HABER KIBRIS

ad

Bülent Dizdarlı’nın seyahat yazısı: Yanı başımızdaki Hatay

ads
23/08/2019

ads
Bülent Dizdarlı’nın seyahat yazısı: Yanı başımızdaki Hatay

Bayram boyunca nerdeyse tüm dostların yurt dışında olması mı tahrik etti beni, yoksa ortam mı çok can sıkıcıydı bilemem. Birden aklıma esti ve hafta sonuna iki gün daha ekleyerek Hatay’a uçmaya karar verdim.  Yıllardır oradaki bazı dostlar “ Oraya buraya gidiyorsun Medeniyetler Diyarını es geçiyorsun” diyerek sitem ediyorlardı.  Sanırım, hemen yanı başımızda olması nedeniyle “Nasıl olsa bir gün giderim” düşüncesinin esareti altında kalıp bu seyahati bu güne kadar erteledim.

Cebimde Antakya biletleriyle eve gelip hanıma “Hazırlan hafta sonu Antakya’ya uçuyoruz” dediğimde yaşanan hafif bir şaşkınlık dışında olumsuz bir tepkiyle de karşılaşmamam seyahatin güzel geçeceğinin delili gibiydi. Nitekim Cumartesi öğlen saat 12.00 de rötarsız kalkan Pegassus, Ercan- Hatay uçağı ile sorunsuz yaklaşık elli dakikada Hatay Hava Limanı’na vasıl olduk.

Valizlerimizi alıp alan dışına çıkıp Antakya şehir merkezindeki otelimize gitmek üzere “Havaş” ait otobüse bindik. Bu sayede kafa başı 14 Türk Lira’sına Antakya Şehir merkezine kadar gittik. Çift yol gayet genişti İki tarafında genelde ekili pamuk tarlaları vardı. Amik ovası olarak bilinen bu yer, Çukurova gibi Türkiye’nin Pamuk yetiştirme bölgesiydi. Burada bir zamanlar bir göl olduğunu, bu gölün Süleyman Demirel hükümeti zamanında kanallarla şehrin içinden de geçen Asi Nehri’ne açılarak  kurutulduğunu bizi misafir eden dostlardan öğrendik. Bu sayede verimli bir arazi kazanılmış ama ciddi bir doğal parktan da mahrum bırakılmış. Birçok bitki ve kuş türü kaybolmuş. Rivayet edilirmiş ki Demirel bile yaptırdığı değişimden pişman olmuş ve bu pişmanlığını defalarca dillendirmiş. Aslında doğa intikam alır derler ya, bu yıl yağışlar fazla olunca göl yıllar sonra tekrar dolmuş, yol sular altında kalmış, hava alanı dahi suyla örtülmüş. Hal böyle olunca yolu ve alanın zeminini yükseltmişler.

Kibar kadın şoförümüzün kullandığı araçta, Amanos dağlarına baka baka,  Antakya’ya doğru ilerlerken on binlerce yıl geçmişi olan bu kent hakkındaki merakım giderek artıyordu. Tarihi , buraya gelmeden önce biraz karıştırmıştım Akatlarla başlayan medeniyet zinciri , Asurlular, Persler, Makedonlar derken Bizans’a kadar ulaşmış sonunda  Sasanilerle defalarca el değiştirmiştir. Haçlıların kurduğu kontluk dönemi ve  Memlüklülerden sonra Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı toprağı yapılmış ancak Birinci Dünya savaşı sonrası Önce kısa dönem  İngiliz daha sonra da Fransız İşgali altında yaklaşık on beş yıl kalmıştır. 1938 de kurulan Hatay Devleti bir yıl sonra Türkiye’ye katılmıştır.

Kadın olan ve yolcularına karşı son derece kibar olan Şoförümüz, Antakya merkezine gelindiğinde bize uygun bir yerde indirdi. Valizlerimizi teslim ederken otelimize ( Nilüfer Otel) beş dakika yürüme mesafesinde olduğumuzu söyleyerek yolu nezaketle tarif etti. Ona teşekkür ettik ve dediği yoldan giderek gerçekten de beş dakikada otelimize ulaştık. Odamıza yerleştikten hemen sonra zamanın kısıtlı olmasının bilincinde, şehri tanımak için kendimizi dışarı attık. Antakya, Asi nehri tarafından ikiye bölünmüş bir şehirdir. Amanos dağlarının yamaçlarından başlayan yerleşim ve hızlı kentleşme burada da sürmektedir. Nehrin iki yakası özellikle yayalara yönelik çok sayıda köprü ile birleşmektedir. Asi nehri geçen yıl yapılan çalışmalarla ıslah edilmiş temizlenmiş. Bu nedenle eskiden var olan koku ve sinek bu yıl yokmuş. Bu olumlu değişimi farkında olan Belediye, nehrin temizliğini korumak için her tarafa duyurular asıp tedbirler almış. Ancak yönetimler ne kadar tedbir alırsa alsın halk tarafından benimsenmezse faydasızdır. Antakya halkı bu olayı benimsemiştir. Asi’nin tekrar kirlenmemesi için onlarda azami gayret sarf edip kurallara uymakta, uymayanlara ise anında tepki vermektedirler.

Ağustosun ortasında olmamıza rağmen esintili hava gezmemizi kolaylaştırıyor. Merkezde kaldığımız otelden istediğimiz yere 5-15 dakikalık yürüme mesafesinde her yere ulaşabiliyoruz. Esasen şehir merkezi Üç büyük caddenin kesiştiği yer oluyor. Havaalanından gelen Atatürk Caddesi, eski şehirden gelen Saray Caddesi ve yeni şehrin yapılandığı Millet Caddesi. Bu üç caddenin açıldığı meydanda ise en ilginç yapı eski Hatay Devleti’nin meclis binasıdır. Bu gün üst katının kültür merkezi olarak kullanılan bu tarihi binanın alt katlarında Künefe ve Kebapçı, Köfteci dükkanlarının bulunması trajikomik bir durumdur. Bunu söylediğim Antakya’lı arkadaşlarımın ise “Çok şükür bu ayıptan kurtuluyoruz. Valilik alt katların boşaltılması için o dükkanları çalıştıranlara ay sonuna kadar süre verdi” demesi tesellim oldu. Arkadaşlarımın verdiği bilgiye göre burası yakında Kültür merkezi ve müze haline dönüştürülecekmiş.

Müze denince iki nokta üst üste koymak gerekir. Antakya’da bir Arkeoloji ve Mozaik müzesi var ki, anlatmaya kelimeler yetmez. Dünya da ki en büyük ikinci mozaik  müzesiymiş. Mükemmel organize edilmiş müzeyi gezerken on binlerce yılı, birkaç saatte yaşayıp görüyorsunuz. Mozaikler halen duran canlı renkleri ile herkesin ilgisi olmakta. Ancak benim oradaki favorim, lisede tarih okurken ismini telaffuz etmeye zorlandığım Hitit Kralı Şuppiluliuma’nın heykeli oldu. Milattan önceki on dördüncü asırdan kalan, gözleri fal taşı gibi açık Kral Şuppiluliuma’nın sanki bu gün yapılmış gibi duran heykelinden etkilenmemek gerçekten mümkün değildi.   Aslında Antakya’nın yer altı, arkeolojik çalışmalar için çok zengin. Neresi kazılsa tarih fışkırıyor. Örneğin üç yıl önce Hilton’a kiralanmak üzere bir otel yapılmaya başlanmış. Daha ilk kazmalardan sonra planlar değişmek zorunda kalınmış . Zira kazı yapıldıkça müthiş mozaikler bulunmuş. Bunun üzerine Otel sütünler üzerine yapılıp mozaikler camla kapanıp kurtarılmış. Bu işlemler otelin zamanında bitirilmesine engel olmuş ve Hilton’un sahipleri de orayı kiralamaktan vaz geçmişler. Ancak Antakya’lılar buradan Müze Otel olarak bahsediyorlar ve bu şekilde yapılmış olmasından memnuniyet duyduklarını da hiç saklamıyorlar.

Antakya’nın iki tane eski çarşısı var. Bunlardan “Uzun Çarşı” bildiğiniz İstanbul’daki kapalı çarşı. İçinde yok yok. Aradığınız her şeyi Ayakkabıdan elbiseye, ziynet eşyasından yiyeceğe bütçenize uygun bulabilirsiniz. “Meydan Çarşısı” ise Uzun Çarşının çok daha küçük bir versiyonudur. Her iki çarşı etrafında ve içinde de Hatay’a özgü “Künefe” yapıp satan dükkanlar da bulunmaktadır Doğrusu çok yerde künefe yedim ama Hatay’da olanın tadı gerçekten başkaymış. Fıstıklı, dondurmalı ve sade tipleri var. Doğrusu hepsi bir birinden güzel, insan doymuyor. Bu iki çarşının ön kapıları şehir merkezine, arka kapıları ise Kurtuluş Caddesine açılıyor. Antakyalılar bu caddenin tarihte ilk aydınlatılan cadde olduğunu her fırsatta övünçle söylüyorlar. Şehir de bir tane de AVM var. Adı Palladium. Daha ziyade genç Antakyalılar burayı tercih ediyor.

Daha şehirde dolanmaya başladığımız ilk anda yolumuz kesiliyor. “Yanlış anlamayın doktor bey sizi görünce tanıdım, memleketime gelmişsiniz bir şeye ihtiyacınız var mı? Sizi misafir etmek isterim “ söylemiyle karşılaşıyorum. Sonraki günlerde de en az bir kez değişik insanlarla aynı konuşmaları yapıyorum. Tatilimin planlı olduğunu ama bir ihtiyacım olursa arayacağımı söyleyip hepsine teşekkür ediyorum. Bir kez daha anlıyorum ki biz artık Hatay ile ciddi akrabayız.

İnsanlar kibar. Sizli bizli konuşuyorlar. Yüksek sesle bağırma yok. Yolda araçlar yayalara yol veriyor. Şehir oldukça temiz- ki bizi gezdiren arkadaşlarımız “daha da iyi olması gerekir”  deyip memnuniyetsizliklerini ifade ettiler. Gece sokak müzisyenlerini orkestralarını izlemek en popüler eğlence. Ayrıca eski Antakya da eski evler konaklar restore edilip lokanta ve bar haline getirilmiş. İnsanlar buraları dolduruyor. Kısacası İstanbul’dan Bodrum’dan farkı yok. Kimse kimsenin kıyafetine yediğine içtiğine karışmıyor. Herkes bir birine saygılı. Sakın attığımı sanmayın. “Hatay’dan mı bahsediyorsun?” hiç demeyin. Bende gördüklerime şaşırdım ama yaşantı gerçekten böyle. Bir de Pazar galiba kimse evinde yemek yapmıyor. Herkes dışarıda sayfiyede lokantada , en yoksulu Asi nehri kenarında peynir ekmek yiyor. Yemekler çok çeşitli. Damak tatları bize çok yakın. Acı istediğiniz dozda katılıyor.

Harbiye , şelalelerin olduğu bir cennet köşe… Her taraftan şakır şakır sular akıyor. Yeşillik içinde ayaklar sularda , yerleştirilen masa sandalyelerde nefis balık ve kebap sunumlarını tatmazsanız olmazmış. Bizim arkadaşlar, bu bölgenin birkaç yıl önce ciddi bir tehlike atlattığından bahsettiler. Belediye bu yeşil sulak alan etrafını ve hatta içini iskâna açma hazırlığına girişmiş. Bu duyulunca tüm Antakya sokaklara dökülmüş. Medya’ya pek yansımamış ama , bu tepki karşısında Belediye geri adım atmış. İyi ki de atmış. Bence bir doğa faciası önlenmiş. Orayı gördükten sonra betonlaşmasına izin vermenin vatana ihanetle eş değer olduğunu düşündüğümden Hatay Halkının bu direnişini saygı ile selamlamadan geçmek istemiyorum.

Antakya’ya gitmişseniz bahsettiğim yerler dışında mutlaka görmeniz gereken yerler vardır. Habibi Neccar Cami, St Pierre kilsesi görülmeye değer diğer yerlerdir.

Günü birlik İskenderun’u da ziyaret ettik. Hatay ilinin ikinci büyük kenti olan bu şehir geniş sahili ile tam bir liman kentidir. Hatay’a göre çok daha modern yapıları vardır. Doldurulup yapılan sahil şeridi şehre ayrı bir güzellik katmaktadır. Burada da bir AVM vardır. Kıbrıs şehitliği abidesi anlamlıdır. Ne var ki bana en ilginç gelen yapı nerdeyse 500 m uzunluğundaki mendirektir. Söylenenler doğruysa bu mendirek Kıbrıs İskenderun gemi seferleri için yapılmış ama hiç kullanılmamış. Oradaki dostlar “Biz mendireği yaptık ama siz gemiyi yollamadınız “deyip yarı şaka yarı ciddi serzenişte bulunuyorlardı. Aynı gün geçtiğimiz Belen Amik ovasına açılan geçit üzerine kurulmuştu.  Hatay’ın on beş ilçesinden bizim gidebildiğimiz sonuncusu ise Arsuz oldu. Tam bir tatil kasabası görünümünde olan ve kıyı şeridi üzerinde tesislerle dolu olan bu şehrin Konacık beldesinde  yediğimiz balığın tadı hala damağımızdadır.

Daha görmediğimiz Samandağ gibi Ermeni köyü gibi yerleri varmış. Arkadaşlarımız “onları size göstermiyoruz ki yine gelesiniz” deyişlerinin ardındaki konuk severliği anlamamak olanaksızdı. Pazartesi akşamı saat 21.00 deki Anadolu Jet ile yine rötarsız ülkemize dönerken güzel anılarla Hatay’dan ayrılıyorduk.

Kısacası Hatay , hayalinizde canlandıramayacağınız kadar güzel, medeni bir yer. İnanmayan uçağa biner .Sadece 45dakikada oraya ulaşır. Kalın Sağlıcakla .

 


Bu habere tepkiniz:
TAGS: Bülent Dizdarlı’nın seyahat yazısı: Yanı başımızdaki Hatay, haber, kıbrıs,
MANŞETLER

HK KIBRIS

© 2019 Digihaber Portal Services Ltd. Haber Kıbrıs.