Şeker Portakalı Müstehcen mi?
13/01/2013
Poli-Şerif Türkkal
Uzm. Psk. Şerif Türkkal ‘“Müstehcen” Şeker Portakalı’ başlıklı yazısıyla Poli Dergisi’nde yazdı:
İşte Uzm. Psk. Şerif Türkkal’ın yazısı:
“Şeker Portakalı kitabını derste ödev olarak okutan İstanbul Bahçelievler’deki Behiye Doktor Nevhiz Işıl İlköğretim Okulu’nda görev yapan 7. sınıf Türkçe öğretmenine, kitabın müstehcen olduğu gerekçesiyle soruşturma açıldı. Öte yandan Fareler ve İnsanlar kitabı da İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu tarafından ‘sakıncalı’ bulundu.
İsmi açıklanmayan bir veli, kitabı okuduğunu ve şok olduğunu belirterek kitabın Türk örf ve ananelerine aykırı içeriğe sahip olduğunu, içinde birçok argo sözcük ve küfür içerdiğini belirterek öğretmen hakkında soruşturma açılmasını istedi. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü de öğretmen hakkında kitabı neden tavsiye ettiği ile ilgili olarak soruşturma açtı. Soruşturma henüz tamamlanmadı. ‘Müstehcen içerikli kitap okutmak’ başlığıyla hakkında soruşturma açılan öğretmenin ifadesi alındı.”
Yukarıdaki haberi oldukça ironik bir o kadar da korkunç buldum. Konuya girmeden önce bir dünya klasiği olan bu kitapla ilgili bazı temel bilgilere yer vermek isterim. Yazarının José Mauro de Vasconcelos olduğu Şeker Portakalı kitabının özgün adı, ‘O Meu Pé de Laranja Lima’ olup 1968 yılında basılmıştır. Türkiye yayın hakları Can Yayınları’na aittir. Türkiye’de ilk basımı 1983 yılında olup Türkçe çevirisi Aydın Emeç’e aittir. Ayrıca, Şeker Portakalı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) ilköğretim okullarında okutulacak 100 Temel Eser arasında yer alıyor. 1968 tarihli kitap, yoksul bir aile çocuğu olan Zeze’nin yaşadıklarını, acıyı keşfedişini anlatır. Renkli hayal dünyasından uzaklaşıp gerçeklerle yüzleşmek onun için fazlasıyla acılı olmuştur... Bir çocuk kitabı olarak geçer. Ama Şeker Portakalı’nın lezzetini, yetişkinler de aynı keyifle deneyimler.
Kitabın kurgusunu anlatmak yerine, kitapta beni etkileyen öğretilere ve bazı psikolojik yorumlara yer vermek isterim. Ayrıca edebi eserleri yasaklama fikrini üreten beyinlere naçizane bazı eleştirilerimi yönelteceğim. Henüz okumamışsanız, kitabın kurgusunu ve esas hikayeyi keşfetme keyfini size bırakıyorum.
Şeker Portakalı küçük bir çocuğun, Zeze’nin, olgunlaşma sürecini anlatır. Bir çocuğun bilişsel gelişiminde fantezi ve gerçeklik arasındaki ayrıma nasıl ulaştığını aşama aşama görürüz. Öykünün başlarında, Zeze sık sık kendi içinde olduğunu düşündüğü “küçük kuşu”ndan bahseder. Aslında “küçük kuşum” dediği onun iç sesidir. Çocuklar öylesine masum varlıklardır ki, iç sesi, yani kendi kendine konuşma halinin ne olduğunu bilemez. Öykünün ilerleyen bölümlerinde Zeze, kendi hayal dünyasında içindeki kuş olarak kurguladığı şeyin, aslında onun bilinci olduğunu keşfeder. Böylece, hayal dünyasından gerçekliğe doğru küçük bir adım atar.
Şeker Portakalı, çocuklara dair birçok şey anlatır. Zeze’nin Bay Manuel Valadares (Portuga) ile kurduğu arkadaşlık ve sonrasında ona bağlılığı Zeze’nin koşulsuz sevgiye olan ihtiyacının ifadesidir. Çocuklar sağlıklı bir kişilik geliştirmek için, onlara koşulsuz sevgi gösteren yetişkinlere ihtiyaç duyarlar.
Zeze evde şiddet gören bir çocuğun duygularını da anlatır. Dayağın bir disiplin yöntemi olarak kullanılmasının bir çocuğun öz-saygısını nasıl olumsuz etkilediğini görürüz. Şiddet gören Zeze, bunu hakkettiğine, kötü bir çocuk olduğuna inanır. Hatta hiç doğmaması gerektiğini söyler. Sonraları, dayak yüzünden Zeze’nin içine kapanık, neşesiz ve hayata küskün hallerini görürüz. Şeker Portakalı, şiddetin, çocuğun kendine ve hayata bakış açısını nasıl etkilediğini yansıtır.
Önceleri, Zeze, hayattaki sıkıntıları fazla ciddiye almaz. Evde dayak yerken bile buna aldırmadığını ve içindeki kuşun şarkı söylemeye devam ettiğini söyler. Yaptığı yaramazlıklar ve hayalleri bütün zorluklara rağmen onun, hayatı bir oyun olarak gördüğünün ifadesidir. Sandığını alıp ayakkabı boyamak için dışarı çıktığı bir günde, içinde bulunduğu sıkıntılara aldırış etmeksizin yaramazlık düşünmesi, bir çocuğun hayata bakış açısını yansıtır. Ne ara fırsat bulup da yerdeki yırtık çorabı fark edip ona bir yılan formu verme fikrini yürüttüğü şaşılacak bir durumdur. Fakat serüven ilerledikçe ve hayatın zorlukları sıklaştıkça, Zeze hayallerine veda eder ve hayata gerçekçi ve neşesiz bakmaya başlar.
Normal bir gelişim sürecinde bireyin hayal dünyasından gerçekliğe geçişi daha ileriki yaşlarda olur. Fakat, gerçeklikle bu kadar yoğun bir şekilde karşı karşıya kalan hayatlarda bu zaman dilimi kısalır. Sokakta karton toplamak için çöp karıştıran ya da dilenen çocukları hiç gördünüz mü? Burada değilse de Türkiye’de elbet karşılaşmışsınızdır. Lafları ve davranışları bir çocuğunkine değil de bir yetişkininkine benzer... Zeze bize tam da bu durumu anlatmaktadır. Hayatın getirdiği zorluklarla iç içe olan çocuklar, olgunlaşma sürecine de zamanından önce girer. Böylece önceleri hayal ve oyunlarla şekillenen bu çocukların bilinçleri, zamanından önce gerçeklikle yüzleşir. Bu yönleriyle, Şeker Portakalı önemli bir insanlık öğretisi sunar. Zeze’yi ve onun öyküsünü anlamak ötekileştirdiğimiz hayatları anlamak için kılavuzluk yapacak niteliktedir.
Böylesine edebi zenginliği olan eserlerin yasaklanmak veya sansürlenmek üzere tartışılır durumda olması, bana göre bir akıl tutulmasıdır. “Gökten indiği farz edilen” kitaplara tapılırken, gerçekliği anlatan, insana ve yaşama dair öğretileri olan bu gibi edebî eserlerin sakıncalı kabul edilmesi ironiktir.
Kuşkusuz, kitabın kelimelerine takılan bu gibi zihniyetlerin Zeze’nin anlattıklarını idrak etmesini beklemek büyük bir hayal kırıklığına sebep olur. Anlaşılan o ki, nevi şahsına münhasır ebeveynimizin kaygısı da çocuğunun başka hayatları anlayıp anlamaması değil; Zeze’nin söylediği o ayıp sözleri çocuğunun örnek alacak olmasıdır. Bu gibi zihniyetleri, ötekileştirme gibi, çok ciddi sosyal sorunların kaynağı olarak görüyorum. Bu zihniyetin sahibi, bir insanı, duyguları ve düşünceleriyle tanımaya çalışmaz. İnsanların görünürdeki yaşantısına bakar: Eğer onunkinden farklıysa, o yanlış ve güvensizdir. Öyleyse o “ötekidir”... Ötekileştirerek, kötüleştirerek kendi güvenli ve sahte hayatını garantiye alır. Güvenli yaşam ortamı da örf ve adetlerle sağlama alınır. Yukarıdaki ebeveyn de Türk örf ve adetlerine uymadığı gerekçesiyle kitapta sunulanların yanlış olduğunu savunur. Yoksa Şeker Portakalı, onun bu güvenli ortamının temellerini yıpratacak, onu gerçeklikle yüzleştirecek bir tehdit midir?
Plato’nun terminolojisiyle ifade edecek olursak, yasakçı ve sansürcü zihniyet, gerçekliğin kendisiyle değil, gerçekliğin sahte kopyalarıyla ilgilenir. Gerçeğin dışarıda bir yerlerde olması ve bunu keşfeden bireyin ona bu gerçeği haykırması faydasızdır. Zira, o yansımaların sahte ve güvenli dünyasını gerçekliğe tercih eder.
Şeker Portakalı’nın kahramanı olan küçük Zeze, hayatın farklı renklerini keşfetmeyi anlatır... Dahası, Zeze kendi karakterinde de, bize insanın farklı yönlerini gösterir. Zeze ne salt iyidir ne de salt kötü; Zeze hayatın gerçekliğine uygun, iyi ve kötüyü aynı anda barındırabilen bir çocuk karakterdir. Bu yönüyle, Şeker Portakalı, onu “sakıncalı ve müstehcen” kabul eden zihniyetlere âdeta hayatın ve insanların iki uç noktadan ibaret olmadığı eleştirisini yöneltir.
Evet Şeker Portakalı’nın içinde argo sözler de geçmektedir. Şeker Portakalı hayatı ve hayatın gerçekliği olan acıyı keşfeden bir çocuğun hikâyesidir. Bize hayatı ve gerçekliği, çocuğun gözünden ve onun sözleriyle anlatır. Zeze, bir çocuğun neşe dolu hayal dünyasının yanında, acıyı, yoksulluğu, dayağı, isyanı, ölümü ve üzüntüyü anlatır. Hayat gerçekler olmadan nasıl anlatılır? Gerçeklikten uzaklaştırılarak çocuklar hayata nasıl hazırlanır? Şeker Portakalı bir çocuk kitabı olarak kabul edilse de anlaşılan o ki Zeze’nin yetişkinlere de anlatacak daha çok şeyi var...
Yaşamı ve insanları anlayabilmek için birey, başka hayatları “olduğu gibi” öğrenmelidir. İnsan tanımadığı hayatları, ancak o hayatı yaşayanların sözleriyle, onların acılarını duyumsayarak anlar.
























































































































































