Cilalı Taş Devri’nin üç kemalleri
Dr. Turhan Korun Poli Dergisi'nde bu hafta...
20/05/2012
Poli Dergi- Dr. Turhan Korun
Mehmet Barlas 6 Mayıs 2012 tarihli Sabah Gazetesi’nde Yahya Kemal’in 1927’de Varşova’da Elçilik yaparken yazdığı “Kar Musikileri” isimli şiiri ile Memleket hasretini şiire döktüğünü yazıyordu.
“Gönlüm bu şehirden, bu diyardan çok uzakta
Tamburi Cemil Bey çalıyor sesleri plakta…”
Bu yazı ve şiir bana lise yıllarımı hatırlattı. Bizim nesil, 1959 – 1961 yıllarında okulumuzda, içinde aytışmalar, yıllık müsamereler ve benzeri şeylerin olduğu sosyal günler ve geceler düzenlerdik. Bu gecelerin düzenlenmesinde öğretmenlerimiz mesai saatleri dışında olağanüstü zaman harcarlar ve yol gösterici olurlardı. (Her halde o zamanlar fazla mesai meseleleri yoktu.)
Bizim nesil, Türk edebiyatının temeli olan divan edebiyatını rahmetli Ahmet Savalaş’tan öğrendi. Hocamızın, divan edebiyatının kalıplarını öğrenmemiz için gösterdiği büyük çabayı, bu edebiyatın diline uygun olarak yaptığı ağdalı konuşmaları sanki dün gibi hatırlarım. Bu çabanın sonucu olsa gerek bugün dahi divan şiirlerine karşı büyük bir hayranlık beslemekteyim.
Edebiyat dersinin bir faaliyeti olarak her ders yılı sonunda “Üç Kemaller” gecesi düzenlemek o yılların bir geleneği idi. Namık Kemal, Behçet Kemal ve Yahya Kemal. Erkek Lisesi’nin sahneli salonunda yapılan bu geceler için Kız Lisesi idaresi ile iş birliği yapılır ve gösteride iki okulun kız ve erkek öğrencileri birlikte görev alırlardı. Gündüzleri öğrencilere geceleri ise halka sunulan bu programlar büyük beğeni toplardı. Gazeteler programımızdan bahseder biz ise çok mutlu olurduk.
Müzik öğretmenimiz olarak Türkiye’den gelen Kemal Gündüz, rahmetli Özker Yaşın’ın Namık Kemal hakkında yazdığı bir şiiri *kantat olarak bestelemiş ve “Namık Kemal Kantatı” adı altında sahnelemiştik. Erkek ve Kız Lisesi korolarının birlikte katıldığı geceye aylarca çalışılmış, Kemal Gündüz hocamız koro şefliği yapmış, Kız Lisesi müzik öğretmeni merhume Jale Derviş de piyanosu ile oyuna eşlik etmişti. Gecede soprano sololarını Yıldan Taner ve Sema Şakır yaparken, Tenor olarak fen kolundan Mustafa görev almıştı. Gecede Namık Kemal’in eserleri okunurken, onun hürriyet kahramanlığı uzun uzun anlatılır, “Hürriyet Kasidesi” alkışlar arasında okunurdu. Namık Kemal’in Mağusa Zındanı’nda çektiği kalebentlik ve nerede ise zincirlere bağlı sürgün hayatı anlatılırdı. Koronun okuduğu kantat ile Namık Kemal faslı biter, Behçet Kemal faslına geçilirdi.
Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekilliği de yapmış ve kendine “milli şair” de denen Behçet Kemal Çağlar hakkında konu nedense kısa kesilirdi. O anlatılırken, Atatürk’e yazdığı bir şiir okunurdu.
“Türklük güneşi ile dünya ufku ağardı,
Türk olmasaydı tarihler ne yazacaktı”
Kısa geçilen Behçet Kemal’den sonra sıra Yahya Kemal’e gelirdi. Yahya Kemal Beyatlı’nın divan edebiyatının son temsilcisi olduğu hatırlatılır, İstanbul hakkında yazdığı bütün şiirler okunur ve şiirleri ile Türk musikisine yaptığı katkılar uzun uzun ve örnekleri ile anlatılırdı. Konuşmalar ve şiirlerden sonra şairin “rintlerin akşamı” ile “Dönülmez Akşamın Ufkundayız” şiirine beste yapan Münür Nureddin Selçuk anılarak bu şarkılar koro tarafından ve piyano eşliğinde okunarak geceye son verilirdi. Bu üç şahsiyet hakkında sergilediğimiz bilgiler aşağı yukarı resmi tarihin bize aktardığı pek da sorgulanmayan bilgilerdi. Ancak geçen yıllar bizleri yaşlandırdıkça bu bilgilerin pek de güvenilir olmadıklarını öğrenmeye başladık. Bu faaliyetlerin bizi aşırı bir milliyetçilik sarmalına çekmek için yapıldığını anlamaya başladık.
Rahmetli Arif Nihat Asya, araştırmaya, belge bulup toparlamaya ve fotoğraflamaya oldukça önem veren bir hocamızdı. Türk Lisesi’nde son sınıfa geldiğimizde bir grup arkadaşla bizi toparlayıp incelemeler yapmak üzere Mağusa’ya götürmüştü. Meydanda bir kahvehaneye oturup serinlemeye çalıştık. Hocamız kahveciye Namık Kemal Mağusa’da iken onu tanıyan ve halen hayatta olan birilerinin olup olmadığını sordu. Kahveci olumlu bir cevap verdi. Lala Mustafa Paşa Camii İmamı’nın halen en yaşlı Mağusalı olduğunu ve döneminde Namık Kemal’le ahbaplık yaptıklarını söyledi. Hocaya haber salarak beklemeye başladık. Bir süre sonra çok yaşlı ama hafızası yerinde bir adam geldi. Bizim hoca yaşlı adama bazı sorular sordu ve adamın her söylediğini dikkatlice defterine kaydetti. Adam kısaca şunları anlattı: “Ben çocukken bu meydanın çevresinde içinde ağaçları olan, sebze ekilen bahçeler vardı. Geceleri, benim büyüklerim ve Namık Kemal toplanırlar ve içki içerlerdi. Ben de kendilerine bahçeden hıyar domates toplar götürürdüm. Namık Kemal Mağusa’da serbestçe dolaşabilir hatta bazen gezmek için Lefkoşa’ya bile giderdi.” Yaşlı adam bunları anlattıktan sonra şöyle bir de sitemde bulundu. “Siz Namık Kemal ile uğraşacağınıza gidin Namık Kemal Lisesi’nin yanında Çanakkale şehitlerinin mezarları ile ilgilenin. Oraları çok berbat durumdadır” dedi.
Adamın anlattıklarından hocamız bir şaşkınlık yaşadı. Kıbrıs’ta Çanakkale şehitleri ve bir mezarlık olduğunu bilmiyordu. Yürüyerek tarif edilen yere gittik ve çok pejmürde bir mezarlıkla karşılaştık. Böyle bir yerin varlığından biz de haberdar değildik. Hocamız mezarların fotoğraflarını çekti ve geri Lefkoşa’ya dönmek üzere yola koyulduk. Bizim aklımız Namık Kemal’de kalmıştı. Çekinerek “hocam bize zindan hayatı yaşadığı söylenmişti. Ama farklı şeyler duyduk. Gerçek ne?” diye sorduk. Hocadan kısa ama kinayeli bir cevap aldık. “Ortada bir zindan olduğu doğru ama hemen yanında merdivenle çıkılan hanaya ne demeli?” Biz hocanın bu şüpheli yaklaşımı üzerine biraz daha üsteledik ve ondan Namık Kemal’in isyan bayrağını açtığı ve zalim diye nitelenen 2’nci Abdülhamit’ten sürgün hayatı boyunca düzenli maaş almakta olduğunu öğrendik. Hoca bize bu söylediklerinden endişeye kapılmış olmalı ki, “siz şimdilik size okulda öğretilenlerle yetinin. Yarın büyüyünce gerçekleri öğrenirsiniz” ikazını da aldık.
Benim Yahya Kemal Beyatlı hakkında resmi tarihe göre bildiklerim, gerçek adının Ahmet Ağah olduğu, 1884 Üsküp’te doğup 1958’de İstanbul’da öldüğü, şair, yazar, siyasetçi ve diplomat olarak hizmet verdiği şeklindedir.
Mina Urgan’ın yazdığı “Bir Dinazorun Anıları”nda, Yahya Kemal’in bütün hayatı asalak olarak yaşadığı, hiçbir zaman düzenli bir ev hayatı olmadığı, arkadaşlarının evlerinde, en sonunda da Park Otel’de kalarak vakit geçirdiğini ve orada öldüğünü yazmaktadır. Mina Urgan’ın üvey babası Falih Rıfkı Atay’dan aktararak anlattıklarına bakarsak Yahya Kemal’in, Elçi ve milletvekili olabilmek için Atatürk’ün ayaklarını öpüp ağladığını öğreniriz. Yahya Kemal’in büyük aşk yaşadığı Nazım Hikmet’in annesi ressam Celile Hanım’a yaptıklarını hiçbir vicdan sahibi kabul edemez. Celile Hanım büyük aşkına kavuşabilmek için eşinden ayrılmış ama Yahya Kemal tarafından yüzüstü bırakılmıştı. Falih Rıfkı Atay’ın aktardıklarına ve Mina Urgan’ın yazdıklarına göre, Nazım Hikmet’in hapiste iken affedilmesi için bütün dünyada açılan imza kampanyasına Yahya Kemal katılmamış hatta annesi Celile Hanım son dönemlerinde gözlerini kaybetmesine rağmen Galata Köprüsü’nde organize ettiği imza kampanyasına oradan geçmekte olduğu halde katılmamış, Celile Hanım’ı görmezden gelmiş, Celile Hanım’ın kör olmasını fırsat bilerek seslenmeden oradan uzaklaşmıştır.
Böyle bir adamın usta bir şair olması veya olmamasının ne önemi olabilir ki? Bir dönem ve belki de halen çok değerli ve önder insanlar olarak takdim edilen insanların durumları işte böyle. Mehmet Barlas’ın yazısını okuyunca bunlar aklıma geldi.
Fotoğraf Mağusa Çanakkale Şehitliği
Alt yazı: Namık Kemal ismi Mağusa’da her yere yakıştırılıp meydana büstü dikilirken, 1917-20 yılları arasında esir alınıp Mağusa’ya getirilen ve orada ölen esirlerin mezarları 1960 yılına kadar bakımsız mezar taşlarından ibaret kalmıştı. 1968’de mezarlar düzenlenmiş ve Çanakkale Şehitle Abidesi yapılmıştı.









































































































































































































