Mete Feridun yazdı: Tahvil ihracıyla banka mevduatlarının hedeflenmesi yanlış

ads
ads
28/06/2020

ads
Mete Feridun yazdı: Tahvil ihracıyla banka mevduatlarının hedeflenmesi yanlış

Eski Bank of England uzmanı Prof. Dr. Mete Feridun, İkinci Toplumsal Dayanışma Paketi kapsamında açıklanmış olan devlet tahvili ihraç edilmesi ve bu tahvillerin bankalar tarafından mevduat sahiplerine pazarlanması yönündeki uygulamanın Avrupa Birliği düzenlemeleri ve küresel bankacılık prensipleriyle örtüşmeyeceğini söyledi. Feridun, basına yapılan açıklamalardan hükümetin tahvil ihraç etmekteki amacının bankalardaki mevduatları bir kamu finansmanı kaynağı olarak kullanabilmek olduğunun anlaşıldığını ifade etti. Feridun, söz konusu tahvillere yüksek bir talep olmasını beklemediğini, ancak hükümetin bankaların söz konusu tahvilleri mevduat sahiplerine pazarlamalarını ümit etmesinin banka müşterilerini ve yatırımcıları mağduriyete uğratma açısından bir takım önemli riskleri beraberinde getireceğini söyledi. Feridun, KKTC Merkez Bankası’nın bu risklerden kaynaklanabilecek mağduriyetleri önlemek amacıyla gerekli tedbirleri alması gerektiğini vurguladı.

Feridun’un yazısı şöyle:

Geçtiğimiz hafta açıklanmış olan İkinci Toplumsal Dayanışma Paketi kapsamındaki kamunun tahvil ihraç etmesine ilişkin planla ilgili olarak daha önceki yazımda da belirtmiş olduğum gibi, bana göre hükümetin bu stratejisi zamanlama açısından son derece yanlıştır.

Ancak, bundan da önemlisi, geçtiğimiz gün bir televizyon programında yapılan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla, hükümet söz konusu tahvilleri ilk etapta bankaların satın alarak daha sonra müşterilerine pazarlamalarını öngörmektedir. Bir başka değişle, hükümet kamu finansmanı ihtiyacını karşılamak amacıyla, bankalardan borçlanmanın yanı sıra, kısmen de olsa mevduat sahiplerinin bankalara emanet etmiş oldukları birikimleri kullanmayı hedeflemektedir.

Yani, hükümet bankaların mevduatlarını korumak yerine, mevduat sahiplerini KKTC devlet tahvillerine yatırım yapmaya yönlendirmelerini beklemektedir. Bu noktada tahvil ihracı konusunda yöntem olarak bir sorun bulunmasa da hükümetin ülke koşullarında ve kendi geri ödeme gücü çerçevesinde gerçekçi davranmadığı görülmektedir.

Şöyle ki, hükümet açık bir şekilde bankaların müşterilerini geri ödeme riskinin yüksek olduğu yatırım araçlarına yönlendirmelerini beklemekte ve mevcut kamu borçlarının ödenmesi konusunda halihazırda bir kredibilite sorunu olduğunu bizzat kabul etmesine rağmen banka müşterilerini ve yatırımcıları mağduriyete uğratabilecek bir kamu finansmanı yöntemi gerçekleştirmeyi planlamaktadır.

Basına yapılan açıklamalardan hükümetin mevcut kamu borçlarının ödenmesi konusunda halihazırda bir güven sorunu olduğunu kabul ettiğini ve zamanla bu sorunu gidererek daha fazla tahvil ihraç edebilmeyi ümit etmekte olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre, ilk etapta 700-800 milyon TL civarında bir rakamla başlanılması ve geri ödeme yapıldıkça, yani tahvil yatırımcıları nezdinde güven tesis edildikçe, zaman içerisinde daha çok borçlanma yönüne gidilmesinin planlandığı anlaşılmaktadır.

Bu açıklamalardan dahi bizzat hükümetin de kamu borçlarının geri ödenmesi konusunda ciddi bir kredibilite sorunu olduğunu kabul etmekte olduğu anlaşılmaktadır. Kredibilitesi düşük kurumların ihraç etmiş olduğu tahvillerin yatırımcılar açısından risk düzeyinin yüksek olduğunu burada detaylı bir şekilde izah etmeye gerek yoktur.Bütün dünyada gelişmiş ülkelerdeki devlet tahvilleri genellikle en güvenli yatırım aracı olarak görülürken, bizim gibi ülkelerde ise durum hiç de öyle değildir. Nitekim, ülkemizde söz konusu tahvillerin nasıl geri ödenebileceğine ilişkin gerçekçi bir plan veya somut bir teminatlandırmanın mevcut olup olmadığı, mevcutsa da bunun ne ölçüde geçerli olup olmadığı bilinmemektedir.

Nitekim, ülkemizin önde gelen bankalarından birinin üst düzey bir yetkilisi sosyal medya üzerinden yapmış olduğu bir yorumda bu durumu “devletin bir bankaya olan borcu yıllar süren hukuk mücadelesi ile  eksik tahsil edilebildi, diğer bir borç ise ödenmeden yıllardır katlanarak büyümeye devam ediyor” şeklinde ortaya koyarken, “ekonomik  tedbirler  ortaya  konmadan  sadece  borçlanma  açıklanması  çok  tehlikeli  sonuçlar  doğuracaktır” diye ciddi bir uyarıda bulunmakta ve bankacılık sektörünün söz konusu tahvillere olan potansiyel talebini “güven  tesis  etmeden, inandırıcı  olmayan  bir  tahvil  piyasasına  ilgi  olmayacaktır” şeklinde özetlemektedir. Halbuki söz konusu televizyon programında bir hükümet yetkilisi 700-800 milyon TL’lik tahvil ihracının bankalar için bir “çerez parası” olduğunu ve talebin yüksek olacağını ima etmiştir.

Dolayısıyla, bu konuda bankacılık sektörümüzde dahi bu şekilde olumsuz görüşler mevcutken, hükümetin söz konusu tahvil ihraç etme planının başarı ile sonuçlanmasını beklemesi, planlama yapılırken ülke gerçeklerinin yeterince dikkate alınmadığı ve gerekli ön çalışmaların ciddiyetle gerçekleştirilmediği gibi bir izlenime yol açmaktadır. Ancak daha da önemlisi, hükümetin söz konusu tahvil ihracına ilişkin olarak geri ödeme yapılamaması riskini açık bir şekilde mevduat sahiplerine ve yatırımcılara yükleme gibi bir planının olması oldukça endişe vericidir.

Devletin bankalardan borçlanmasına ilişkin daha önceki ve güncel örnekler dikkate alındığı zaman bu tahvillerin ciddi düzeyde bir geri ödeme riski taşıdığı çok açıktır. Aynı televizyon programında yapılan açıklamalardan hükümet yetkililerinin ilk etapta gerçekleştirmeyi planlamakta olduğu 700-800 milyon TL’lik tahvil ihracının pek de kayda değer bir rakam olmadığını düşünmekte oldukları anlaşılmaktadır.

Oysa ki, basit bir hesap yapılacak olursa, söz konusu tahvillerin ümit edildiği şekilde mevduat sahipleri ve diğer yatırımcılara pazarlanması halinde, örneğin yatırımcı başına ortalama 10 bin TL’lik bir tahvil satışı olması durumunda, bu borcun geri ödenememesi halinde toplam 70-80 bin mevduat sahibi ve yatırımcının mağdur edilme riskinin söz konusu olduğu ortadadır. Bu azımsanmayacak bir rakamdır. Kaldı ki hükümetin değil 70-80 bin, 7-8 mevduat sahibi ve yatırımcının dahi mağdur edilmesi riskini göze almaması gerekmektedir.

Dolayısıyla, söz konusu tahvil yatırımlarının mevduat sigortası fonu gibi geçerli bir korumaya sahip olmayacağı göz önünde bulunduğu zaman, İkinci Toplumsal Dayanışma Paketi kapsamında açıklanmış olan devlet tahvillerinin bankalar tarafından mevduat sahiplerine pazarlanması yönündeki beklenti banka müşterilerinin mağduriyete uğramalarına yol açma riski taşıması nedeniyle son derece sakıncalıdır. Üstelik, bu uygulama, banka müşterilerini ve yatırımcıları mağduriyete uğratma riski taşıdığından, ne Avrupa Birliği Finansal Araç Piyasaları Direktifi (Markets in Financial Instruments Directive), ne de uluslararası bankacılık prensipleriyle örtüşmektedir.

Hükümetin mevcut mali kaynak ve ödeme sıkıntısı göz önünde bulundurulduğu zaman söz konusu tahvillerin geri ödenmesi aşamasında büyük sıkıntılar yaşanacağını tahmin etmek hiç de güç değildir. Günün sonunda geri ödeme yapılamaması durumunda yatırımcılar ile, onlara bu ürünleri pazarlamış olan bankalar karşı karşıya gelecektir. Bu durumda, geri ödeme yapılamaması durumunda borç sahibi devlet olacağı için, bankaların herhangi bir ödeme yükümlülüğü bulunmayacağından, tahvile yatırım yapmış olan mevduat sahipleri ve yatırımcılar mağdur olacaktır. Oysa ki bir hükümetin görevi mevduat sahiplerini ve diğer yatırımcıları göz göre göre böyle bir riske atmak değil, tam tersine onları bu tip risklerden korumak olmalıdır.

Öte yandan, bankaların risklerini bile bile likit olmayan, geri ödeneceğinin garantisi olmayan, TL cinsinden uzun vadeli yatırım araçlarını mevduat sahiplerine pazarlayarak devlete finansman sağlamalarını beklemek neresinden bakarsak bakalım son derece yanlış bir yaklaşımdır. Özellikle bankaların bu işlemler sırasında bir maddi kazanç elde edecekleri düşünüldüğü zaman, ortada çok ciddi bir çıkar çatışması olacağını ve bazı bankaların kendilerine emanet edilmiş olan mevduatları korumak yerine ticari kaygılarla riskli olduğu kabul edilen söz konusu tahvillere yönlendirebileceklerini tahmin etmek güç değildir.

Hükümetin bu planı özellikle ülkemiz koşullarında Avrupa Birliği kuralları ve evrensel bankacılık prensipleri açısından kabul edilebilir bir strateji olmaktan uzaktır. Çünkü, Avrupa Birliği ve dünyadaki bütün gelişmiş ülkelerde bankaların müşterilerine geri ödenmeme riski yüksek olan finansal ürünler pazarlaması veya onları ihtiyaçları ile örtüşmeyecek nitelikte bir takım finansal yatırımlara yönlendirmeleri bankacılık düzenlemeleriyle kısıtlanmaktadır. Dünyanın birçok ülkesinde bankacılık düzenleme ve denetim kurumları bu gibi finansal davranış risklerini (“financial conduct risk”) önlemek amacıyla gerekli düzenlemeler gerçekleştirmekte ve bu düzenlemelere uymayan bankalara çok ciddi yaptırımlar uygulamaktadır.

Örneğin Avrupa Birliği’nde finansal piyasalardaki yatırımcıların korunması amacıyla 2007 yürürlüğe girmiş ve daha sonra 2018 yılında revize edilmiş olan Avrupa Birliği Finansal Araç Piyasaları Direktifi (Markets in Financial Instruments Directive), finansal yatırım faaliyetleri sırasında yatırımcıların menfaatlerinin korunmasına büyük önem vermektedir, Kısaca “MiFID II” olarak bilinen bu düzenlemeler kapsamında alım-satım işlemlerinin yatırımcıların menfaatine olacak şekilde gerçekleştirilmesini sağlamak ve finansal ürünlere ilişkin alım-satım işlemlerinde gündeme gelebilecek olası çıkar çatışmalarını önlemek amacıyla birçok konuda çok sıkı düzenlemeler ortaya konulmuştur.

Dünyada finansal yatırım faaliyetleri sırasında yatırımcıların menfaatlerinin korunması konusunda öncü kurum olan ve daha önce benim de görev yapmış olduğum Birleşik Krallık’taki Financial Conduct Authority (FCA) tarafından bankaların bu tip davranışlarını cezalandırmak amacıyla geçtiğimiz yıl verilmiş olan cezaların toplamı 310 milyon sterlin, bankaların müşterilerine ödemiş olan toplam tazminat miktarı ise 230 milyon sterlin civarındadır. FCA, para cezalarının yanı sıra, gerekli durumlarda müşterilerini mağduriyete uğratan bankaların faaliyet izinleri dahi iptal edilebilmektedir.

Benzer şekilde ABD’de Dodd-Frank Wall Street Reformu ve Tüketiciyi Koruma Yasası kapsamında finansal ürün ve hizmet piyasalarındaki tüketicileri korumak amacıyla Consumer Financial Protection Bureau (CFPB) isimli bir otorite faaliyete geçirilmiştir. Ayrıca, Avrupa Birliği’nde son iki yılda başarı sağlamış olan MiFID II uygulamasına benzer bir kuralın halihazırda ABD'de gündeme gelmiş olduğu bilinmektedir. Günümüzde sadece Avrupa Birliği, Birleşik Krallık ve ABD gibi ülkelerde değil, diğer ülkelerde de banka müşterileri ve finansal yatırımcıların menfaatlerinin korunmasına büyük önem verilmektedir.

Ülkemizde ise ne yazık ki henüz bu örneklere benzer bir kurum bulunmasa da, KKTC Merkez Bankası Yasası incelendiği zaman, Merkez Bankası’nın müşteri menfaatlerinin korunmasına ilişkin olarak bir takım yetki ve sorumlulukları olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, KKTC Merkez Bankası’nın İkinci Toplumsal Dayanışma Paketi kapsamında ihraç edilmesi öngörülmekte olan devlet tahvillerinin planlandığı şekilde bankalar tarafından mevduat sahiplerine pazarlanması halinde ortaya çıkabilecek mağduriyetleri önlemeye yönelik olarak gerekli tedbirleri gerçekleştirmesi gerekmektedir.

28/06/2020 14:24
ad

Bu habere tepkiniz:
TAGS: Eski Bank of England uzmanı Prof. Dr. Mete Feridun, kıbrıs banka, haberkibris,
MANŞETLER

HK KIBRIS

© 2019 Digihaber Portal Services Ltd. Haber Kıbrıs.