Ayla Kahraman yazdı: Öylesine bir an işte
08/08/2026
“Sence de büyümenin zamanı gelmedi mi?”
Tüm gücümle bağırasım geldi, “gelmedi karıcığım” demek istedim. Ama bağıra bağıra. Sonra da kahkaha dolu bir sesle “çocuğum ben, daha büyümedim” demek istedim.
Ama ona baktım. Sadece baktım. Belki içimdeki kahkahalardan birkaçı beni gülümsetmiş olabilir. Çatık kaşları, büzüşen dudakları şaşkınlığının işareti. Toparlandı hemen ve “dalga mı geçiyorsun benle” dedi.
Tüh, anladı. Dalga geçiyorum ama içimden.
Kahkahalarımı saklamaya çalışırken, “ne münasebet canım… Çocuklar dalga geçemezler ki” deyiverdim.
Kocaman ela gözleri küçülüverirken gül goncası dudakları ince bir çizgi haline geldi.
Dünya güzelidir benim karım… Ama bu büzüşmüş hali, bariton sesimin durduramadığı kahkahalarımı bedenimden boşaltıverdi.
Gözleri irileşti ve dudakları gül goncası haline dönüverdi. Yapışık iki çizgi değil artık. Yanaklarında da hoş bir pembelik.
“Tolga iyi misin?” diyor kısık ve titrek sesiyle.
İyiyim karıcığım, iyiyim güzelim. Az önceki öğretmen rolünü rafa kaldırmış anlaşılan. Şimdi endişeli. ‘Ne oluyor bu Tolga’ya’ diye düşünüyor belli ki.
Ne olmuyor ki bana.
Yüzüne endişenin sessiz izleri yayılırken, az önceki yüksek volümdeki sesi, zor duyulur hale geliyor. Gözleri ela renkten uzaklaşmış fırtınalı bir yeşile dönüşüyor. Dokunsam ağlayacak. Ağlamasına dayanamam. Bir de çok uzun sürüyor, hüngür hüngür. Kendimi tam onun istediği gibi olgunlaşmamış ama evli barklı bir çocuk yetişkin olarak duyumsamak zorunda kalıyorum. Sonra da ona sarılıyorum, sakinleştiriyorum. Toparlamazsa, kendime belâ vermeye başlıyorum. Bir hazine bulmuş yetersiz adam oluyorum. Sonra o beni affediyor, şefkatle sarıyor ve muhteşem bir sevişme yaşıyoruz.
Sonuç güzel de sıkıldım ben bu yetersiz rolümden.
Şimdi bütün gücümle “harikayım, mükemmelim, kendimi seviyorum, anneliği bırak, katıl bana, ne getirirse dünya, anın tadını çıkaralım Hülya” desem ne yapar acaba? Dedim mi yoksa?
O suskun. Gözlerindeki hüzün artmış. Ela gözler, derin yeşile dönüşmüş. Bilir misiniz bu rengi? Derin yeşilin içinde kahve tonları, onların da içinde yeşil tonları bulunur biraz da sarı. Sarı burada kokteylin esas maddesi gibi. Volkanı patlatabilir veya söndürebilir. Ama azıcık adım atsam, sarılacak bana, biliyorum. Bu göz rengi dünyada çok seyrek görülürmüş. Bir adı var ama unuttum.
Boşaltılmayan çöp kovasının yarattığı hengâme hoşuna gitmedi. Farkında işte. Ben boşaltmadığım çöp kovasından daha önemliyim. Elimi uzatıyorum ona, sarılıyor bana sıkıca. Kokluyorum yasemin kokan boynunu, öpüyorum sonra. Sıkıca sarılıyor belime ve istemeden çözüyorum küçük ellerini.
“Çöpleri boşaltıp geliyorum ben” diyorum.
O şaşkın. Ben güzelim valla.
Mutfağa dönüyorum tekrar. Bulaşıkları makinaya yerleştiriyorum. Bardaklar yukarı, tabaklar aşağı. Tencerelere dikkat, içinde kırıntı kalmamalı. Tüh, pilav kırıntıları savruluyor makinenin içine.
Odamızdan gelen melodik ses; “Tolgaaa…nerede kaldın” diyor bana.
“İşim bitince geleceğim” diyorum yüksek sesle.
Yanımda bitiveriyor bir anda. “Boş ver” diyor bana. “Anı yaşamalı, karı koca.”



























































































































































































