÜLTÜR SANAT

© 2018 Digihaber Portal Services Ltd. Haber Kıbrıs. Design: LATIS Internet Media Systems