Cafe Le Monatta’da bir öğlen….
29/07/2011
BEYAZ GÖLGE
Cafe Le Monatta, Lefkoşa’nın kardeleni gibi. Demir ve beton ormanında, yeni açılmış bir papatya misali gülümseyen küçük bir Cafe. Tanışmamız ise şöyle oldu:
“…Ben yine sıcak bir haziran günü işten çıktım, eve gitmek için otobüse bindim. Sıcaktan bezgin başımı cama dayadım. Başımı kaldırdığımdaysa camdan duvarları, pembe sandalyeleri ve sarı çizmelerin içine ekilmiş çiçekleriyle bir apartmanın alt köşesinde orayı gördüm. Hemen içimden “burası güzel bir yere benziyor bir gün gelmeliyim buraya” diye geçirdim….”
Bir hafta sonra işten önce oraya gittim, hayal kırıklığı karşıladı beni. Kapıda bir not 15 gün kapalı olduklarını yazıyordu. Geri döndüm ve işe gittim. Henüz Cafe’nin ismini bilmiyordum. Doğrusu başımı kaldırıp tabelasına bakmak aklıma gelmemişti. Orada bir kahve içip, kitabımı okumaya ve iş saatini beklemeye o kadar koşullandırmıştım ki kendimi isim pek de önemli değildi.
Sonra on beş gün geçti. Evden 7:15’ten önce çıkamadığımda Lefkoşa’ya erken gelemiyordum. Bir gün otobüsten indiğimde saatime baktım, sonunda bir kahve içecek kadar vaktim vardı. Şehirdeki en şirin mekânı keşfettiğimi düşünüyordum ve doğru oraya gittim. Cafe Le Monatta’ya.
Kahvemi içerken, içeriden derinlerden gelen en sevdiğim şarkılardan birini dinlerken burayı anlatmalıyım diye düşündüm. Yazmalıyım ve siz de okumalısınız. Sizinle burayı paylaşmalıyım. Oysa vaktim dardı. Çıkıp işe gittim. İki haftadır yazmamamın nedeni buydu. Başka bir şey değil, bu küçük şirin Cafe’yi yazmak istiyordum. Nihayet bugün öğlen yemeğini yemek için oradaydım. Cafe’nin sahibiyle yemek yerken sohbet ettim. Fulya, bir iç mimar. Cafe Le Monatta da onun iki ay önce hizmete açtığı, bebek adımlarıyla yolculuğuna başlamış mekânı. Geniş balkonlu eski Kıbrıs evlerinde büyüyen ve hep restorancılık oynayan küçük bir kızın hayali.
Planlarının başında gelen eğitim ve iş hayatı onu bu hayalinden bir süre uzaklaştırdıysa da birkaç yıllık iş deneyimi ve iç mimarlık yaparken projelerinde karşılaştığı tatminsizlikten sonra hayalini yeniden buldu.
Dedesi Salahi Bey’in maddi manevi yardımları ve aralarında geçtiğimiz haftalarda yaşamını yitiren Zekâ’nın da bulunduğu arkadaşlarının desteğiyle kapılarını açtı. Cafe Le Monatta, Kıbrıs sevgisinin bir örneği ve Fulya anlatırken “bizim olsun, bizden parçalar taşısın istedim” diyor. Belediyenin kendilerine çıkardığı zorluklara rağmen insanlara kendilerini tanıtmaya, ayağa kalkıp devam etmeye çalışıyorlar. Nenesinin deyimiyle “öksüz doyuran” boyunda taze sıkılmış portakal suyu ve sadece sütle pişirilen nescafe satıyorlar. Bir de ev yapımı “lemonadda”.
İçeriden süzülerek gelen enfes yemek kokuları arasında soruyorum ona, “peki plan nedir? Cafe Le Monatta nereye gidiyor?”. Fulya’nın Cafe Le Monatta için hayalleri, planları var; avlusunu ışıklandıracak örneğin. Sepet avizelerden renkli ışıklarla daha sıcak ortamlara kucak açacak. Minderler gelecek. Maddi durumlar elverdikçe yenilikler gelecek ve burası küçük bir Kıbrıs bahçesi olacak diyor. Bir mimari proje olarak düşünüyor bu Cafe’yi, zaten baktığınızda görüyorsunuz üzerine bir resim çizilmeyi bekleyen boş bir tual gibi sabırla bekliyor cafesi de onu. Film geceleri, sohbet toplantıları ve belki de kitap günleri olacak diyor. Yere yeni basan ayakları biraz daha sağlamlaşınca reklam yapacaklar. Yani her şey planlı.
Fulya, bütün içtenliği ve emeğiyle yok olmaya başlayan değerlerimize elinden geldiğince sahip çıkıp kültürle yoğuracak. Cafe Le Monatta, şimdilerde sadece yarım inşaatlar arasında, ikisinden biri ölünce tek kalmış “Hasan” isimli sarı süs balığıyla ve basamaklarına kitap sıkıştırılmış tahta merdiveniyle küçük ama sevimli bir cafe. Sohbet sırasında Fulya’ya da söylediğim gibi, insana hitap eden, karakteri olan ve onu sahiplenen bir yer. Yürekten dilerim, müşterileri de onu sahiplenir ve destekler.
Bütün bunları dinlerken ve yazmaya hazırlanırken içimden oraya en uygun şarkıyı düşündüm. Çünkü orası bana gün ışığını, sarı rengi ve papatyaları anımsatıyor. Ha bir de Yeni Türkü’yü. Onların Günebakan şarkısı çalınıyor kulaklarıma….”Çocuklardık.. parlak yıldızlardık o zaman……”

Not: resimdeki sandalye sanatçı arkadaşları Omaç Öke’nin eseridir.
- Annem söylerdi de inanmazdım…
- Dönüşüm muhteşem oldu!
- Bir orkestra deneyimi
- Evlenmeli mi evlenmemeli mi?
- Bugünkü yıldız falınız diyor ki...
- Üzerinden bir yıl geçmiş gibi…
- Noel'den kaçarken Yeni Yıl'a tutulmak!
- Şapkadan tavşan çıkarsa…
- Siz hiç özlediniz mi?
- Bıraktığım yerden başlarken… Umutla…
- TÜM YAZILARI için tıklayınız














































































































































