Advertisement

Advertisement

Babama mektup -2

YAYIN TARİHİ:
Haberi dinle
Butona tıklayın: oynat / duraklat
Hazır
ads ads
11/09/2013


Serhat Kotak Serhat Kotak


Sevgili Babacığım,

Sana en son bir yıl önce yazmıştım. Gerçi her gün bir noktada seni düşünüp bana gösterdiğin yola devam ederken bir şekilde “seninle oluyorum” ancak oturup sana böyle bir mektubu yazmak için de bir yıl geçmesi gerekti.

Sen aramızdan ayrılalı iki koca yıl geçmiş. Zaman nasıl böyle hızlanmış anlayamadım. İki yılın geçtiğini söylemeye dilim varmıyor. Her şeyi sanki dün olmuş gibi tekrar yaşıyorum bu satırları sana yazarken. Üzerinden iki yıl geçmiş olabilir ancak bunu kabul etmek hala daha zor. İlk yılda olduğu gibi nedense hala daha kabrini ziyaret edip başucunda biraz oturunca nedense huzur buluyorum. Belki de bu hep böyle olacak...

Son ay beş torunun yine birlikteydiler. Londra’dan gelen yeğenler buradakileri çok mutlu etti. Bir ay boyunca birbirlerinden hiç ayrılmadılar. Sen en son onları havuzda oynarken görüp bunun seni ne kadar mutlu ettiğini Özel Tahsin’e telefonda söylemiştin hatırlarsan. İşte ayni sahne tam bir ay boyunca her gün tekrar canlandı.

Geçtiğimiz yıl içerisinde senin izinden yürüyerek önce Demokrat Parti’ye girip sorumluluk üstlendim, ardından da erken gelen seçimlerde aday oldum. O televizyon senin bu televizyon benim derken elimden geldiğince halkımızla bire bir sohbet ettim. Herkes seni saygıyla anıyor, herkes seni, duruşunu, dürüstlüğünü, çalışkanlığını, insan sevgini hatırlıyor. Sana layık bir evlat olmaya çalıştım bu adımları atarken. İnşallah bunu başardım…

Yepyeni, umut dolu bir hükümet hayata geçirdik. Bugün güvenoyu alıp icraatlara başlayacak artık. Halkımız son birkaç yılı tekrar yaşamak istemiyor. Bu hükümetten de çok şey bekliyor. İnşallah koalisyon ortakları tek başlarına iktidar olmadıklarını anlayıp ortak icraatlarla ülkemizin önünü açarlar çünkü buna cidden çok ihtiyacımız var. Ben de eskiden senin yaptığın gibi koalisyon müzakerelerine katılıp hükümet programına katkı koymak fırsatını buldum. İnan her adımında sen aklımdaydın…

            Babacığım, sen kalbimizde, anılarımızda, fikirlerinle, geride bıraktığın eserlerinle yaşıyorsun. Her zaman yaşayacaksın. Ancak izin verirsen seni çok özlediğimi söyleyeyim. Halkın arasında dolaşırken onların söylediklerine baktığımda onlar da seni çok özlemişler canım babam.

            Senin oğlun olmanın bana verdiği gururla senin izinden yürümeye devam edeceğim. Yürürken de senin her zaman yanımda olacağını bilmek bana ihtiyacım olan gücü verecektia.

Az önce arşivlerini karıştırırken anneler günü için yazdığın bir yazıyı buldum. Şöyle yazmıştın:

İkinci Dünya Savaşı,Kıbrıs’ın yokluk günleridir. Köyden gelen un insanımızı açlıktan kurtarıyordu. Köylünün alın teri,el emeği ve tarlalarda verdiği uğraş kurtarıyordu Kıbrıs insanını…

Anneciğimi, o bir torba unu üç güne bölerek,hem evin geçimini hem de beslenmesini sağlayan sihirbaz olarak anımsıyorum. Fırınımız ekmek teknemizdi.O savaş günlerinde ve de daha sonra,hamuru yoğuracaksın,çörek,ekmek yapacaksın.Onu fırınlamak,derlemek,toparlamak,satmak ve ucundan üç kuruş kazanmak…Elbette sihirbazlık isterdi.O zincirin son halkası koluna taktığın sepetle önce Mağusa’da sonra da Maraş’ta sokak sokak gezip çörekleri kafes ve peksemetleri satmak geliyordu…

Annem,babam,ninem 9 boğazı doyurmak için çırpınıyordu. Mağusa yokluk dönemini yaşıyordu.Kimsede para yoktu. Gençler işsiz,etraf yıkık,liman arada sırada uğrayan ticaret gemilerinde vüç beş hamala ekmek sağlıyordu.Orada sıra kapmak kolay değildi.İş arslanın ağzında…

Gençler ya askere gidecek ve bilinmeyen topraklarda İngiliz askeri olarak çarpışıp ölecek,ya da Kıbrıs’ta kalıp sürünecekti.Alman uçaklarının bombaladığı,taş taş üstünde bırakmadığı Mağusa’da hayatla ölüm burun burunaydı…

İşte anneler bu daracık aralıkta ailelerini ayakta tutmanın savaşını veriyordu…Ben annemi anımsıyorum,siz de sizinkini.Ne fark eder,her ikisi de anne!Fedakâr,asla kendine bir şey istemeyen,hep ailesi,evlâtları için çabalayan,her zaman sığındığımız,başımız ağrıdığında,dara düştüğümüzde sığınmak istediğimiz sıcacık bir kâlp…Yaş önemli değil.O hep annedir…Hatta aramızdan ayrılsa da!”

            Her yazında olan o akıcı üslupla müthiş bir yazı ortaya çıkarmıştın yine. Okurken hiç görmediğim Babaannemi sanki de tanır gibi oldum. Yazının sonu beni seni kaybettiğimiz günlere götürdü ister istemez. Hüzünlendim…

İşte o 1960 yılında olan oldu.Annem düştü,akciğeri tahrip oldu.O günün koşullarında “Ağır grip” dediler.Tedavi gecikti.Ankara’ya ulaştırdığımızda artık vücut iyice zayıftı.Akciğerin delindiğini söylediklerinde yıkıldık.Ameliyatı kaldırmadı…Hastahane kapısında yıkıldım kaldım…Anneme ilk kez yardım elimi uzatmış ama başarılı olamamıştım… Onu kaybettik.

O günü hiç unutmadım.Doktora,hemşireye herkese kızgındım.Oysa o gün şimdiki gibi elektronik aletlerle teşhis nerede…Onlara öfkelenmem neyi geri getirirdi?...Haziran 1960 ‘da onu kaybettiğimi zor kabullendim.

Bugün bile onu hep yanımda hisseder,arada kendisi ile konuşurum adeta…Anne bu;kaybı kabullenilemez…Ekmeği taştan çıkararak bizlere hayat veren devdi o!...

Annenize sahip çıkınız.Onun yerini hiç ama hiç dolduramazsınız…

Canım annem…Seni şükranla,minnetle anıyorum.Az mı kahrımızı çektin?”

            Peki ya sen? Sen benim ve kardeşlerimin, hatta Kıbrıs Türk halkının az mı kahrını çektin? Sen 1960’ta teknolojinin anneni kurtarmaya yetmeyişine haykırırken ben de 2011’de seni nasıl kurtaramadığımızı hatırlayıp tekrar kahroldum. O canından çok sevdiğin devletimizin hastanesine geldin ancak sana bakacak doktor yoktu. Tomografi çekecek teknisyen yoktu. İnşallah bir gün ülkemizde bu yazdıklarımı yazmaya gerek kalmaz. İnşallah hastaneye ulaşana bakacak doğru kişiler ve donanımlar olur. 

YAYIN TARİHİ:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad ad
TAGS: serhat kotak, ismet kotak
MANŞETLER

HK Serhat Kotak

Advertisement
© 2024 Haber Kıbrıs Medya Danışmanlık ve Matbaacılık Ltd.