Advertisement

Advertisement

Pargalı İbrahim Paşa!

Çarşamba akşamları konuğunuz:

YAYIN TARİHİ:
Haberi dinle
Butona tıklayın: oynat / duraklat
Hazır
ads ads
14/11/2011
Poli Dergi-Halil Paşa

Pargalı İbrahim Paşa!

“Muhteşem Yüzyıl” dizisinde Okan Yalabık tarafından canlandırılan Pargalı İbrahim Paşa, Çarşamba akşamları saat 9’dan gece 12’ye kadar, sadece Türkiye’deki değil, Kıbrıs’ın Kuzeyindeki çoğu evin de rutin konuğudur.
Nam-ı diğer Kanuni’nin cilveleştiği Hürrem ve Mahidevran sultanların, kızkardeşi Hatice Sultan ve hatta yıllanmış şarap gibi duran Validesi Hafsa Sultan rolündeki Nebahat Çehre’nin ve de kalfa kadınların göğüs şovları eşliğinde şenlendirilmiş sahnelerin yer aldığı film, pekçoklarınız gibi pek televizyon bağımlısı olmayan bendenizi de müptelası yaptı.
Film icabı da olsa “dediğim dedik, çaldığım düdük”, sarayında pek bir mağrur dolaşan Sultan Süleyman rolüyle Halit Ergenç her ne kadar filmin başrolünde ise de; Pargalı’yı canlandıran Okan Yalabık da en az onun kadar filmi sürükleyen oyunculardan. İmparatorluğun en kritik mevkilerinde bulunan ve alınan askeri kararlarda Kanuni’nin üzerinde büyük etkisi olan Pargalı’nın, 12 yıl Hasodabaşılık, Beylik, Paşalık ve Sadrazamlık görevlerinde bulunduğu da düşünüldüğünde, Pargalının olmadığı bir Kanuni filmi muhakkak eksik kalırdı.
Devlet-i Aliyesini, tebaası dediği insanlardan daha çok önemseyen, hatta uğrunda kendisi hariç ama sadrazam dahil çokça kellelerin uçurulması emrini veren ve fakat “uçkuruna da pek düşkün” Sultan Süleyman’ı canlandıran Halit Ergenç’in filmdeki oyunculuk performansından falan da bahsetmeyeceğim size.
Daha önce seyrettiğim ve fakat mali yetersizlik nedeniyle devam edemeyen Fikret Kızlıok’un kadife yumuşaklığında seslendirdiği unutulmaz şarkısı “Bu Kalp Seni Unutur Mu?” dizi-filmindeki “demokrat gazeteci” rolünden, “mağrur padişah’ın ihtiraslı kulu” rolüne transfer olan Okan Yalabık’ın garipsediğim bu yeni rolüyle de ilgili değildir bu makale.
Ne, kerameti kendisinden menkul Türklükleri ile övünen şimdiki zaman bazı Osmanlı hayranı “erkek”lerin, “Cihan Fatihi bir Padişah’ın filme konu olmuş hayatı, nasıl olur da yalnızca haremi, yatak odası ve tahtından mürekkep ve kadınlarla cilveleştiği kapalı bir saray yaşamına hapsolur” mealindeki itirazlarını dert edinir bu yazı, ne de bu kendisini çok Türkçü sayan tiplerin Kanuni devrindeki savaşlara ve zaferlere daha çok yer verilmemesinden dolayı şikayetlerini konu eder...
Bu yazının konusu, amacı ve derdi, izleyicilerin, bu film ile başlayan söz konusu tarihi döneme ait merakını, hem Pargalı İbrahim Paşa hakkında, hem de o yıllara ait daha çok tarihi bilgi ile donatmaktır. Bu arada filmde oynanmayanı anlatmak, verilmeyen mesajları vermek ve kitaplarda o yıllarda geçtiği rivayet olunan ve birçok tarihçinin üzerinde birleştiği anektodları aktarmaktır.
Neden böyle bir makale yazmaya gerek duyduğuma gelince...
İnsan filmlerin müptelası olunca, hele de tarihi dizi filmlerindeki senaryo ve kurguyu, artistlerin rolünü, geçmişte de aynen öyle yaşanmış gibi kabullenmesi ve filmi, sanki de tarihin kendisiymiş gibi algılaması olasılığı büyüktür.
Eğer izleyici sadece eğlence olsun diye filmi seyretmekle yetinirse, bu izleyende tarihin sanki de filmde seyrettiği sahnelerden ibaretmiş gibi bir kanaatın oluşmasını içselleştirir.
Bu noktada bir kez daha bugün olduğu gibi hem dün ve hem de tüm tarih boyunca bilginin en büyük güç olduğunu vurgulamam gerekiyor sanırım.
“Bilgi sahibi olmak ve fakat bu gücü de yerinde ve zamanında kullanmaktır aslolan” diye de eklemiş olayım.
Aslında bu yazıyı yazmamda bir neden daha var. Onu da aşağıdaki başlık altında anlatmaya çalıştım.
TELEVİZYON OKUYUP, GAZETE SEYRETMEK...
Geçenlerde ismini unuttuğum bir yazar “Taraf” gazetesindeki makalesinde; “Günümüz insanı çoğunlukla televizyon okuyor, gazete seyrediyor diye yazmıştı.
Bu nedenle aklıma bir soru gelip kondu.
Acaba biz de Türkiye gibi “kitap okuma fakiri bir toplum” olmanın yanında, televizyon seyretmek ve manşetleri ile kriminal birkaç olay yazısı ve de fotoğraflarına göz atmanın dışında pek gazete ve dergi okumuyor muyduk?
Toplumumuzun çoğunluğu böyleyseydi eğer, bırakın entellektüel hayata aşinalığı, müptelası olduğumuz dizi filmlere dair, daha dişe dokunur bilgi yakalamak gailesi ile hiçbir kitaba dahi başvurmuyorsaydık...
Yukarıdaki başlığın toplumumuzun gidişatını özetlememesi dileği ile sadrazam İbrahim Paşa, nam-ı diğer Pargalı hakkında malumat vermeye artık başlayabiliriz sanırım...
KÖYLÜ YANKO’DAN, SADRAZAM İBRAHİM PAŞA’YA...
Sadrazam İbrahim Paşa, Osmanlı tarihinde “Damat”, “Makbul” (uygun) ya da Maktul (öldürülen) namlarıyla bilinir.
Tarihte en çok bilinen namı ise “Pargalı”dır.
“Pargalı” namı 1493 yılında doğduğu kıyı kasabası Parga’dan gelir. Ama bazı tarihçiler, İbrahim Paşa’nın, Parga’da değil de Parga’nın bir köyünde doğduğunu öne sürerler...
Rum ve İtalyan kökenli olduğu söylenmekle birlikte, Sırpça’yı da bilmesi, köklerinde Sırplarla da akrabalık bağları olabileceğine dair bir işaret sayılır...
İşin ilginç tarafı doğduğunda ailesinin ona Yanko adını vermiş olduğudur. Babası bir balıkçı olan Yanko, çocukluktan çıkmak üzere olduğu yaşta, Osmanlı korsanları tarafından kaçırılarak Manisa’nın esir pazarında açık artırma ile satılır.
Yanko’nun, dul ve zengin bir kadın olan Seyyide hanım tarafından satın alındığı rivayet olunur. Seyyide hanım’ın çok değer verdiği genç kölesine özel olarak dil ve müzik dersleri aldırdığı yazılır.
Dönemine göre bilgi dağarcığı hayli gelişmiş olan Yanko, çıktığı bir av gezintisi sırasında karşılaşmış olduğu şehzade Süleyman’ın bir şekilde ilgisini çekmeyi başarır. Karşılaştıkları gün adını soran şehzadeye “İbrahim” olduğunu söyleyince, hayatı gibi ismi de bir anda değişmiş olur. Yanko kaşla göz arasında Seyyide hanımın “kölesi” olmaktan çıkmış, İbrahim olarak şehzadenin maiyetine terfi etmiştir artık...
Tabii Hristiyanlıktan istifa edip İslam dinini kabul etmesi, ismini de buna uygun olarak Yanko’dan İbrahim’e çevirmesi, Enderun’un rahle-i tedrisatından geçerek bilgi dağarcığını ve yeteneklerini daha da geliştirmesine yardımcı olur. Nihayet önce şehzade Süleyman ve sonrasında da Sultan Süleyman ile kurduğu sıkı ilişkiler, onun, devlet-i aliye’nin basamaklarını hızla tırmanıp, olası rakiplerine karşı daha avantajlı bir başlangıç yapmasını sağlar.
İbrahim’in dizine yaslanarak şiirler söyleyeyen şehzade, aradığı huzuru dünya ve ahiret üzerine uzun konuşmalar yaptığı bu gençte bulunca, Pargalı da Batılıların “Muhteşem Süleyman” dediği Kanuni’nin en sevgili ve en güvendiği “kulu” olup çıkar.
PARGALI, BİR TAŞLA İKİ KUŞ VURUYOR...
Pargalı’nın diplomatik ve askeri konularda başarılı olmasında, bilgiye verdiği önemin çok büyük yeri olduğunu yazar tarihçiler. Pargalı her daim “bilginin kuvvet demek olduğunun” bilincindedir. Ancak bilgi sahibi olmanın yanında, bilgiyi kullanmanın da ayrı bir beceri gerektirdiğinden hareketle, bir yandan sarayda çevrilen entrikalar hakkında erken bilgi sahibi olmaya, öte yandan o dönemin en etkili siyasetlerinden fısıltı ve dedikodu haberlerinin boy hedefi olmamaya ve yoğun bir diplomasi ile olayları yönlendirmeye çalışır ve oldukça da başarılı olur...
Nitekim bir keresinde Padişah Yavuz Selim İran seferi dönüşünde, yerine geçmek için kendisine komplo kurabileceğini düşündüğü oğul şehzade Süleyman’ı zehirlemek ister.
Pargalı İbrahim, erken aldığı bilgi sayesinde, babası I. Sekim’in, oğlunun giymesi için hediye ettiği elbisenin zehirli olduğunu öğrenir.
Pargalı, gördüğü bir rüyayı bahane ederek, babasının hediyesi olan elbiseyi, önce bir saray görevlisinin üzerinde denemesi için şehzadeyi ikna eder.
Giymiş olduğu elbisedeki zehir, vücuduna temas eder etmez her tarafı şişen saray görevlisi, hemen oracıkta ölüverir.
Böylece İbrahim “bir taşla iki kuş vurarak”, bir yandan şehzadeyi ölümden kurtarmış, aynı zamanda onun büyük güven ve takdirine mazhar olmuştur. İkinci olarak da, ileride rakibi ve düşmanı olabilecek olan kendisinden daha kıdemli bir saray görevlisinden kurtulmuştur...
PARGALININ YÜKSELİŞİ...
Kanuni'nin Padişah olması ile birlikte, ilk önce Hasodabaşılık (törenlerde padişahın giysilerini giydirip çıkarmakla, padişah nereye giderse yanında bulunmakla görevli kişi) görevine atanmış.
Haftada bir gün Süleyman’ın el ve ayak tırnaklarını kesip, ayaklarını da sıcak suyla ovup yıkaması, onunla kurduğu sıradışı ilişkiler (diz dize göz göze karşılıklı şiirler okumak vb.) devlet-i aliye’nin sadrazamlığa giden basamaklarını hızla tırmanmasında yarmcı olmuş Pargalı’nın...
Seraskerlik (Sadrazamlık göreviyle yükümlü olmayan ve Osmanlı ordusunun komutanlığını yapan vezirin unvanı) Anadolu ve Rumeli Beylerbeyliği (Eyaletin yönetiminden sorumlu kişi) ve nihayet çıkabileceği en üst basamak olan Sadrazam(lık) (Padişah adına devlet işlerini yöneten en yüksek derecedeki görevli).makamına kadar yükselmiş.
Henüz Sadrazam değilken dahi, 1521'de Belgrad'ın fethinde, 1522'de Rodos seferinde yer almış.
MAKBUL-DAMAT İBRAHİM PAŞA:
Sadrazamlığa getirildikten sonra 1524 yılında Kanuni'nin kızkardeşi Hatice Sultan ile evlenmiş. Ve o günden sonra Pargalı’ya ilaveten, “Makbul” ya da “Damat İbrahim Paşa” olarak da anılmış.
Ancak filmdeki “sürekli aşık” halinden farklı olarak, Hatice Sultan karşısında sadece gerdek gecesine kadar ona “aşık” kalmış.
Gelenek ve adet öyle gerektirdiği için, gerdek gecesinde Hatice’nin izin vermesine kadar yatağının başucunda çöküp saatlerce o halde muhterem zevcesinin iznini beklemiş. Tabii bu bekletilmeyi, kendisine yapılan bir aşağılama olarak kabullenip hayatı boyunca unutmamış. Nitekim sonraki yaşamında devlet-i aliye’nin işlerini gerekçe göstererek, filmdeki gibi muhterem zevcesine “sürekli aşık” olmak bir yana, hep uzak ve soğuk kalmış ondan. Onu yalnızlığa terk ederek, bir bakıma ilk gecenin öcünü de almış...
Ancak bu durum Pargalı’nın, Makbul-Damat İbrahim Paşa’lığının devamına engel teşkil etmemiş. (Herhalde Osmanlı’da, Padişahın kızkardeşi olmak dahi, her zaman için bir kadını erkeğin eşiti yapmaya yetmiyordu-hp)
PARGALININ SEFERLERİ:
Sadrazamlığı sırasında Osmanlı Ordusunun başında, Batı’ya ve Doğu’ya düzenlenen birçok sefere ve savaşa katılmış Pargalı.
Sadrazamlığı sırasında Doğuya yapmış olduğu seferlerinde...
Mısır’da isyancılara karşı asayişi sağlayınca, Padişah ona “Mısır Beylerbeyi” unvanını bahşetmiş.
Anadolu’da, Alevi-Türkmen isyanlarını çok kanlı ve acımasız bir biçimde bastırmış..
İran’da Safevilere karşı düzenlenen seferde Tebriz'i aldıktan sonra, arkadan gelen Padişah’ın ordusuyla kuvvetlerini birleştirerek, Bağdat'ın fethinde Sultan Süleyman’la birlikte görev yapmış.
Batı’ya doğru seferelerindeyse...
Macaristan ovasında düşman ordularına karşı uyguladığı askeri taktiklerle Mohaç Meydan Savaşı'nın kazanılmasında önemli rol oynamış.
Birinci Viyana Kuşatmasında bulunmuş.
1533 tarihli İstanbul Antlaşması'nın müzakerelerini yürüterek Avusturya İmparatorunun Osmanlı Sadrazamına (yani Pargalı’nın kendisine-hp) eşit sayılmasını sağlamış. Bu onun en önemli diplomatik başarılarından birisi olarak kayda geçmiş.
“Muhteşem Yüzyıl” filminde Pargalı İbrahim Paşa'nın hakkında en çok konuşulan şeylerden birisi de, Mohaç Meydan Savaşı sonrasında Budin'den (şimdiki Budapeşte şehri-hp) İstanbul'a kadar getirerek, Atmeydanına (günümüzde Sultan Ahmet Meydanı-hp) yukarıdan bakan sarayının (1) bahçesinde diktirmiş olduğu ve “üç güzeller” olarak da anılan mitolojik heykellerdir.
O dönemin bağnaz ve yobaz müslümanları tarafından “İbrahim’in putları” diye nitelenen bu heykeller, Paşa’nın Müslümanlığından şüpheye düşülecek şekilde aleyhinde epeyce dedikodu konusu yapılmıştı.
Nitekim heykellerin dikilmesinden birkaç yıl sonra dönemin meşhur şairlerinden Figani'nin yazdığı iki mısralık şiir dilden dile uçurulmuş, kulaktan kulağa yayılmış ve sonunda Pargalı’nın kulağına çalınmış.
“Dü İbrahim amed beheyr-i cihan/Yeki put şikensüt, yeki putnişan”
Türkçe anlamıyla;
“Şu cihan kilisesine iki İbrahim geldi
Biri put kıran oldu, biri put diken...”
Bu iki mısra Vezir-i Azam (Sadrazam) Pargalı İbrahim Paşa’yı putperestlikle suçlamaktaydı. İbrahim Paşa hazretleri bu duruma oldukça öfkelenmiş, şairin cezalandırılmasını emir buyurmuşlardı.
Zavallı Figani önce bir uyuz eşeğin sırtına oturtularak akşama dek İstanbul sokaklarında dolaştırılmış, gün sönümünden az önce, 1532 yılında, başı vücudundan ayrılarak idam edilmişti. (2)
OSMANLI’DA SARAYIN KAPILARI MÜSLÜMANLARA AÇIK, AMA TÜRKLERE KAPALIYDI...
Pargalı’nın bir gün kendisin ziyaret eden köylülerinden bir akrabası Hristiyan dininden İslam dinine geçmek istediğini söyler ona. Bunun için de “ben Türk olmaya hazırım” der.
Pargalının köylüsüne verdiği cevap, Osmanlı tebaası Türkler için oldukça aşağılayıcı ve hakaretamiz ifadeleri içermektedir:
“Bu memlekette bir Müslüman’a ‘Türk’ derseniz, ya dayağın soylusunu yersiniz, ya da asil yüreğinizi derinden yaralayan hakaretlere muhatap olursunuz. (Pargalının devamındaki cümlesinin ağır hakaret içerdiğini düşündüğüm için burayı çıkardım. Meraklıları alıntıladığım kitaptan okuyabilirler-hp) ...Bunlar dini yarım bir sürüdür, orada burada padişah hazretlerine başkaldırırlar, kanun nizam dinlemezler.” (3)
...................................................................
Kanuni döneminin Türkleri hakkında kötü düşünen sadece Pargalı değildir. Avrupalılar da Türkler için benzer aşağılamalarda bulunmaktadırlar.
Nitekim babası Venedikli bir asilzade olan bir genç bir gün korsanlara esir düşer ve İbrahim Paşa’ya hediye olarak sunulur. Bir süre İbrahim Paşa’nın yanında ve onun kölesi olarak kalan genç Venedikli, asilzade babasının, Türkler hakkında kendisine nasıl korkunç ve olumsuz şeyler anlattığını şu sözlerle Pargalıya aktarır...
“Türkler Avrupa halkları arasında, öylesine tiksinti uyandıran ada sahiptirler ki, ne hükümdarları kamusal belgelerde kullanırlar bu sözcüğü, ne de sıradan insanlar. Kendi başkentlerinde Türk diye adlandırılmayı sövgü olarak karşılamayan kimse yoktur; çünkü çoğu insan, bu Türk sözcüğünün aşağılık kişi anlamına geldiğinin farkındadır.” (4)
Buna karşın genç Venedikli, kölesi olduğu Pargalıya, şu sözleri söylemeden edemez.
“Eğer Hıristiyan olsalardı, Türkler dünyanın en asil, en yiğit milleti olarak kabul edilirlerdi.”
Nedense Venedikli’nin bu sözleri Avrupalıların İslam dinini benimsemiş olan Türkiye’ye karşı, eskisi kadar olmasa da, bir şekilde günümüzde devam etmekte olan dinden mütevellit (Arasıra değişik AB ülkesi siyasilerinin Avrupanın Hristiyan bir Kulüp olduğuna dair söylemleri-hp) milliyetçi bir takıntısının, inkar edilemez tarihsel bir geçmişinin bulunduğunu göstermektedir...
Ayrıca bu sözler, Kanuni döneminde Türklerin, Saray’da Enderun Mektebinde (Devlet görevlilerini yetiştiren okul) değil eğitim almalarına müsaade etmek, Padişahlar tarafından saray çevresinde görev almalarına dahi sıcak bakılmadığının da ispatı sayılabilir...
Buna karşın Müslümanlık, Osmanlı’da Türk kimliğine kıyasla adeta bir üst kimliktir.
Nitekim Pargalı, Hristiyanlığın Müslümanlıktan daha üstün olduğunu kanıtlama uğraşı içerisinde olan köylüsü Papaz Luciano’ya söylediği sözlerle, iki din arasındaki farkı şöyle ifade ettiği söylenir: “Hristiyanlar Tanrı’yı kendilerine benzetmeye uğraşıyorlar, Müslümanlar ise Tanrı’ya benzemeye çalışıyorlar.” (5)
Bu da gösteriyordu ki İbrahim Paşa’nın yaşadığı yıllarda Osmanlı’da Müslümanlık bir yaşam biçimi iken, Avrupa’da Hıristiyanlık daha çok bir inançtı...
Ama galiba inkar edilemez bir konu vardı ki o da, “Sarayın kapılarının Müsülmanlar için açık, lakin Türkler için kapalı” oluşuydu.
PARGALI İLE PADİŞAHIN SOHBETLERİNDEN:
Pargalı Padişah’a şöyle der: “Güç yalnızlığın anasıdır. Kuvvet ve kudretin doruğuna çıkan, yalnızlığın da doruğuna çıkar; tıpkı Tanrı gibi... Dahiler de yalnızdır, gerçek alimler de...”
O zaman Sultan Süleyman sorar: “Bunun çaresi yok mu?. Anlat bana İbrahim nedir bunun çaresi, anlat bana!..”
İbrahim cevaplar: “Aşktır sultanım. Aşık olan, sevdiğine hükmünü yürütemez ve o an yalnızlıktan kurtulur... Eğer Allah yalnızlıktan muzdarip değilse, bu, yarattıklarına aşık oluşundandır...”
MAKBUL’DEN MAKTUL İBRAHİM PAŞA’YA...
Makbul İbrahim Paşa'nın ölümünden sonra “Maktul İbrahim Paşa” diye anılması onun eceliyle değil de bizzat öldürüldüğüne dair bir işarettir.
Pargalı, Avusturya ile 1533 yılında yapılan barış görüşmeleri sırasında yabancı elçilere devletin kudretinden bahsettikten sonra kendi gücünü şu iddialı sözlerle anlatmakta bir sakınca görmez:
“Bu büyük devleti idare eden benim; her ne yaparsam, yapılmış olarak kalır, zira bütün kudret benim elimdedir; memuriyetleri ben veririm, eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş, reddettiğim reddedilmiştir. Büyük padişah bir şey ihsan etmek istediği yahut ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam, gayr-i vaki gibi kalır; çünkü her şey; harb, sulh, servet, kuvvet benim elimdedir.” (6)
Bir çok tarihçi, İbrahim Paşa’nın yukarıdaki sözlerle ifade ettiği bu gücünden kaygılanan Kanuni Sultan Süleyman'ın 1536 yılında verdiği emirle Pargalı’nın öldürülmüş olabileceği konusunda birçok tarihçi birleşir.
Pargalıyı tedbirsiz ve düşüncesica sarf ettiği bu sözler ölüme götürür. Halbuki Pargalı yıllar önce; “Bir söz ağzından çıkmadıkça senin esirindir. Ama bir kez ağzından çıktı mı sen onun esiri olursun. Bu nedenle insan mutlaka geride söyleyeceği bir söz bırakmalı, son sözü asla söylememelidir ” diye sağa sola nasihat vermesine rağmen, buna bizatihi kendisi uymayınca katline gidecek yolu da yine kendisi açmış olur..
Kanuni’nin İbrahim Paşa’nın öldürülmesi emrini vermesinde, daha birçok neden sayılır. Bunlar arasında kendisine hediye olarak gönderilen Kuranları kabul etmediği, Hristiyanlık inancı taşıdığı, eşiyle ilgilenmediği, saray çevresindeki bazı cinayetleri sakladığı ve İran Seferi sırasında boş yere harcamalar yaptığı vardır. Tüm bunların dedikodu halinde etrafa yayılması ve padişahın kulağına kadar çalınması Pargalı’nın da sonu olur...
Bu arada, o yıllarda gazete, radyo ve televizyon olmamasına karşın, bunların yerine dedikodunun gerek Saray çevresinde, gerekse tebaa üzerinde bugünkü medya gibi muazzam bir etkisi olduğunu da belirtmiş olalım...
Pek çok tarihçi, yabancı elçilerin İbrahim Paşa’yla görüşmelerine ilişkin hazırladıkları raporlarından yola çıkarak, onun iktidar hırsıyla çoğu kararı Padişah’a danışmadan kendi başına aldığını düşünmektedir.
Ayrıca İbrahim Paşa'nın Hürrem Sultan'ın oğlularına karşı Şehzade Mustafa'yı desteklemesi, Hürrem’in Pargalı’ya karşı düşman kesilmesinde ve her fırsatta Padişah’ı Pargalı’dan kuşkulanmasına neden olacak bilgilerle beslemesine yol açar.
Kuşku bir kez insanın yüreğine girdi mi, sonunda kemirilmedik köşe bırakmaz!.
1536 yılında Sadrazamının, İmparatorluğu kendisinin yönettiğine dair ağzından çıkan çok iddialı lafların, Hürrem’in dolduruşlarının, etrafta dolaşan dedikoduların, dolayısıyla da kuşkularının esiri olan Kanuni Sultan Süleyman, daha önce İbrahim Paşa’ya verdiği ve “hiçbir zaman senin idam emrini vermeyeceğim” sözünü bir kenara itmesine yol açar.
Böylece pek çok sadrazamın başına gelen korkunç akıbet, 15 Mart 1536 tarihinde Pargalı’nın da başına gelir.
Birisinde kesik başı, diğerinde vücudu iki ayrı çukura gömülmek üzere saraydan çıkarıldığında, “Makbul İbrahim Paşa”, “Maktul İbrahim Paşa” olmuştur artık...
..............................................................................
(1) İbrahim Paşa Sarayı, Sultanahmet Meydanı’nda olup, şimdilerde Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılmaktadır.
(2)Pargalı İbrahim Paşa, İnkılap Kit, Cahit Ülkü, Sf 242.
(3)Pargalı İbrahim Paşa, İnkılap Kit, Cahit Ülkü- Sf62-63
(4) Gulliama Postel’in 1560 yılında yayınlanmış eserinden aktaran, “Osmanlı İmparatorluğu Tarihi” R. Mantran cilt 1 Sf. 200, ayrıca bknz.Pargalı İbrahim Paşa kitabından Sf. 211
(5)Pargalı İbrahim Paşa, İnkılap Kit, Cahit Ülkü Sf. 211
(6)Muhteşem Süleyman: Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan kitabı, Yeditepe Yayınevi, Erhan Afyoncu.
.............................................................
Pargalı İbrahim Paşa hakkında meraklıları için kaynakça:
1) Afyoncu, Erhan. “Muhteşem Süleyman kitabı: Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan”
2)Uzunçarşılı, İsmail Hakkı. “Osmanlı Tarihi. Cilt 2″.Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1983
3)Ortaylı, İlber. “Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek s.151 ” Timaş yayınları , İst.2006
4)Tezcan, Esma. “Pargalı İbrahim Paşa çevresindeki Edebi Yaşam” Bilkent Üniversitesi , 2004
5)Danişmend, İsmail Hâmi. “İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi. Cilt:2.” İstanbul:Türkiye Yayınevi, 1971.
6)Kadir Mısıroğlu, “Makbul ve Maktul İbrahim Paşa”, Sebil Yayınları, 2010
7)Ülkü, Cahit. “Pargalı İbrahim Paşa”, İnkılap, İst. 2001.
İnternet:
1)Akkurt, İbrahim. “Makbul ve Maktul Pargalı Damat İbrahim Paşa”,-istanbultarih.com
2)http://tr.wikipedia.org/wiki/Pargal%C4%B1_Damat_%C4%B0brahim_Pa%C5%9Fa

YAYIN TARİHİ:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad ad
TAGS:
MANŞETLER

HK KÜLTÜR SANAT

Advertisement
© 2024 Haber Kıbrıs Medya Danışmanlık ve Matbaacılık Ltd.