Mağusa: Çok kültürlü bir yaşam ve iki toplumlu aileler...
22/04/2012
Okan Dağlı
Son bin yılda ya da geçtiğimiz yüzyıllarda Suriçi’nden kimler geldi, kimler geçti acaba? Mısırlılar, Bizanslılar, Lüzinyanlar, Latinler, Nasturiler, Suryaniler, Ermeniler, Venedikliler, Osmanlılar, İngilizler, Museviler, Filistinliler, Yunanlar, Türkler, Rumlar ve daha nice saymakla bitmeyecek irili ufaklı kavimler, uluslar ya da toplumlar...
Tüm geçenler, gelip geçerken mutlaka bir şeyler bırakmıştırlar geriye. Kadınları, erkekleri, kıyafetleri, yemekleri, içecekleri damgasını vurmuş bu güzelim kale kentine...
Kentimize gelenler, kentte yaşayanlarla birlikte yaşlanmışlar asırlar boyunca, Mağusa’da... Beraber üretmişler, beraber eğlenmişler, beraber ağlamışlar ve beraber gülmüşler.
Bu asırlar boyunca da böyle sürüp gitmiş. Fanatizme varan milliyetçilik virüsü, 1930’lu yıllardan sonra Kıbrıslıların kanına enjekte edilene kadar ciddi bir ayrılık yaşamamışlar. Tüm Avrupa’yı ve dünyayı 1930’lardan sonra saran ve 1940’larda tepe yapan bu virüs, 20. yüzyılın ortalarında sadece Avrupa’da 50 milyon insanın ölmesine ya da sakat kalmasına yol açmıştır. Bir o kadar insan da evsiz, yurtsuz kalmıştır. “Ulus devlet”lerin inşa sürecinde yaşanan savaşlarla beraber ya karşılıklı anlaşmalarla yapılan mübadeleler (insanların yaşadıkları topraklardan zorla sökülüp atılması ve onların yerine kendi ulusundan insanların yerleştirilmesi) ya da zorla yapılan etnik temizlikler, çok acılar yaşatmış Doğu Akdeniz’de ve Ege’de yaşayan insanlara... İnsanların binlerce yıl yaşadığı bu topraklarda, sınırlar ya tekrar çizilmiş ya da yokken var edilmiş. Hatta bu sınırlar çizilirken bazen cetveller kullanılmış, bazen de yeşil renkli kalemler!
***
Osmanlılar, 3 asra yakın bizim kale kentini sorgusuz sualsiz yönetmişler. İçinde birçok medeniyeti ve kültürü barındıran Osmanlı İmparatorluğu, 1571’de adanın ve kentin işgalini tamamladığında geriye 20 bin “Yeniçeri”sini bırakıp ayrılmış yine kendisi gibi birçok medeniyeti ve kültürü barındıran Mağusa’dan...
Yeniçeriler, Osmanlı’nın gayrimüslimlerden (devşirmelerden) oluşan ordusunu oluşturan askerleriydi. Osmanlı’nın kazandığı tüm zaferlerde ve mağlubiyetlerde onların rolü vardı şüphesiz. Kentin işgalinden sonra, onlar da katılmış Mağusa’nın çok kültürlü yapısına. Ayrıca yaşadığımız bu topraklara, Anadolu’dan Yörükler ve Türkmenler de getirilmiş sonrasında. Venediklilerin ise kent düştükten sonra hepsinin buralardan tamamen ayrıldığını da düşünmüyorum.
Gelenler ve kalanlar, burada yaşayanlarla beraber Mağusa’nın çok kültürlü bir kent olmasına yüzyıllar boyunca yaptıkları evlilikleri ve yaşam tarzları ile katkı koymuşlar ve hayatı zenginleştirmişlerdir. Bu zenginlik ve bu yaşam, milliyetçilik virüsünün 1950’li yıllarda adalının ve Mağusalının kanında çoğalmaya başlayıncaya kadar da devam etmiştir. Virüs, 1955 yılından sonra da hastalık boyutunda öldürücü noktaya ulaşmıştır. Yaşamların, hayatların, mutlulukların sona ermesine, asırlar boyunca piramit gibi üst üste konulanların çökmesine, ayrılıklara ve gözyaşlarına neden olmuştur.
Kimin haklı ya da kimin haksız olduğu siyasete meze olurken, kaybedenlerin bu adanın ve bu kentin insanları olduğu sonucunu değiştirmemiştir.
***
İşte bu yıllarda yaşayanlar, hayatlarını birleştirenler ve onlardan doğan yeni canlar bu asrın en şanssız, en çok baskı gören insanları olmuştur...
Arkadaşım Tugay da bunlardan biridir. Mağusa’nın çok kültürlü mozaiğinden çıkmış iki toplumlu bir ailenin en küçüğüdür kendisi...
Geçenlerde kaybettiği annesinin ardından onunla sohbet ediyorum. Annesi Belma Hanım tüm Mağusalıların her zaman çok sevdiği ve gençliğinde de güzelliğiyle dillere destan olan birisiymiş yıllar önce. 83 yaşında yaşama gözlerini yumarken, adamızın ve Mağusa’nın son yüzyılda yaşadığı ve yaşattığı acılarla göçüp gitti aramızdan...
***
Onu herkes “Standard”ın eşi olarak tanıdı. Hikayesi doğduğu yıl 1929’da başlamıştır aslında. Dünyadaki büyük krizin (buhranın) olduğu yıllardır o zamanlar. Aşağı Defdera’da bir Kıbrıslı Rum ailenin en büyük kızıdır. 8-10 yaşlarında ailesiyle Mağusa’ya göçer ve aramızdan ayrıldığı 31 Mart 2012 tarihine kadar da Mağusa’dan hiç ayrılmaz.
Babası hamalbaşıdır. Ailenin geçimini kah limanda çalışarak, kah kahvecilik yaparak sağlar. Küçük kız, 16 yaşında Hüseyin Ali Uçar ile tanışır. Daha sonraları kendisini Standard olarak anacağımız Hüseyin Bey ise, çocukluğunun ve ilk gençlik yıllarının bir kısmını göç ettikleri Adana’da dayısının yanında geçirdikten sonra, 18 yaşında Mağusa’ya tekrar döner. Hayatını burada kurar.
Geçimini önceleri kunduracı Hasan Raif’in yanında çıraklık yaparak sağlar. Kazandığı parayla ilk arabasını 1942 yılında alır. Bu araba belki de Mağusa’da ilk otomobildir. Kardeşi Ülfet Bey, arkadaşı Hüseyin Doç ve birkaç kişi ile daha beraberce Salamis Taksi Yazıhanesi’ni kurarlar. Sonrasında radyolu araba falan derken, Standard marka arabasına kavuşur en sonunda. Taksici arkadaşı Hüseyin Doç ile karıştırılmasın diye kendisine Hüseyin Standard, diğer Hüseyin’e de onun arabasının markası olan Dodge (Doç) lakabı ile hitap eder Mağusalılar. Böylelikle Hüseyinler artık karıştırılmazlar!
Hüseyin Bey, 1945 yılında, kısa bir süre sonra hayatlarını birleştireceği ve Belma ismini alacak eşiyle tanışır. 16 yaşından 3 ay da almış olan kız artık reşittir. Ailesinin tepkisine rağmen kendinden 5 yaş büyük olan Hüseyin Ali Uçar (Standard) ile hayatını birleştirir.
1946 yılında ilk oğlu Saldıray ve sırasıyla Yıldıray, Gökay doğar. Tugay ise Mağusa’da filmin koptuğu yıl 1958 yılında hayata gelir. O yıl Mağusa gayrimüslimlerden yani Kıbrıslı Rumlardan arındırılacaktır. Emir büyük yerdendir. Herkes evinden, işinden zorla kopartılır. Bir gece Hüseyin ve Belma Hanım’ın evini de basar, kar maskeli adamlar. Bu genç çift ya ayrılacaklar ya da Suriçi’ni terk edecektir… Yaşam için başka seçenekleri yok gibidir.
O gün Belma Hanım kelime-i şehadet getirir ve de eşi ve çocukları ile Mağusa’da kalmaya devam eder.
Hayat onlar için hiç de kolay değildir artık... Hüseyin Standard 1958 yılında Aşağı Maraş’ta arabasıyla sarhoş bir bisikletliye çarpar. 2 yıl ehliyeti alınır. Artık arkadaşlarıyla kurduğu Salamis Taksi’de çalışması mümkün değildir. Ticarete atılır. Beyrut’tan varillerin içinden yağ getirip satar. İşleri de iyi gider o günlerde. Caminin karşısında dükkanları vardır. Onların hemen yanında şimdiki İş Bankası’nın olduğu yerde 1960’ların ortasında kahvehanesini de açar. Standard’ın kahve artık Mağusalının buluşma yeridir. Meydanın en güzel yerinde, insanlarımızın vakit geçirdiği bu kahvede benim de hatırladığım tavla ve dama maçları çok çetin geçer. Masa şeklinde ayaklı, çekmeceli dama masaları ve bu masalarda oynanan dama maçları hala daha dün gibi aklımdadır.
***
Mağusa için 1958’de kopan filim, Belma Hanım için aslında 1945’te Hüseyin Bey’le evlendiği gün kopmuştur. O yıldan sonra ailesiyle, annesiyle, babasıyla ve kardeşleriyle görüşmezler. Tugay ise sadece dede ve nenesinin öldüğünü bilmektedir.
1978 yılında herkesin hayatta olduğunu öğrenen Tugay, o günden sonra ailesinin izini sürer. Onları Güney Kıbrıs’ta bulmak için her şeyi yapar.
Yıl 2000’dir artık. Dünya yeni bir milenyuma yelken açmıştır. Az da olsa ortalık sakinleşmiştir. Kısıtlı da olsa Güney Kıbrıs ile temaslar başlamıştır. O yıl Beyarmudu köyünde iki toplumlu bir etkinlik yapılacaktır. Tugay da ailesi ile beraber oraya gider. Orada bu etkinliği organize edenlerin başında olanlardan, Kıbrıslı Rum Bayan Maria ile tanışır. Yaşanılanları anlatır.
Ellerindeki tek ipucu Belma Hanım’ın kardeşi Andonis’in 1960’lı yıllarda Mağusalı eczacı Garulla’nın Maraş’taki eczanesinin bodrumunda ilaç hazırlarken, çıkan yangında öldüğüdür.
Maria, yine babası Andreas Garulla gibi eczacı olan ve Larnaka’da eczacılık yapan oğul Garulla’yı bulur. Oradan halası, yani Andreas Garulla’nın kız kardeşi, Mağusalı Despinu hanıma giderler. Despinu Hanım yanlarında çalışırken ölen Andonis ve ailesini çok iyi tanımaktadır. İlişkileri halen devam ettiğinden, Andonis’in ailesinin Limasol’da kaldığını söyler ve adresleri ile telefonlarını Maria’ya verir.
Filmin kopan karelerinin 55 yıl sonra yan yana gelmesine artık ramak kalmıştır. Maria Limasol’a gider. Belma Hanım’ın annesini, kardeşlerini yani Tugay’ın nene, dayı ve teyzelerini bulur. Oradan Tugay’ı telefonla arasa da konuşamazlar. Çünkü dayı ve teyzeler, Maria’dan aldıkları haber ile bayılırlar. Maria telefonu kapatır ve aileye yardım etmeye çalışır.
Nihayet 17 Kasım 2000 yılında Belma Hanım 55 yıldır görmediği annesi ve kardeşlerine, Tugay da o güne kadar hiç görmediği nene, dayı ve teyzelerine Beyarmudu-Pile arasındaki Aris Restaurant’ta kavuşur.
Tugay arkadaşım bu öykünün devamını getiremez. Çünkü boğazı düğümlenmiş, kelimeler ağzından çıkmaz olmuştur.
***
Yaşanılan yarım asır, sadece Belma Hanım ve Tugay’ın yaşadıklarına, ayrılıklarına, gözyaşlarına ve acılarına tanıklık yapmıyor aslında. Bu katlanılmaz durum, bize yarım asırdır bir yerlerden biçilen yaşamın ta kendisidir aslında...
Gelecekte toplumların ve onu oluşturan bireylerin, başta milliyetçi fanatizm olmak üzere, insani olmayan tüm bu öğelerden arınıp, yeni acılarla baş başa kalmayacağına olan inancım sonsuzdur. Bu yüzleşmeyi kendi kendimizle başarabilirsek eğer!
“Gelenler ve kalanlar, burada yaşayanlarla beraber Mağusa’nın çok kültürlü bir kent olmasına yüzyıllar boyunca yaptıkları evlilikleri ve yaşam tarzları ile katkı koymuşlar ve hayatı zenginleştirmişlerdir. Bu zenginlik ve bu yaşam, fanatizme varan milliyetçilik virüsünün 1950’li yıllarda adalının ve Mağusalının kanında çoğalmaya başlayıncaya kadar da devam etmiştir. Virüs, 1958 yılında da hastalık boyutunda öldürücü noktaya ulaşmıştır. Yaşamların, hayatların, mutlulukların sona ermesine, asırlar boyunca piramit gibi üst üste konulanların çökmesine, ayrılıklara ve gözyaşlarına neden olmuştur”

































































































































































































