Ağustos böceği sendromu
28/06/2011
BEYAZ GÖLGE
Şu sıralar kontrolsüzlüğün kontrolündeyim. Bir akıntıda sürüklenir gibi elimde olmayan bir şekilde davranıyorum. Bugün bütün gün zihnim otomatik pilotta, hislerim kayıp, yaptığım her şey ezbereydi. Etrafıma dönüp baktım, ofiste bu halde olan sadece ben değildim. Hemen hemen herkes gün boyu kahve ardına kahve içip “uff”layıp durdu. Hepimiz ayak sürüyerek iş yapıyorduk. Bir Allah’ın kulu da hevesli değildi. Neden neydi? Ayın sonu muydu, haftanın başı mı? Yoksa stres mi?
Belki biri, belki de hepsi birden ama bence bizimkisi ağustos böceği sendromu. Ne kadar tembelleştik kavurucu sıcaklardan bilseniz. Umursuzlaştık. Ne kadar kolay ruhsuzlaştık bir görseniz. Hiçbir şey umurumuzda değil. Frekansımızı “umursuzluğa” ayarladık. Kendi sıkılmışlığımız, bunalmışlığımızla o kadar meşguluz ki, dünya yanıyor umurumuzda değil.
Savaş mı çıkıyor? Çıksın. Su kaynakları mı tükeniyor? Tükensin. Doğal afetler yaşanıyor, terörizm tırmanıyor ve bebekler ölüyor. Eee nolmuş. Duyarlı pek fazla insan kalmamış.
Hepimiz ünlü Fransız yazar La Fontain’in fabl’ındaki, bir ağacın dalına uzanmış, gölgeye sığınmış ağustos böceği gibiyiz. Sazımızla sıcaktan yakınan şarkılar söylerken ne tedbir alıyoruz ne de etrafımızda dönen keşmekeşi durdurmak, değiştirmek için bir şey yapıyoruz.
Bambaşka insanlar olup çıkıyoruz ve bunu isteyip istemediğimizi bile bilmiyoruz. Sadece mahkum olduğumuz dünyevi cehennemde toplumsal çırpınışlardayız. Kendi bıkkınlığımızla mücadele ediyoruz. Herkes “neyiniz var?”diye soruyor, bir şeyimiz yok aslında. Problem de bu. Sadece ağustos böceği sendromumuz var.
Bu böyle sürecekmiş sanıyoruz. Hiç değişmeyecek hep böyle gidecek diye düşünüyoruz içimizden. Kendimizi kavurucu bir sıcakta sonsuza dek hayal ediyoruz. Tıpkı harıl harıl çalışan karıncayı hiç istifini bozmadan izleyen ağustos böceği gibi. Hikayenin sonunu hepiniz hatırlarsınız, sıcak yaz geçip de yerini kara kışa bırakınca, yaz boyu yan gelip umursuzca yatan ağustos böceği , karıncaya muhtaç onun kapısını çalar. Karınca da ona “bütün yaz yan gelip yatmak yerine sen de biraz yiyecek toplasaydın” şeklinde bir karşılık verir. Kimi iyimser kaynakta, iyi kalpli karınca dersini aldığını düşündüğü ağustos böceğine yiyecek vermeyi kabul eder.
Bana öyle geliyor ki, bu umursuzluğumuz, bu bıkkınlığımız, bu ağustos böceği sendromumuz bize kara bir kışla geri dönecek. Nihayetinde de iyi kalpli bir karıncayla karşılaşmayacağız. Daha ne kadar böyle devam edilebilir, bunu öngöremiyorum. Sadece daha fazla karamsarlık ve daha fazla umutsuzluk beraberinde gelecek gibi hissettiriyor. Silkinip kendimize gelmek için acaba bize ne lazım? Doğrusu aklıma bir cevap gelmiyor. Aklıma ve dilimin ucuna Erkin Koray geliyor, O da der ya hani : “Böyle gelmiş böyle gidecek, korkarım vallah, yok mu çaresi dostlar, fesupanallah! bize de bir gün kader güler, güler inşallah”
- Annem söylerdi de inanmazdım…
- Dönüşüm muhteşem oldu!
- Bir orkestra deneyimi
- Evlenmeli mi evlenmemeli mi?
- Bugünkü yıldız falınız diyor ki...
- Üzerinden bir yıl geçmiş gibi…
- Noel'den kaçarken Yeni Yıl'a tutulmak!
- Şapkadan tavşan çıkarsa…
- Siz hiç özlediniz mi?
- Bıraktığım yerden başlarken… Umutla…
- TÜM YAZILARI için tıklayınız














































































































































