''Sürdürülebilir bir çevre politikamız yok''

Biyolog, Yrd. Doç. Dr Nazım Kaşot, “5 Haziran Çevre Günü” nedeniyle Haber Kıbrıs için yazdı

ads
ads
05/06/2020
HK

ads ads
''Sürdürülebilir bir çevre politikamız yok''

Biyolog, Yrd. Doç. Dr Nazım Kaşot, çevre sorunlarının, biyolojik çeşitliliği her geçen gün daha da tehdit ettiğini, KKTC’de hiçbir konuda olmadığı gibi çevrede de sürdürülebilir bir politika olmamasının en büyük sorunumuz olduğunu vurguladı.

   Biyolog, Yrd. Doç. Dr Nazım Kaşot, “5 Haziran Çevre Günü” nedeniyle Haber Kıbrıs için yazdı. Ülkemizdeki biyolojik çeşitlilikle ilgili bilgi veren Kaşot, KKTC’nin çevre politikasını değerlendirdi.

   Küçük bir ülkemiz olmasına rağmen zengin biyolojik çeşitliliğinin olduğunu belirten Kaşot, bunun kıymetini bilmediğimizi ve değerlerimizi yok ettiğimizi vurguladı.

    Ormanlarımıza büyük zarar veren yangınlara dikkat çeken Nazım Kaşot, denetimler artırılmadığı, caydırıcı cezalar uygulanmadığı ve gereken tedbirler alınmadığı sürece daha çok orman yangınları çıkacağını ve içindeki canlı varlıkların yanacağını kaydetti.

    Kaşot, “Dünya Çevre Gününe özel Kuzey Kıbrıs Çevrelemesi” başlıklı yazısında şu bilgileri verdi:

 

Dünya Çevre Gününe özel Kuzey Kıbrıs Çevrelemesi

   “Bugün 5 Haziran “Dünya Çevre Günü”. Çevre sorunları, biyolojik çeşitliliği her geçen gün daha da tehdit ediyor. Bu şartlarda çevre gününü nasıl kutlayacağız gerçekten bilemiyorum. Ülkemizde, ne yazık ki çevre dahil hiçbir alanda sürdürülebilir politikamız yok. Siyasetimiz sürekli değişiyor. Her değişimle, önceden yapılanlar silinip gidiyor. Politikanın bu denli değişimine kurumsal hafıza mı dayanır? Elbette dayanmaz. Her seferinde, geri adımlarla yol ilerlemeye çalışıyoruz. Birçok alanda olduğu gibi çevre de bu durumdan nasibini alıyor.

Peki nereden çıktı bu “Dünya Çevre Günü” ve neden 5 Haziran günü kutlanıyor?        

   Birleşmiş Milletler; İsveç’in başkenti Stockholm’de, 5-16 Haziran 1972 tarihleri arasında, 114 devlet delegasyonu, birçok uluslararası örgüt, 400 sivil toplum örgütünden 700 gözlemci ve 1500 gazetecinin katılımıyla İnsan Çevresi Konferansı’nı düzenlemiştir. 1974 yılından beri her yıl, 5 Haziran günü farklı bir temayla, çevre farkındalığını artırmak amaçlı “Dünya Çevre Günü” olarak kutlanmaktadır. Stockholm İnsan Çevresi Konferansı her yıl çevre farkındalığına dikkat çeken Dünya Çevre Günü’nü yaratmakla kalmamış, aynı zamanda çağdaş uluslararası çevre hukukunun da miladı olarak kabul edilmiştir. Literatürde başarılı olarak değerlendirilen bu konferans aynı zamanda çok taraflı çevre sözleşmelerinde anahtar rol üstlenen Birleşmiş Milletler Çevre Programı(UNEP)’nın da kurulmasına vesile olmuştur.

   1974 yılında “Sadece Bir Dünya” temasıyla kutlanmaya başlanan 5 Haziran Dünya Çevre Günü’ne her yıl bir ülke ev sahipliği yapıyor. Bu yılki teması “Biyolojik Çeşitlilik”, ev sahibi de Kolombiya Cumhuriyeti. Bu tema kapsamında; tek kullanımlık plastiklerden kaçınılması, gereksiz tüketimin, atıkların, arılar gibi bitki tozlaştırıcılarının ölmesine sebep olan kimyasal ilaç kullanımının azaltılması ve sürdürülebilir kalkınma hedefleri hususlarına dikkat çekilmektedir.  

 

Peki nedir bu biyolojik  çeşitlilik dedikleri şey?

Biyolojik çeşitlilik; dünyada yaşayan milyonlarca birbirinden farklı canlı türünün, bu türlerin sahip olduğu genlerin ve bu türleri barından ekosistemlerin bir bütünü olarak tanımlanmaktadır. Dünyanın maruz kaldığı insan kaynaklı çevresel sorunlar, insan dahil tüm canlı türlerini tehdit etmeye başlamış ve birçok canlı türü de bu sorunlar nedeniyle yok olmaya başlamıştır. İnsan faaliyetlerinin doğal yaşam ortamlarına ve bu ortamlarda hayatlarını sürdüren türlere olan etkilerini betimlemek için de biyoçeşitlilik terimi kullanılmaktadır.      

1980’li yılların başından itibaren ortaya atılan “biyoçeşitlilik” kavramı, ne yazık ki 1992 yılına kadar etkisini dünyaya yaymayı başaramamıştır. 1980’lerin ortasında; tropik yağmur ormanlarının odun eldesi amacıyla tahribi artmıştır. Bundan endişe duyan, bu doğal alan ve barındırdığı tüm canlıların korunması gerektiğini dile getiren doğaseverler diğer adıyla naturalistler, konunun uluslararası düzeyde fark edilmesine yönelik ciddi bir farkındalık oluşturmuşlardır.  Günümüzde tropik yağmur ormanlarındaki canlıların, ağaçların kesilmesi ve orman yangınları nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu biliniyor. Bu yokoluşun en büyük sebebi ne yazık ki 'insan'dır. Milyonlarca yıl süren evrimsel süreçlerle oluşan ekosistemi ve ağaçları dört dakikada bir elektrikli testere ile yok edilmesine seyirci kalınıyor!

   1992 yılında Rio de Jenerio’da düzenlenen Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı bir milat olarak, biyoçeşitlilik kavramını dünyaca tanınanacak bir boyuta taşımıştır. Bunun temel nedeni de konferans kapsamında imzalanan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’dir. Sözleşmeyle birlikte biyoçeşitlilik kavramı bilimsel düzeyden tüm dünyanın üstüne politikalar geliştirmek zorunda kalacağı siyasal düzeye taşınarak işlerlik kazanmıştır.

Konunun tarihsel ve hukuksal gelişimine ayrıca da kavramlarına kısaca değindikten sonra bizim ada yarımızdaki biyolojik çeşitlilik durumu nedir gelin hep birlikte irdeleyelim.

   Ülkemiz bir ada olmasına rağmen sahip olduğu biyolojik çeşitlilik değerleri açısından azımsanamayacak ölçüde zengindir. Kıbrıs genelinde; 1649 tür ve alttür seviyesinde yerli, 254 aşılama, 43 hibrid (melez), 81 de durumu netleşmemiş bitki bulunduğu belirtilmektedir. Bunların 1300’den fazlasının Kuzey Kıbrıs’ta da bulunduğu biliyoruz. Kuzey Kıbrıs endemiklerinin büyük çoğunluğu Beşparmak sıra dağları üzerinde konumlanmaktadır. Kıbrıs florası endemik türler bakımından bir ada ülkesi olmasına rağmen oldukça zengindir. Kıbrıs florası endemizmi ile ilgili çalışmalara göre tür ve alttür düzeyinde 141 bitki bulunmaktadır. Kıbrıs Adası'nda sadece Kuzey Kıbrıs endemiği olan 20 bitki türü bulunmaktadır.  Ülkemizde bitki çeşitliliği yanında fauna türleri de azımsanamayacak bir çeşitliliğe ve endemizme sahiptir. Omurgasız hayvan çeşitliliğimiz de oldukça zengindir. Omurgasızlar içerisinde sınıflandırılan böcek faunamız , kalabalık olduğundan hepsi çalışılmamış ve halen keşfedilmeyi bekleyen nadir ve endemik türleri barındırıyor.  Kuzey Kıbrıs’ta Torcu, Akar ve İşbilir (2001) ve Çoker ve Cihangir (2014) çalışmalarına göre 2 farklı sınıfa ait 170 balık türü olduğu belirlenmiştir. Kuzey Kıbrıs herpetofaunası; 3 amfibi (çift yaşamlı) ve 20 sürüngen [3 kaplumbağa (2’si deniz ve 1’i tatlı suda yaşayan), 11 kertenkele, 6 yılan] türüyle temsil edilmektedir. Kıbrıs su kurbağası, Kıbrıs gece kurbağası, Trodos kertenkelesi Kuzey Kıbrıs’a tür seviyesinde endemik amfibi ve sürüngen türlerindendir. Bunun yanında alttür seviyesinde endemik kertenkele ve yılan türlerimiz de bulunmaktadır. Kıbrıs, küçük bir ada ülkesi olmasına rağmen, göç yolları üzerinde bulunması nedeniyle azımsanamayacak bir kuş çeşitliliğine de sahiptir. 400’e yakın kuş türünü adamızda gözlemlemek mümkündür. Ayrıca adamıza özgü (endemik) 3 tane tür seviyesinde kuş bulunmaktadır. Bunlar; Kıbrıs ishak kuşu, Kıbrıs ötleğeni ve Kıbrıs kuyrukkakanı’dır. Adanın memeli faunasına baktığımızda çoğunlukla yarasalardan oluştuğunu ama bunlarla birlikte; fare, sıçan, kirpi, tilki ve meşhur yaban koyunumuz olan Muflon’un da varlığını görürüz. Bunlar içerisinde yine karşımıza çıkan tür seviyesinde endemik Kıbrıs faresi, ve alttür seviyesinde endemik Kıbrıs sivri faresi ve Kıbrıs pipistrellesi ve Kıbrıs iğneli faresi bulunmaktadır. Kıbrıs sivri faresi aslında yanlış isimlendirilmiş bir türümüzdür. Türün yeni ve doğru isimlendirmesi Kıbrıs küçük beyazdişli böcekçili şeklindedir. Fareler kemirgenler takımı içinde sınıflandırılırken bu tür ise böcekçiller takımı içinde sınıflandırılmaktadır.

   Bu küçük adaya sığan biyolojik çeşitlilik değerlerimiz sanırmısınız ki bir paragrafa sığabilsin. Sığamaz elbet. Ne kadar zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip olduğumuzu basitçe ortaya koymak istedim. Peki bu değerlerin kıymetini biliyor muyuz? Kendi cevabımı söyleyeyim sizlere. Bu değerler her geçen gün yok ediliyor. Gün geçmiyor ki yangın çıkmasın. Gerçekten içiniz cız etmeden yangın haberlerini okuyabiliyor musunuz? Ben okuyamıyorum. En acısı da ne biliyor musunuz? Her yangın sonrasında, bir yetkili televizyon karşısına geçip ‘can kaybı yok ağaçlarımıza yazık oldu’ diyor. Şanslıyız insanları yangından koruyabiliyoruz, onlar ölmüyor ama ağaçlar ve onların yanında ölüp giden diğer bitkiler, böcekler, kurbağalar, kertenkeleler, yılanlar, kuşlar, kirpiler, sıçanlar, tilkiler de can değil mi? Onlara göre değil demek ki. Her seferinde belki bu yanlıştan dönülür de böyle açıklamalar yapılmaz diye adeta tetikte bekliyorum. Değişen bir şey yok ne yazık ki!

   Aslında onlar feryatlarını bizimle paylaşıyor. Tabii anlamak isterseniz. Tepebaşı yangını sonrası bildiğiniz gibi ne yazık ki anıt zeytin ağaçlarımızın bir kısmını kaybetmiştik. Öylesine bir acı duymuştum ki anlatamam. Daha önce de yanma riski geçirmişlerdi ve yüzyıllar boyunca birçok medeniyetin canlı şahitleriydiler. İki gün sonra, arkadaşlarım Uygar Erdim ve Nedim Enginsoy’la birlikte akşamüzeri çıkıp Anıt Zeytin Ağaçları’nın durumunu yerinde incelemek ve fotoğraflamak için   alana gittik. Fotoğraf çekerken içim parçalandı! Anıt ağaçların hepsi yanmadı diye teselli bulurken, orada yanan onca canın hesabını nasıl vereceğiz bilemiyorum. Hiçbir zaman bilemeyeceğim de!
   Yanan bir ağacı fotoğraflarken, ona çıkmaya çalışıp sıcağından yanan sıçanın çığlıkları kulaklarımdan gitmiyor. Gurkudanın can havliyle zeytinin kovuğuna kaçışını görecektiniz. Belki de yüzlercesi o şekilde yanıp kül olmuştu. Baykuşların yakarışlarını dinleyecektiniz acı acı! Sanki yanan onca cana feryat ediyor gibiydiler. Ah o zeytinlerin bir dili olsaydı da anlatsaydı bizlere ne kadar acı içinde yanıp kül olduklarını...
    Alandan ayrılırken karanlık iyice çökmüştü. Zeytinler için için yanmaya devam ediyor ve köylüler de harıl harıl soğutmaya çalışıyorlardı. O gün tabiri caizse bir yangının anatomisini fotoğraflamıştık. Fotoğraf çekmek benim için her zaman zevk olmuştur ama hayatımda ilk kez fotoğraf çekmekten zevk alamadım hatta üzüntüden gözlerim doldu.

 

Yazacak o kadar çok şey var ki!..

 

   Yazamıyorum. Kelimeler kifayetsiz kalıyor fakat susup seyirci kaldığımız sürece bu gibi olayları tekrar tekrar yaşamaya devam edeceğiz. Değişim istiyorsak kendimizden başlayacağız. Arabadan sigara izmariti ve cam atanlara sustuğumuz, yetkili merciler bu gibi davranışları denetleyip caydırıcı cezalar uygulamadığı ve gereken tedbirler alınmadığı sürece daha çok orman da yanar içindeki canlar da yanar. Ayrıca mouse kullanmayı bilen çalışanlara da ihtiyacımız var kısacası…
   Gün geçmiyor ki sosyal medyada yılanları acımasızca öldüren ve bununla şov yapan birilerini görmeyeyim. Doğada her canlının bir görevi var. Size korkutucu gelmesi bir canlıyı zararlı yapmaz. Sebepsizce yılan nüfusunu azalttığınızda, artan fare ve sıçanlardan zarar gören yine siz olursunuz. Çevre kültürünü oluşturamadığımız bu ada yarısında bu tip olayları görmek sıradanlaşmış artık. Ne yazık ki yeterince yaptırım uygulanamıyor. Yapanın yanına kaldığı sürece de bu işin çözümü olmaz. Yok etmeye öyle alışmışız ki toplum olarak, yok oluşumuz da yok edişimiz gibi efsane olacak!

   Adamızda küresel iklim değişikliğinin yıkıcı etkisini artık çok fazla hissediyoruz. Ormanlarımız zaten mevcut durumda bile sürekli yanıyor. Avusturalya’da yaşananlar tüm dünyanın aklını başına toplaması gerektiğinin kanıtı değil miydi?  Kıyı alanlarımız da bu durumdan nasibini alacak. Ülkemiz turizminin göz bebeği olan deniz kaplumbağalarının yumurtlama alanları suların yükselmesiyle giderek azalacak. Kumul alan bitkileri yavaş yavaş kaybolacak. Daha binlerce felaket senaryosu yazabiliriz. Niyetim ekofobi yaratmak değil ama şimdilerde bilim camiası küresel iklim değişikliğinin yaban hayata etkilerini ortaya koyan birçok senaryo üzerinde çalışıyorlar. Özellikle Türkiye’de bu konuda çalışan yakından tanıdığım akademisyenler var. Küresel iklim değişikliğine adapte olabilmek adına yüzlerce proje yapılıyor ve belediyeler bünyesinde bu konu için özel birimler kuruluyor. Peki bizler küresel iklim değişikliğine adapte olabilmek için neler yapıyoruz?

   Dünyayı sarsan Covid-19 pandemisinden hepimiz etkilendik. Yaban hayvanlarının kaçakçılığına ve besin olarak tüketilmesine bağlı dünyaya yayılan daha pek çok virüs var. Bu hayvanları doğasından koparıp satılıyor, kötü koşullarda yaşamaya mahkum ediliyor. Virüsün insana bulaşmasını sağlayan konak henüz tespit edilememiş olsa bile, bu gibi salgınları ortaya çıkaran ana faktörün kim olduğunu bilmeyen yok aslında. İnsan!

    Kapanma ile insansız kalan doğa ne kadar rahat etmişti. Kendini saklayan birçok hayvan nasıl da açığa çıkarmıştı kendini. Rahatsız edilmeden kendilerine ait olan doğanın tadını çıkarmışlardı yaklaşık iki ay boyunca! Ve bizler de güya doğanın değerini anlamıştık. Onu artık daha iyi koruyacaktık. Onun değerini bilecektik diye nutuklar çekiyorduk orada burada. Çok sürmedi, her yerde yangın çıkarıp, her tarafı çöplüğe dönüştürmek. Kızıyorum hem de çok kızıyorum! Biz gerçekten bu güzelim adayı hak etmiyoruz. Özeleştiri yapmıyoruz. Her zaman suçlayacak birileri de hazır. Nasıl olsa helikopter de yok. Ben de isterim helikopterimizin olmasını, artık tek bir ağacın yanmamasını. Helikoptere gelinceye kadar yapmamız gereken yüzlerce şeyi görmezden gelemeyeceğim. Artık toplum olarak silkinip kendimize gelmemizin zamanı geldi de geçiyor.

    Yıllardır Lefke’nin belası olan CMC maden atıklarına halen müdahale edilmiş değil. Oysa ki maden atıklarının nasıl ortadan kaldırılabileceğine yönelik sayısız araştırma yapılmıştı. Hazırlanan onlarca rapora rağmen sorun hala karşımızda. Konu ile ilgili sesini giderek yükselten sivil toplum, buna bir çözüm bulunması gerektiğini yineliyor. Her 5 haziranda olduğu gibi bu yıl da Lefke Çevre ve Tanıtma Derneği CMC önünde Dünya Çevre Günü’ne atfen eylemini yineleyecek ve ben de orada olacağım. Umarım bu kez birileri sesimizi duyar ve gereken rehabilitasyon sağlanır.

   Murray Bookchin, Toplumsal Ekoloji’nin Felsefesi adlı kitabında şöyle der: “Günümüz toplumsal çağın korkunç trajedisi, sadece onun çevreyi kirletiyor olması değil, ayrıca doğal ekotoplulukları, toplumsal ilişkileri ve hatta insan ruhunu da basitleştiriyor olmasıdır.”

   Yıllardır farklı platformlarda binlerce öğrenciye yaban hayatımızı ve onları tehdit eden sorunları anlatmaya çalıştım. Elbette sorunlarımız anlatmakla bitmeyecek. Çözümü hiç şüphesiz çevre eğitimi olacaktır. Bu nedenle bir biyolog ve de çevre eğitimci olarak bıkmadan usanmadan her yerde her kesime ülkemizin yaban hayatını anlatmaya devam edeceğim. Ülkemiz eğitim programlarını bu anlamda daha da donatmalı, aile ve öğretmen eğitimi içerisine çevre konularını mümkün olduğunca entegre etmeliyiz. Toplumsal anlamda dönüşümü eğitim olmadan değişme şansımız yok. Üzerimize düşen her ne varsa kendi adımıza işe koyulalım. Adamızın doğal güzelliklerinin farkına varıp onları hep birlikte koruyalım. Yarınlara güzel bir gelecek bırakalım. Doğası ve tarihi çevresi yok edilmiş bir ada DEĞİL!..

   Biyolojik çeşitlilik değerlerimizi tanımadan sevemez sevemeden de koruyamayız!

Slogan bu kadar basit aslında.”

“Tanı-Sev-Koru”

 

Yrd. Doç. Dr. Nazım KAŞOT       

 

Kaynaklar

Bookchin, M. (2014). Toplumsal ekolojinin felsefesi. (Çeviri: Rahmi Öğdül). İstanbul: Sümer Yayıncılık.

Çoker, T., Akyol, O., 2014. An overview on the fish diversity in the coasts of Turkish Republic of Northern Cyprus (Mediterranean). Ege J Fish Aqua Sci, 31(2): 113-118. doi: 10.12714/egejfas.2014.31.02.08

Kaşot, N. (2017). Biyolojik çeşitlilik. Fen Eğitiminde Biyolojide Özel Konular. Ed. Fikriye Polat, s. 305-340, Ankara, Pegem Yayıncılık.

Kaşot, N. (2017). Çevre eğitimi. Ankara: Eğiten Kitap.

Kaşot, N. (Hazırlık aşamasında). Biyolojik çeşitlilik.

Özer, D. K. (2009). Çok taraflı çevre sözleşmeleri. Ankara: Usak Yayınları.

Torcu, H., Aka, Z., İşbilir, A., 2001. An investigation on fishes of the Turkish Republic of Northern Cyprus. Turk. J.Vet. Anim. Sci., 25:155-159.

 

İnternet Kaynakları

https://www.worldenvironmentday.global/safer-use-chemicals-can-help-protect-biodiversity

https://planeta.com/world-environment-day/

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-49610798

05/06/2020 13:22
ad

Bu habere tepkiniz:
TAGS: çevre, nazım kaşot
MANŞETLER

Ankara’da 3.6 büyüklüğünde deprem!

HK SPOR

Son dakika depremlerinde Ankara'da 3.6 büyüklüğünde deprem kaydedildi. AFAD tarafından yapılan açıklamada, Ankara'nın Şereflikoçhisar ilçesinde saat 17.52'de 3.6 büyüklüğünde deprem olduğu bildirildi. Deprem yerin yaklaşık 9 kilometre altında meydana geldi. AFAD ve Kandilli Rasathanesi tarafından kayıt altına alınan son depremler listesine haberimizden erişebilirsiniz. İşte 12 Temmuz itibarıyla Türkiye'de meydana gelen son depremler...

HK KIBRIS

© 2019 Digihaber Portal Services Ltd. Haber Kıbrıs.