Advertisement

Advertisement

1326 yılından günümüze... Lefkoşa’da Güneş Saati...

Ahmet Okan'dan geçmişin derinliklerine uzanan tarihi bir yazı daha...

YAYIN TARİHİ:
Haberi dinle
Butona tıklayın: oynat / duraklat
Hazır
ads ads
20/05/2012
Poli Dergi-Ahmet Okan

1326 yılından günümüze... Lefkoşa’da Güneş Saati...


(Mevsim döndü, yaseminden yana esiyor yel...)


1-Mevsim döndü:
Böyleydi...
Mayıs geldi mi hava tekmil bulutlanır, gök gürler, yağmurlar yağardı...
...
Günlerden 10 Mayıs...
Bu yazının yazıldığı gün...
60’lı yıllarda nice 10 Mayıslar böyleydi...
Yağmurlu...
...
Böyle havalarda herkes evine sığınır, sokaklar yağmura kalırdı...
Dışarda kısılanlar olurdu...
Ya dükkanlara, ya kahvehanelere, ya pastahanelere sığınıp kalırdı birçok insan...
Yağmur durana kadar...
Her yer ıpıslak...
Duvarlar, sokaklar, panjurlar...
Böyle zamanlarda Köşklüçiftlik ve Kumsal’ın güzelliğine mayısın rengi katılırdı...
Mevsim bahar olduğundan cemileler coşkuyla karşılardı… Mayısı ve yağmuru...
Selvi ve efkaliptolar neşeli; yel değirmenleri heyecanlı...
Suyun konçertosu hakim olurdu her yere...
Damlara, sarı taş duvarlara, ahşap kapılara, kepenklere...
...
Böyleydi...
...
Mayıs derelerinin geldiği mevsim buydu...
Kuşlar yuvalarına siner, ansızın bastıran yağmurun nağmesine ses verirlerdi...
Kanlı Dere kan ağlamaz; coşardı...
Derse yetiştirmek için koşuşturan talebeler, ansızdan bastıran yağmurun serin ıslaklığına yakalanırlardı...
Tepeden tırnağa...
Muallimler de öyle...
Pantolon, gömlek ve kitaplar sırılsıklam...
Seyyar satıcılar ne yapacağını bilmez, şaşırıp kalır ve arabacıklarını toparlayarak bir köşeye çekilirlerdi...
Nasıl olsa birkaç saate kalmaz bulutlar dağılır, yağmur durur, sular çekilir ve hayat normale dönerdi...
Bunu herkes bilirdi...
Bu yüzden en çok sevilen mevsim buydu...
Yaz başlangıcında mevsimsiz bastıran sıcakların içinde, Mayısın yağmurlu yüzü toprağa, ağaçlara, çiçeklere ve her şeye can katardı...
...
Böyle zamanlarda sanki ezan bir başka okunur; çanlar bir başka çalardı...
Mevzideki nöbet, yağmurla birlikte tutulurdu...
Bisikletler ıslak; arabaların egzozları dumanlı...
Dağlar da dumanlıydı...
Kelebekler uçsun mu uçmasın mı, arılar çiçeklere konsun mu konmasın mı?..
Yavaş geçerdi zaman...
Zaman da yağmura teslimdi...
O hesaplardı saatleri...
Böyle zamanlarda bir pencere kenarına sokulup, yağmura bakaraktan mektup yazmak ne güzeldi...
Etrafta toprak, hanımeli ve sevgili kokusu...
...
Böyleydi...
Günlerden 10 Mayıs...
Bu yazının yazıldğı gün...
Dışarda yağmur...
Asi deresinde su şırıltısı...
Mevsim döndü...
Yaseminden yana esiyor yel...
...
2-Güneş Saati:
Selimiye Camii…
Aya Sophia Katedrali...
Luzinyanlar’dan günümüze...
Kaç ayak basmış oralara...
Ve işte...
Aynı taş duvarlar...
Aynı ahşap kapılar...
Taş oymalar ve işlemeler şaşırtıcı...
Kimin eli yontu o taşları...
Mutlu muydu o taş ustası?..
Lefkoşalı mıydı?..
Hangi sokakta oturuyordu, hangi evde? Kirlizade’de mi, Borozancıbaşı sokağında mı?..
Kim bilir...
Yaklaşık 120 yıl kadar sürmüş katedralin yapımı...
Kaç nesil geçmiş, kaç işçi kaç usta çalışmış...
Ve nihayet 1326 yılında kutsanarak açılışı yapılmış katedralin...
Yani, 686 yıl oldu...
...
Bedesten’le caminin bulunduğu o dar, taş yola gidip tam ortasında durdum...
Gözümü, katedralin güney kısmındaki kuleye diktim...
Hava bir açıp bir kapıyordu...
Gözümü diktiğim noktada saatin kaç olduğunu anlayamadım...
Hala bir işe yarıyor muydu?..
Yıpranmış mıydı?..
Gözlerim tam seçemiyordu...
Ama ortasında ince çubuk gibi bir uzantının olduğunu gördüm...
Sarı taştan yapılma değirmi bir Güneş Saati’ydi bu...
Etrafında işaretler var mıydı, onu da seçemiyordum...
Bu sefere dürbünle gitmeliydim...
Ya da izin alıp yerinde incelemeli diye düşündüm...
Sarı taştan yapılmış, katedralin en tepesindeki kuleye yerleştirilmiş bir Güneş Saati...
O saate baktıkça, modern zamanlardan sıyrılıp, zamanı anlamak için o saate bakan eski bir Lefkoşalı gibi hissettim kendimi... Dalıp gittim...
Mintanım eski; ayağımda yırtık çarıklar, elimde bir orak!..
Fakat gönlüm fena halde yangın yeri...
Belli ki sevdalıyım...
Bir beyin kızına...
Endamlı...
Dudakları kendinden kirazlı...
Sonra çarıklarıma baktım, bir de o kuledeki saate...
Zamanı anlayınca oracıktan kaçtım!..
...
Güneş Saati uykularıma girmişti...
Benim gibi aptal var mıydı diye düşündüm...
Bu vakitte mi keşfedilirdi Güneş Saati?..
Bir de Lefkoşalı olacaksın!..
Dayanamadım...
Dergiden Erol Uysal ile konuştum.
-Böyle böyle mesele... Fotoğrafını çeker misin?..
Fotoğraflar birkaç saat içerisinde bilgisayarımdaydı...
Erol’un gönderdiği görüntüleri ekranda iyice yakınlaştırdım...
Güneş Saati kocaman karşımdaydı...
Evet, Güneş Saati’nin ortasından dışa doğru uzanan bir demir çubuk görülüyordu...
O da yerindeydi...
Heyecanlandım...
Güneş Saati bir insan figürünün gövdesine yerleştirilmiş vaziyette...
Kulenin zerafeti bir başka...
Demir çubuğun çevresinde saatin 7 dilime ayrıldığı gayet iyi görünüyor...
Her dilim taşa çekilen çizgilerle belirgin halde...
Belirgin olmayan dilimler de var...
12 dilimden oluşsa gerek...
Her çizgide de ikişer delik bulunuyor...
Biri çizginin ucuna, diğeri çubuğa yakın şekilde...
Acaba ne anlama geliyordu bu delikler...
...
Güneş Saati’nin katedralin o kulesine yerleştirilmesi mutlaka bir inceceleme sonucunda olmuştur...
Bunu belirtmek bile abes...
Ama yine de o saat ustası gibi düşünmeyi denemek güzel!..
Saat ustası güneşin hareketlerine bakmıştır...
Yazda ve kışta...
Güneş katedralin tepesinden hangi açıları izliyordu?..
Güneşin mevsimine göre ayak izleri takip edilerek, katedralin güney kısmında kalan kule seçilmişti...
...

Saint Sophia Katedrali (Selimiye Camii)

Katedral, Kıbrıs’taki en büyük, en görkemli ibadethane ve en önemli gotik mimari eser olarak kabul edilmektedir. Daha önce aynı yerde bulunan Hagia Sophia adlı bir Bizans kilisesinin üzerine kurulduğu söylenmektedir. Latin Başpiskoposu Eustorge de Montaigu tarafından 1208 yılında yapımına başlanmış ve 1326 yılında katedral kutsanarak ibadete açılmıştır. Kıbrıs’ın en önemli kilisesi olduğundan, Lüzinyan krallarının taç giyme törenleri burada yapılmaktaydı. Yapı, 1373 yılında Cenevizliler, 1426 yılında Memlükler tarafından yağmalanmış ve birkaç depremde zarar görmüştür. 1491 yılındaki yer sarsıntıları sonucu, katedralin doğu bölümü yıkılmış ve Venedikliler tarafından onarılırken, eski bir Lüzinyan kralının (2. Hugh ) mezarı ortaya çıkmıştır. Bozulmamış durumda olan cesedin başında altın bir taç, üzerinde de altından eşya ve belgeler bulunmuştur. Fransız mimar ve ustaları tarafından inşa edilen katedral Orta Çağ Fransız mimarisinin çok güzel bir örneğidir. Katedral, anıtsal bir kapıyla başlar. Kapının üzerindeki taş oyma pencereler, eşsiz bir gotik sanatı örneğidir. Girişin iki yanında bitirilememiş olan çan kulelerinin üzerine, Osmanlılar tarafından cami minareleri oturtulmuştur. Katedralin içi, üç koridor ile altı yan bölmeden oluşmuştur. İçinde küçük ibadethaneler vardır. Bunlardan kuzeydeki St. Nicholas’a (Noel Baba), güneydekiler Meryem Ana ve St. Thomas Aquinas’a adanmıştır. Caminin kadınlar bölümü olarak bilinen kısmı eskiden Hazine Dairesi olarak kullanılmıştır. St. Sophia’nın içinde, birçok Lüzinyan soylusu ve kralları gömülüdür. Bunların mermer mezar taşları hala döşeme kaplamasının bir bölümünü oluşturur. Bu taşlar hasır ve kilim altında kaldıkları ve cami içinde ayakkabı giyilmediğinden üzerlerindeki yazı ve resimler bozulmadan kalmıştır. (Bu bilgiler bir internet sayfasından alınmıştır. Bilgiler arasında Güneş Saatinden eser yok!)
...
Altay Sayıl’a selamlarımla...
Güneş Saati’ni hatırlatan oydu...
...
686 yıl oldu...
Güneş Saati çalışıyor!..
Tam tepemizde...

YAYIN TARİHİ:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad ad
TAGS:
MANŞETLER

HK KÜLTÜR SANAT

Advertisement
© 2024 Haber Kıbrıs Medya Danışmanlık ve Matbaacılık Ltd.