Mete Hatay yazdı: Tanınmamışlık bir mazerete dönüştüğünde
06/08/2026
Uzun yıllardır kuzeyde uygulanan ekonomik modelin sürdürülemez olduğunu yazıyorum. Tanınmamışlık veya çözümsüzlük bu modelin tek nedeni değildir; fakat zamanla hem başlıca varoluş gerekçesine hem de bütün başarısızlıklarını açıklayan genel bir özre dönüştürüldü.
Ekonomi neden üretken değil? Tanınmadığımız için. Neden Türkiye’ye bu kadar bağımlıyız? Çözüm olmadığı için veya tanınmadığımız için. Neden planlama yapamıyor, kayıt dışılığı önleyemiyor, çevreyi koruyamıyor ve emeğin temel haklarını güvence altına alamıyoruz? Yine aynı cevaplar…
Oysa dış denetimin zayıf olduğu bir yerde içerideki hukuki ve demokratik denetimin daha güçlü olması gerekmez mi?
Bugünkü model üretimden çok dışarıdan para ve nüfus çekmeye dayanıyor: inşaat, emlak, üniversite, casino, turizm, ithalat ve tüketim… Sistem devam edebilmek için sürekli yeni konut alıcısı, yeni öğrenci, yeni yatırımcı ve daha ucuz işçi bulmak zorunda.
Daha önceki bir çalışmamda “Dubaileşme” dediğim de kuzeyin Dubai’ye dönüşmesi değil. Dubai’nin altyapısını, küresel bağlantılarını ve kurumsal kapasitesini taklit etmiyoruz. Gayrimenkul rantını, gösterişli tüketimini, haklardan dışlanmış göçmen emeğini ve vatandaşla yabancı arasında kurduğu hiyerarşiyi taklit ediyoruz. Yani Dubai’nin en sorunlu yanlarının küçük ve denetimsiz bir karikatürünü yaratıyoruz.
Son yıllarda kuzeye yönelen üçüncü ülke göçünü de bu ekonomik modelden bağımsız tartışamayız.
2020 başında 16.504 olan üçüncü ülke uyruklu sigortalı çalışan sayısı, 2025 sonunda 43.866’ya yükseldi. Bu yalnızca kayıtlı çalışanların sayısıdır; öğrencileri ve kayıt dışı çalışanları kapsamaz.
Ama sorun Pakistanlıların, Bangladeşlilerin, Türkmenlerin, Nepallilerin veya Afrikalıların buraya gelmesi değildir. Sorun, özellikle pazarlık gücü düşük, borçlandırılmaya ve işverene bağımlı hale getirilmeye daha açık insanların seçilerek getirilmesidir.
Yani göçmenin varlığını değil, göçü örgütleyen rejimi tartışmalıyız.
Birçok insan daha buraya gelmeden acentelere borçlandırılıyor. Avrupa’ya yakın, güvenli ve yüksek ücretli bir yerde çalışacağı söyleniyor. Buraya geldiğinde ise çalışma ve ikamet hakkı fiilen işverene bağlanıyor. Ücreti ödenmese, pasaportu alınsa veya kötü koşullarda yaşatılsa bile işini terk ettiğinde yasal statüsünü kaybetme tehlikesiyle karşılaşıyor.
Üniversiteler de bu göçün ikinci büyük kanalıdır. 2024–25 döneminde kuzeyde üçüncü ülke vatandaşı 41.596 öğrenci vardı. Bunların önemli bir bölümü gerçekten eğitim için geliyor. Fakat bazı üniversiteler ve acenteler eğitim kurumu olmaktan çok öğrenci ve döviz ithal eden ticari aracılara dönüşmüş durumda.
Öğrenci aynı anda üniversitenin müşterisi, ev sahibinin kiracısı ve kayıt dışı hizmet sektörünün ucuz işçisi olabiliyor.
İşin vatandaş nüfusla ilgili bir başka tarafı daha var.
Vatandaşların kayda değer bir bölümü merkezi yönetim, belediyeler, kamu işletmeleri ve kamu kaynaklarıyla yakından bağlantılı kurumlarda çalışıyor. Diğer bir bölümü ise kamu maaşları ve harcamalarının yarattığı talebe bağımlı özel sektörlerde yer alıyor.
De facto devlet, yurttaşına uluslararası tanınma ve ekonomik egemenlik sunamadığı ölçüde kamu istihdamı, maaş ve sosyal koruma dağıtarak rıza üretiyor. Kuzeydeki örtük toplumsal sözleşme biraz da budur.
Fakat kamu kendi gelirini üretmez. Kamu maaşları vergiler, harçlar, ekonomik faaliyetler ve Türkiye’den gelen kaynaklarla karşılanır. Ekonomik faaliyetler ise giderek inşaat, emlak, ithalat, öğrenci, turist, dış yatırımcı ve düşük maliyetli göçmen emeğine dayanıyor.
Kamu maaşları tüketimi canlandırıyor. Tüketim özel sektörü büyütüyor. Özel sektör vergi ve harç üretiyor. Bunlar yeniden kamu maliyesini besliyor. Ancak ithalata bağımlılık nedeniyle paranın önemli bir bölümü tekrar dışarıya çıkıyor.
Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkıyor?
Aslında ikisi birbirini üretiyor. Fakat çevrimin kendi ayakları üzerinde durabilmesi için bir taraftan Türkiye’den mali kaynak, diğer taraftan dışarıdan öğrenci, yatırımcı ve ucuz emek gerekiyor.
Bu kapalı bir ekonomik devre değil; kendi kendini yeniden üreten bir bağımlılık çevrimidir.
Göçmen işçi yalnızca patronun kârına katkıda bulunmuyor. Ürettiği değer, ödediği vergi ve primler, ucuzlattığı mal ve hizmetler aracılığıyla mevcut ekonomik ve sosyal düzenin finansmanına da doğrudan veya dolaylı katkı yapıyor. Bu katkının gerçek büyüklüğünü bilmiyoruz; çünkü gerekli veriler açıklanmıyor.
Ama aynı insanlara ihtiyaç duyarken, görünür olduklarında “yok oluyoruz” diyoruz.
Kıbrıslı Türklerin demografik ve siyasal irade kaybı korkusu temelsiz değildir. Türkiye’nin nüfus ve vatandaşlık politikalarının yarattığı sorun da gerçektir. Fakat bunun sorumlusu Pakistanlı işçi veya Afrikalı öğrenci değildir.
Onları buraya getiren, acentelere izin veren, çalışma rejimini kuran, üniversiteleri denetlemeyen ve inşaat ekonomisini teşvik eden siyasal-ekonomik düzendir.
Göçmen çevre tahribatının da faili değildir. Araziyi imara açan, inşaat izni veren ve altyapı kapasitesini hesaba katmayan göçmen işçi değil. Göçmen, hem o projelerde en ağır koşullarda çalışan hem de çoğu zaman altyapısı yetersiz ve sağlıksız mekânlarda yaşamak zorunda kalan kişidir.
Kazanç özelleştirilirken yolun, kanalizasyonun, suyun, atığın ve çevre tahribatının maliyeti topluma bırakılıyor.
Tanınmamışlık ise farklı siyasal kesimler tarafından farklı biçimlerde araçsallaştırılıyor.
Milliyetçi sağ söylemde tanınma isterken, pratikte çözümsüzlüğün ürettiği denetimsiz ekonomik ve siyasal alana yerleşti. Türkiye’ye bağımlı kaynak dağıtımı, arazi ve izin rejimi, vatandaşlık politikaları ve patronaj ağları bu alan içinde gelişti. Bunun maddi getirisinden bütün sağ seçmenler değil; iktidara ve sermaye çevrelerine yakın belirli gruplar yararlandı.
Sol elbette homojen değildir. Sendikal haklar, çevre, demokratikleşme ve barış için yıllardır mücadele eden önemli bir birikim vardır. Ancak solun bir bölümü de kuzeydeki hemen bütün yapısal sorunları kapsamlı çözümün yokluğuyla açıklamaya fazlasıyla alıştı. Bugünden yapılabilecek dönüşümler, çözüm sonrasındaki belirsiz bir geleceğe ertelendi.
Bunlar eşit sorumluluklar değildir. Milliyetçi sağ düzeni iktidar ve maddi çıkar ilişkileriyle yeniden üretirken, solun bir bölümü bugünü değiştirmek için kullanabileceği siyasal iradenin bir kısmını çözüm beklentisine teslim etti.
Oysa tanınmamışlık birçok şeyi güçleştirir ama her şeyi imkânsızlaştırmaz. Çözüm beklenirken de emek korunabilir, göçmen işçilere hak verilebilir, üniversiteler denetlenebilir, çevre savunulabilir, inşaat ve nüfus hareketleri planlanabilir, kamu kaynakları şeffaflaştırılabilir.
Kıbrıs sorununun çözümü bunların yerini tutmaz. Bunlar da çözümün yerini tutmaz.
Sorulması gereken asıl soru “Kaç yabancı geldi?” değildir.
Bu insanları kim, hangi vaatlerle ve hangi ekonomik ihtiyaç için getiriyor? Hangi koşullarda çalıştırıyor? Ürettikleri değerden kim yararlanıyor? Toplumsal ve çevresel maliyeti kim ödüyor? İşleri sona erdiğinde hangi haklara sahip oluyorlar?
Göçmen bu düzenin nedeni değildir. Hem onu ayakta tutan görünmez emek gücü hem de onun en korumasız mağdurudur.
Tanınmamışlık veya çözümsüzlük gerçek bir sorundur. Ama emeği sömürmenin, üniversiteleri göç kanalına dönüştürmenin, çevreyi tahrip etmenin ve plansızlığı sürdürmenin özrü olamaz.
Belki de statükonun bu kadar uzun ömürlü olmasının nedenlerinden biri budur: Milliyetçi sağ çözümsüzlüğün sunduğu iktidar alanına yerleşirken, solun bir bölümü bugünü değiştirme sorumluluğunu gelecekteki çözüme fazlasıyla bağladı.





























































































































































































