Advertisement

Advertisement

Başka bir şehrin sabahına uyanmak

YAYIN TARİHİ:
Haberi dinle
Butona tıklayın: oynat / duraklat
Hazır
ads ads
10/04/2011


BEYAZ GÖLGE BEYAZ GÖLGE


Dün İstanbul’daydım. Tam 24 saatliğine.

 İki arkadaşla birlikte bir ay önce öylesine yapılmış bir teklifin ardından bir günlüğüne İstanbul’a gitmeye karar verdik. Babam da “Delinin aklı yoksa parası vardır. Bir gün için gidilir mi İstanbul’a?” dedi. Anı yaşamak, ileride “keşke böyle bir delilik yapsaydım” dememek için katıldım arkadaşlara. Cuma akşamı iş çıkışı çantalarımızı attık arabanın arkasına ve havaalanının yolunu tuttuk. Akşam yedi uçağıyla hareket ettik. Maksadımız, çok geç vakte kalmadan İstanbul’a varmak, çantaları otele bırakıp hemen İstiklal’e çıkmaktı.

Güzeldi bir başka şehre gidiyor olmak, bir başka şehrin sabahına uyanacak olmak güzeldi. Ben severim başka şehirlere uyanmayı, her seferinde aynı duygu sarar beni. Yeni sevgiliyle ilk kez birlikte uyanmak gibidir. Olabildiğince yabancı ancak bir o kadar da tanıdık. Zaman hiç geçsin istemez, hep ilk başladığındaki tazeliğinde dursun ister insan.

Başka şehirlere, başka şehirlerin sabahlarına uyanmaya çok fırsatım oldu. Üniversite yıllarında  çok gezdim.  Ankara’ya uyandım;  Antalya, Denizli, İzmir ve Zonguldak’a. Yetmedi, Londra’da açtım gözümü ve Cardiff’te. Şehir neresi olursa olsun duygu aynıydı. Garip bir tanışıklık duygusu. Evde olmak gibiydi. Yabancı bir şehirde kendine rastlamak gibi.

İstanbul’a bu gidişim iş temposunun arasına sıkıştırdığımız mini bir maceraydı, o yüzden heyecanlıydı. Her şeyin 24 saate sığmak zorunda olması onu daha da cazip kıldı. Duracak, oyalanacak ya da boşa harcayacak zamanımız yoktu. Taksim’de kaldığımız otele gelir gelmez çantaları bıraktık, İstiklal Caddesi’ne koştuk. Baktık kırk gün kırk gece sürecek alışveriş şenliğinin ortasındayız gece geç saate kadar kepenkleri inmeye başlamış, kapatmaya hazırlanan dükkânlardan alışveriş yaptık. Adım başı caddeye yerleşmiş kestanecilere uğradık. İş yorgunluğu, yol yorgunluğu, alışveriş yorgunluğu demedik, aşina olmadığımız bir barda dans ettik. Hatta utanarak sıkılarak, tanıdık biri görür tasasıyla değil, hakkını vererek dans ettik.

Olan bitenin hızından ve karmaşasından, yaptıklarımı hatırlamak ve ayrıntıları atlamamak için sürekli not aldım. Sabah kıpkırmızı olmuş, ağrıyan gözlerimin derdiyle uyandıktan sonra şunları yazmışım defterime:

“……Saat 8. Henüz kahvaltı yok. Bu şehirde kalan son 11 saatte vapura binmek, kumpir yemek ve bir çift daha ayakkabı satın almak istiyorum ama hepsinden önce kahve….”

Ve hepsini de yaptım. Arkadaşlarla kahvaltının ardından hemen çıktık otelden. İskeleye indik. Bir elimde kahve, öteki elimde simit, kolumun altına sıkıştırılmış gazete koşarak yetiştik vapura kızlarla. Binip Kadıköy’e gittik. Sadece vapur turu yapmak, geçerken kız kulesine şöyle bir yandan bakmak ve martılara simit atmak için. Zaten sınırlı vaktimiz yüzünden gerisin geriye döndük taksime.

İstanbul’un trafik keşmekeşinde dolmuşa bindik, İstiklal’i baştanbaşa birkaç kere gittik geldik. Bir insan deniziydi İstiklal. Dalgalarca insan vardı, sağlı sollu dükkânlara sürüklendik onlarla beraber. Alışverişe doyduk.  Ve günün sonunda yağmurla veda ettik İstanbul’a. Bir solukta yaşadık O’nu. Kısacık ama güzel. Tadı damağımızda kaldı. İstanbul’un bu kadar kısa sürede keyfini çıkarmak mümkün değildi ama bizim asıl maksadımız kaçamaktı, biraz da alışveriş yapmak.  

Bir gurbet şarkısıdır ama bugün Emel Müftüoğlu’nun “Şimdi İstanbul’da olmak vardı” şarkısını dinleyin.. O size “… Şimdi İstanbul'da olmak vardı anasını satayım Püfür püfür bir vapurun yan tarafında, Köprüde balık ekmek yemek, Dolmuşa hadi gidelim demek, Ver elini yeni kapı ver elini bebek tarabya, Boğazda köhne bir iskelenin yamacında, Tabakta kavun peynir kadehte buz gibi rakı, Dilinde yarı acı yarı tatlı bir şarkı….” diye özetlesin İstanbul’da olmayı…

YAYIN TARİHİ:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad ad
TAGS:
MANŞETLER

HK BEYAZ GÖLGE

Advertisement
© 2024 Haber Kıbrıs Medya Danışmanlık ve Matbaacılık Ltd.