Yorgacis ile temasları hayatlarına mal oldu

Toplumun adalet duygusunu sarsan ve failleri halen bilinemeyen cinayetlerin üzerinden tam 50 yıl geçti.

ads ads ads ads
22/04/2012
Dr. Turhan Korun

ads
ads
Yorgacis ile temasları hayatlarına mal oldu

Avukat Ahmet Muzaffer Gürkan ve Avukat Ayhan Hikmet; CIA ajanı, EOKA’cı ve İçişleri Bakanı Polikarpos Yorgacis’e güvenmenin bedelini hayatları ile ödediler. Üstelik“Casus”damgası yiyerek.

23 Nisan 1962’de gece saat 20.30’da Avukat Ahmet Muzaffer Gürkan, Lefkoşa’da o zamanki adı Neaboli yani şimdiki Yenişehir Mahallesi’nde, Türk Maarif Koleji’nin arka taraflarındaki evinin garajında arabasını park etmeye çalışırken vurularak öldürüldü. Bu cinayetten yaklaşık 4-5 saat sonra yine Lefkoşa’da, Surlariçi, Yenicami Mahallesi Karabuba Sokak’ta Avukat Ayhan Hikmet, evinin ikinci katında yatak odasında eşi ile birlikte uyurken, iki kişi tarafından vurularak öldürüldü.

Bu iki avukatın öldürülmeleri, o dönemki toplumu derinden sarsan ve belki de 50 yıllık bir geçmişe rağmen toplumsal kırılmanın ve bölünmelerin oluşmasına ve devam etmesine neden olan çok önemli olaylardı. Bu cinayetlerden tam bir ay önce 24 ve 25 Mart tarihlerinde Lefkoşa’da Bayraktar ve Ömerge Camileri şaibeli bir şekilde bombalanmış ve toplumda büyük bir infial duygusu oluşmuştu. Bu olaylardan çok kısa bir süre sonra toplumun tanınmış iki muhalif insanının peş peşe öldürülmeleri, toplumda tedavisi halen mümkün olamayan derin bir travmaya neden olmuştu.

Öldürülen bu iki avukat aynı zamanda, 16 Ağustos 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte, haftalık Cumhuriyet isimli bir gazete çıkarmaya başlamışlar. Birisi sahibi, diğeri ise gazetenin Yazı İşleri Müdürü olarak görev yapıyordu. Bu iki avukat aynı zamanda, bazı arkadaşları ile birlikte Kıbrıs Türk Halk Partisi isimli bir parti kurmuşlardı.

Kısacası öldürülen bu iki avukat aynı zamanda gazeteci ve siyasetçi kimliklere sahiptiler ve gerek siyasette gerekse yayıncılıkta bilinen en belirgin özellikleri; yeni kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin barış içinde ve sorunsuz olarak yaşatılmasıydı. Bu politika aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi politikasıydı ve dönemin Türkiye Büyükelçisi Emin Dırvana, dönemin Kıbrıs Türk liderliğinin aksi politikalarına rağmen her kademede ve ısrarla bu politikayı sürdürüyordu. Büyükelçi Dırvana’nın öldürülen bu iki avukatla zaman zaman temasa geçtiği toplum tarafından bilinmekteydi.

Bu ortamda Kıbrıslı Rumların anayasada bazı değişiklikler yapmaya girişmeleri sonucu, iki toplum arasında gerginliklere sebep oluyordu. 24-25 Mart tarihlerinde Bayraktar ve Ömerge Camileri’nin bombalanması ve Aykasiyona’da bir Rum okulunun deposunun yakılması, iki toplumda da endişelere yol açtı.

Cumhuriyet Gazetesi, bu terör hareketlerini Kıbrıs Cumhuriyeti’nin çatışmalarla yok edilmesini hedefleyen aşırı güçlerin gerçekleştirdiğini, hatta son sayısında bombalamaları kimlerin yaptıklarını bir sonraki yayınlarında açıklayacaklarını ilan ettiler. Ahmet Muzaffer Gürkan ve Ayhan Hikmet, işte bu yayından sonra öldürüldüler ve toplum hala daha bu cinayetlerin, camileri bombalayanlar tarafından gerçekleştirildiğine inanmaktadır.

İki caminin bombalanması olayları üzerinde biraz durmak gerekir. Camilerin bombalandığının duyulması, toplumda büyük bir infiale neden olmuştu. Galeyana getirilen halk, Rumların çoğunlukta olduğu mahallere yönelik protesto yürüyüşleri yapılmasına yönelik harekete geçirilmişti. Dönemin Türkiye Büyükelçisi Emin Dırvana, bu girişime karşı çıkmış ve yürütülen soruşturma ile“mücrimler” ortaya çıkarılana kadar herkesin sağduyu ile hareket etmesi gerektiğini söylemiştir. Gelişmelere bilfiil müdahale ederek daha başka olayların gelişmesini engellemiştir.

Camilerin bombalanması olaylarını soruşturmak ve suçluları ortaya çıkarmak amacı ile Cumhuriyet idaresi tarafından, başkanlığını İngiliz bir hakimin yaptığı ve bir Türk bir de Rum hakimden oluşan bir soruşturma komitesi oluştu. Bu komite çalışırken, her iki tarafın liderlikleri karşılıklı olarak birbirlerini suçlayan demeçler verme yarışına giriştiler. Her iki tarafın sözcüleri, üstünlük sağlamak ve durumdan vazife çıkarmak için kıyasıya bir çaba içine girdiler. Karşılıklı olarak yoğun bir gerilim yaşanırken dönemin İçişleri Bakanı, aşırı milliyetçi ve Eoka’cı Polikarpos Yorgacis bir demeç vererek camilerin Türkler tarafından bombalandığını ve elinde bu iddiasını ispatlayacak deliller olduğunu ileri sürdü. Delil olarak ileri sürdüğü şey bir ses bandıydı. Bu ses bandı, bombalama olaylarını soruşturan ortak komiteye sunuldu. Komite tarafından dinlenen banttaki ses; Ahmet Muzaffer Gürkan’a aitti ve Türk tarafındaki bazı gelişmelerle ilgili olarak

İçişleri Bakanı Yorgacis ile bir sohbet gerçekleştirdiği anlaşılıyordu. Yorgacis, Gürkan’ın izni ve bilgisi olmadan kayıt altına aldığı konuşmaları, onun linç edileceğini bilerek (belki de arzulayarak) deşifre ediyordu.

Komisyonun çalışmalarına, bombalanan camilerin mal sahibi olan Evkaf İdaresi adına avukat olarak müdahil olan Rauf Denktaş’ın talebi üzerine, ses bandının kamuya açık olarak dinlenmesine karar verildi. Kayıttaki konuşmalarda Denktaş’ın da adı geçiyordu ve Denktaş, ses bandını önceden dinlememiş olduğunu söylemesine rağmen herkese açık dinlenmesinde bir sakınca görmüyordu.

Dinlenen banttaki konuşmalara göre Ahmet Muzaffer Gürkan, İçişleri Bakanı Polikarpos Yorgacis’e, elde ettiği ve kendince camilerin bombalanmasında bir ipucu olabileceğine inandığı bazı bilgiler veriyordu. Gürkan’ın verdiği bilgiye göre önceki akşam komşusu Kemal Ahıskan’ın evine misafirliğe gittiğini ve ondan öğrendiğine göre, bir süre önce Ahıskan’ın evine misafirliğe gelen Kıbrıs Türk Alayı Komutanı Turgut Sunalp’ın yardımcısı Albay Remzi Tırpan’ın yakında bazı önemli ve kanlı olaylar olacağını, bütün önlemlerin alındığını söylediğini ve camileri bombalama olaylarının bu bilgi ile tekrar değerlendirilmesi gerektiğini söylüyordu. Yine bu konuşmada Türkiye Büyükelçiliği Basın Müşaviri Mehmet Ali Pamir’in, bombalamaları Türklerin yaptığını kendisine söylediğini iddia ediyordu. Bir nevi, Türk Toplumu içerisinden bilgi vermiş oluyordu.

Bandın açıktan dinlenmesi isteğinin nedeni belli oluyordu. Bant, bizim liderlik tarafından Gürkan’ın “vatan haini-casus” olarak ilan edilmesi için iyi bir fırsat olmuştu. Ayrıca Gürkan’ın Türkiye Büyükelçiliği ile olan ilişkileri berhava olacak ve korumasız kalacaktı.

İçişleri Bakanı Yorgacis’in kimliği üzerinde biraz durmak gerekiyor. Yorgacis, bir taraftan Cumhuriyet Hükümeti’nin genel asayişinden sorumlu bakanı olarak görev yaparken, öte taraftan Amerikan Merkezi Haber alma Örgütü CİA ile doğrudan ve yakın ilişkileri bulunuyordu. CİA’den aldığı paralarla anti-komünist örgütlenmeleri organize ediyordu. Kıbrıslı Rumları Kurtarma Teşkilatı OPEK diye paramiliter bir örgüt kurmuş, bütün kurumlara muhbirler yerleştirmişti.

Oluşturduğu bu gizli örgütlenmelerin başına ise, İngiliz Sömürge Dönemi’nde hem EOKA hem de İngiliz İstihbaratı’na hizmet veren Polis Müdürü Yeoryios Laodontis’i getirmişti. Laodontis’in karanlık bir kişiliği vardı ve Araştırmacı Yazar Makarios Druşotis’e verdiği özel mülakatta; Emrindeki örgütlenmeleri Kıbrıs’ta ki CİA’den nakit para alarak sürdürdüğünü itiraf etmişti. Sonradan elde edilen bilgilere göre Laodontis’in emrindeki güçler, ayni zamanda toplam 9 Rum yurttaşını sakıncalı bularak katletmişlerdi.

Anıları yayınlanmış olan Dr. İhsan Ali’ye göre Laodontis, çok tehlikeli ve karanlık bir kişilik olup, Bayraktar ve Ömerge Camileri’nin bombalanması onun eseridir. Dr. İhsan Ali’ye göre Lefkoşa Baf Kapısı’nda meydanda bulunan EOKA’cı Markos Dragos heykeli de Laodontis tarafından bombalanmıştır.

Camilerin bombalanmasını soruşturmakla görevli komisyon, bir süre sonra faillerin bulunamayacağı sonucuna vararak çalışmalarına son verdi. Ancak, bu işin peşini bırakmayacaklarını ve gazeteleri Cumhuriyet’te faillerin kimler olduklarını açıklayacaklarını ile süren Ahmet Muzaffer Gürkan ve Ayhan Hikmet, bu açıklamayı yapar yapmaz aynı akşam her ikisi birden öldürüldüler.

23 Nisan 1962’de Yenişehir’deki evine girerken öldürülen Ahmet Muzaffer Gürkan’ın katillerinin kim ya da kimler olduklarına dair bilinen ciddi bir soruşturma yapılmadı. İçişleri Bakanı Yorgacis, Gürkan’ın komşusu Kemal Ahıskan’ı kısa bir süreliğine gözaltına aldı, ancak somut bir suçlama yapılamadan serbest bırakıldı. Ancak Ayhan Hikmet’in öldürülme şekli ve sonrasındaki spekülasyonlar hiç sonlanmadı.

Ayhan Hikmet’in öldürülmesi üzerine oluşan mahkemeye ifade veren Hikmet’in eşi Sabiha Hanım, katil zanlılarına ait olabileceğini düşündüğü bir araba plaka numarası, bazı kişilere ait eşkaller ve isimleri mahkemeye sunar. Ancak mahkeme, Sabiha Hanım’ın bu bilgileri polis soruşturması esnasında vermediğini gerekçe göstererek “iddiaları, muteber olmayan ancak başka bir mahkemenin gündemine getirilebilecek bilgiler” olarak nitelendirir ve delil yetersizliğinden çalışmalarını sonlandırır. Ancak ne acıdır ki polis, Sabiha Hanım’ın verdiği bilgileri dikkate alarak yeni bir soruşturma açmaz ve hukuk nezdinde konu kapanmış olur.

Aileleri perişan eden ve toplum vicdanında ağır yaralar açan bu cinayetlerle ilgili çok somut veriler elde edilemese de daha sonraları pek çok yorum ve iddialar ileri sürülür. Doğrudan cinayetlerle ilgili olmasa da Hikmet ve Gürkan’ın Yorgacis ile olan ilişkilerini yorumlayan dönemin toplum liderlerinden Dr. İhsan Ali, bu iki avukatı tamamen gözden çıkaran bir tutum alır. Galeri Kültür Yayınları tarafından yayınlanan “Hatıralarım” isimli kitabında Dr. İhsan Ali, olayla ilgili şu yorumu yapar:

“Adada, yabancı çıkarlara hizmet edecek bir kaos yaratılması için, Yorgacis ile Denktaş sıkı işbirliği yapıyorlardı. Bu düşüncemi doğrulayan bir duruma değinmek istiyorum. Ayhan Hikmet ile Muzaffer Gürkan’ın öldürülmesi olayının birçok kişi tarafından bilindiğine inanıyorum. Bu iki avukat, Denktaş’ın siyasetine karşıydı ve iki toplumun birlikte yaşamasını destekliyorlardı. Gürkan; maalesef tecrübesizliği yüzünden, Yorgacis’i ziyaret edip, Denktaş’ın, iki toplum arasında kanlı olaylara zemin hazırlamakta olduğu konusunda bilgi verme saflığını ve tedbirsizliğini gösterdi. Bunu bana, Gürkan’a bir görüşme ayarlamam için beni Baf’ta ziyaret eden dostu ve çalışma arkadaşı Hikmet söyledi. Hikmet’in beni ziyareti öldürülmelerinden bir veya bir buçuk ay önce olmuştu. Gürkan’ın, Yorgacis’i ziyaretini, Hikmet’ten öğrenir öğrenmez öfkeden çıldırdım ve ona,“Gürkan’ın Yorgacis’i, Denktaş’ın faaliyetleri hakkında bilgi vermek ve iki toplum arasında kan dökülmesini önlemek için iyi niyetle ziyaret ettiğine inanıyorum. Ancak bu hareketini sadece saflık değil, aptallık olarak da görüyorum, çünkü Yorgacis’in Denktaş’tan farkı yok ve böyle düşüncesiz bir insanla artık görüşmem” dedim. Hikmet çok sıkıldı ve Gürkan’ı kabul etmemde ısrar etti ancak ben, bunu kesinlikle reddettim.

Bu iki gazetecinin siyasi faaliyetlerini madden ve manen desteklediğimi itiraf etmeliyim ve Ayhan Hikmet’in bana söylediğine göre bu faaliyetlerini dönemin Türkiye Büyükelçisi Dirvana da destekliyordu. Doğal olarak bunun ne oranda doğru olduğunu bilmem. Bildiğim şey Dirvana’nın, Türk Liderliği’nin siyasetini desteklemediğiydi. Durum nasıl olursa olsun, Ayhan Hikmet beni Muzaffer Gürkan’ı kabule ikna edemedi. Sadece onu kabul etmeyi reddetmekle kalmadım, bana danışmadan Yorgacis’le görüşmesinden o kadar hoşnutsuz kaldım ki hem Gürkan, hem Ayhan Hikmet’le bir daha görüşmeme kararı aldım.

Buna paralel olarak, tüm Türk Gazeteleri’nde, onlarla veya gazeteleri“Cumhuriyet’le ve partileriyle hiçbir ilişkim olmadığını yayınladım.

Şimdi anlatacağım olay, yaptığımı tamamıyla haklı çıkarıyor. Gürkan ile Hikmet’in öldürülmelerinden sonra, hükümet sözde nedenlerini belirlemek için konuyu mahkemeye götürdü ve Yorgacis, mahkemede kanıt olarak görüştükleri zaman Gürkan’la yaptıkları konuşmanın bandını sundu. Band kayıdı Gürkan’ın bilgisi dışında oldu.

Yorgacis bu yolla, öldürülen kişileri, Kıbrıs Türk kamuoyuna hain olarak gösterdi. Hem burada, hem Türkiye’de kamuoyu, ses bandı ortaya çıkana kadar, Denktaş’a şiddetle karşıydı. Bu kanıt, Türklerin Denktaş’tan yana dönmelerine neden oldu. Bu olay, Yorgacis’in, Denktaş’ı bulunduğu zor pozisyondan çıkarmak için, kanıtı mahkemeye kasıtlı olarak sunduğunu gösteriyor.

İki avukatın öldürülmesi, Dirvana’da büyük tepki yarattı ve Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği raporda, Kıbrıs Türk Liderliği’nin değiştirilmesini istedi. Bu kabul edilmedi. Dirvana bunu onur meselesi yaptı ve istifa etti.”

Ayhan Hikmet’in öldürüldüğü akşamı ve sonrasını konu alan en yeni yazı, Gazeteci Şinasi Başaran’ın 11 Kasım 2010 tarihli Kıbrıslı Gazetesi’nde bir dizi halinde yayınladığı yazılardır. Şinasi Başaran bu yazılarında, dönemin Halkın Sesi Gazetesi’nde foto muhabiri olarak çalışırken, Cumhurbaşkanı Muavinliği İkametgahı’nda görevli Sadreddin isimli bir polisin, polis telsizinden elde ettiği ve gazetede iken kendisine de ilettiği bir bilgiye göre Karabuba Sokak’ta bir cinayet işlendiğini öğrendiğini ve bisikletle yola çıkarak cinayetin olduğu eve gittiğini anlatır. Olay yerine gittiğinde orada polis dahil hiç kimsenin bulunmadığını, cinayet işlenen evin kapılarının açık olduğunu ve merdivenlerden çıkarak yatağında ölü bulunan Ayhan Hikmet’in beş on poz fotoğrafını çektiğini anlatır. Daha sonra filmi bir fotoğrafçıda temizleterek fotoğrafları saraya Dr. Küçük’e götürdüğünü fakat Küçük’ün “fotoğrafları yayınlamayacağız” demesi üzerine Ortaköy’e evine gittiğini anlatır.

İlk defa açıkladığını ifade ettiği bilgiye göre Başaran, eve gittikten bir süre sonra, EOKA’cı sözde gazeteci Nikos Samson evine gelir ve ondan çektiği fotoğrafları ister. Fotoğrafları verip vermeme konusunda bir süre tereddüt geçiren Başaran sonunda vermeyi kabul eder ve kendi deyimi ile “yaşa be Turko” diyerek Samson onu “alnından” öper. Şinasi Başaran yazısında EOKA’cı Samson ile olan samimiyetini açıklama gereği duyar ve şöyle der: “Nikos Samson ile olan ahbaplığımın ilerlemesini sağlayan Dönemin Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alay Komutanı Turgut Sunalp’tır.” Sözü edilen Turgut Sunalp, 12 Mart darbesi sırasında Türkiye Genelkurmay 2’nci Başkanlığı görevini yürüten ve Özel Harp Dairesi’ni yöneten komutandır. Turgut Sunalp ile Nikos Samson arasındaki bu iletişim üzerinde durulmaya değer bir konudur. Burada geçmiş bir hususa dikkat çekmek isterim. Ahmet Muzaffer Gürkan’ın Yorgacis tarafından deşifre edilen ses bandında adı geçen ve Gürkan’a yanlış bilgi yönlendirmeleri yapan Remzi Tırpan, Alay Komutanı Turgut Sunalp’ın yardımcısıdır.

Turgut Sunalp ismi açılmışken bir anımı anlatmak isterim. Yıllar sonra bu avukatların cinayetleri ile ilgili olarak Rauf Denktaş’la yaptığımız bir sohbette ona; “Halk, bu cinayetlerde sizin de rolünüzün olduğundan kuşku duyar” dedim. O ise yakınarak “Çakılı bir kazık buldular herkes gelip ipini oraya bağlar. Ben cinayetleri, ertesi sabah Turgut Sunalp’ın açtığı telefonla öğrendim” dedi.

Ahmet Muzaffer Gürkan’ın öldürülmesi sonrası ilginç saydığım ve cinayetlerin işlendiği dönemde Halkın Sesi Gazetesi’nde çalışan bir arkadaşımın anlattığı ve üzerinde durulmaya değer bulduğum bir olaya değinmek isterim. Hatırlanacağı gibi Gürkan, ilk akşam saat 20.30 civarında öldürülmüştü. Gürkan’ın öldürüldüğünden kısa bir süre sonra, Halkın Sesi Gazetesi’nde Dr. Küçük, gazeteye gelen iki kişi ile işlenen cinayetle ilgili konuştukları sırada, beklenmedik bir olay olur ve hesaba katmadıkları birisi yapılan konuşmaları duyar. Bu durumdan rahatsız olurlar ve hemen ertesi gün hesapta olmayan bu kulak misafiri yani, gazetenin karanlık odacısı İdan Fikri Yağmur’un bileti kesilerek bir daha geri dönmemek üzere Londra’ya gönderilir.

Nikos Samson’a ait Mahi Gazetesi’nin, Şinasi Başaran’dan temin ettiği Ayhan Hikmet’in öldürülmüş haldeki fotoğraflarını yayınlaması üzerine İçişleri Bakanı Yorgacis, Şinasi Başaran’ı tutuklayıp sorgulamak ister. Bu isteğini Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Küçük’e iletir. Küçük, Jandarma Komutanı Niyazi Efendi ve Polis Komutanı Kazım Nami’yi saraya çağırır. Bir süre sonra Yorgacis de toplantıya dahil olur. Gazeteci Şinasi Başaran’ın anlatımı ile kendisi de toplantıya katılır ve kendi üzerinde bir pazarlık başlar. Yorgacis, Başaran’ın can güvenliğini garanti ederek onu tutuklamakta ısrar eder. Ancak Dr. Küçük buna izin vermez. Sonuçta, Dr. Küçük Şinasi Başaran’ın moralinin bozuk olduğunu gerekçe göstererek tutuklamanın iki gün ertelenmesini talep eder. Yorgacis bu talebi kabul eder ve saraydan ayrılır. Şinasi Başaran’ın anlatımına göre Küçük, bir elemanını göndererek Başaran’a Türk Hava Yolları ile gitmek üzere İstanbul’a bir bilet aldırır ve Necati Zincirkıran’ın yanında staj yapmak üzere Hürriyet Gazetesi’ne gönderir. Şinasi Başaran böylece tutuklanamaz ve ortalık sakinleşene kadar İstanbul’da kalır.

Rum Cemaat Meclisi Başkanlığı ve sonradan Cumhurbaşkanlığı da yapan Glafkos Kliridis, siyasi anılarını yayınladığı ve “İfadem” adını verdiği kitabında çatışmaların başladığı 1964 yılında terk edilen Cumhurbaşkanlığı Muavinliği Ofisinde Dr. Küçük’ün kasasında Rum polislerin bulduğu bir belgeyi yayınlar. Cumhurbaşkanı Muavinliği Ofisi, Ledra Palas Otel’den biraz ileride, Ermeni Mezarlığı’nın biraz ötesinde sağda büyükçe bir yapıdır. İki toplum arasında çatışmaların yoğunlaşması üzerine Dr. Küçük ofisine dönemez ve çelik kasada muhafaza edilen özel belgeler Rumların eline geçer. Bir strateji belgesi olduğu anlaşılan ve orta vadede Kıbrıs Türk Liderliği’nin yapacağı işlerin belirlenmiş olduğu bu belgede daha sonra öldürülen avukatlarla ilgili bazı ifadeler vardır. Kliridis’in kitabında orijinal haliyle yayınlanan belgede avukatlar için şu ifadeler vardır:

“Rumların meftunu ve hayranı olduğu; İngiliz İntelijansı ve Rum Müfrit Enosis Liderleri ile irtibatı bulunduğu tespit edilen Doktor İhsan Ali ve onun hampacısı kesilen bir cinsi sapık (Muzaffer Gürkan) ile komünistlerle ilişiği olduğu tespit edilen Ayhan Hikmet, Rum emellerine hizmet eden faaliyet ve yazılarından vazgeçirilmeli, milli bir davanın varlığına inanmıyorlarsa susturulmalıdırlar.”

Bu belgeyi, Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş’ın birlikte hazırladıkları söylense de kaleme alanın Fazıl Plümer olduğu, bu ikilinin de redakte ettikleri de ileri sürülmektedir.

Bu olaylarda isimleri geçenlerden Lefkoşa Polis Müdürü Laodondis cinayetlerden sonra Yorgacis tarafından görevden alınır ve Londra’ya gider. İleriki yıllarda verdiği demeçlerde hem EOKA hem de İngiliz İstihbaratı’na hizmet ettiğini itiraf eder. Rum Toplumu içindeki etkinliği daha da artan Polikarpos Yorgacis bir süre sonra bir suikaste uğrar ve öldürülür.

 

22/04/2012 11:12
Bu habere tepkiniz:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad
TAGS: Dr. Turhan Korun, ayhan hikmet, ahmet gürkan, faili meçhul cinayetler
MANŞETLER

HK KIBRIS

© 2019 Digihaber Portal Services Ltd. Haber Kıbrıs.