Advertisement

Advertisement

Yusuf Kanlı: Artık Kıbrıs sadece Kıbrıs değildir...

YAYIN TARİHİ:
Haberi dinle
Butona tıklayın: oynat / duraklat
Hazır
ads ads
03/07/2026

Yusuf Kanlı: Artık Kıbrıs sadece Kıbrıs değildir...

Değişen yalnızca Kıbrıs diplomasisi değil. Türkiye’nin yükselen bölgesel rolü, Avrupa’nın yeniden kurulan güvenlik mimarisi, enerji ve ticaret koridorları ile Doğu Akdeniz’in stratejik dengeleri de değişiyor. Kıbrıs’ın anlamı da bu yeni jeopolitik içinde yeniden tanımlanıyor. Dikilitaş’tan, Sarayönü’nden, Elefteria Meydanı’ndan ileriye bakabilmek lazım…

Yusuf Kanlı

Kıbrıs meselesi üzerine yarım asrı aşkın süredir yazıyor, düşünüyor ve tartışıyoruz. Federasyon, iki devlet, siyasi eşitlik, garantiler, toprak, mülkiyet, dönüşümlü başkanlık… Bunların hiçbiri önemsiz değildir; hiçbiri göz ardı edilemez. Ancak bugün asıl tehlike, bütün bu başlıkları hâlâ yalnızca Kıbrıs’ın kendi iç dinamikleri üzerinden okumaya devam etmektir. Dünya değişti. Avrupa’nın güvenlik anlayışı, Doğu Akdeniz’in stratejik dengeleri, Türkiye’nin jeopolitik ağırlığı, enerji denklemi ve ticaret yolları yeniden şekilleniyor. Buna rağmen adadaki siyasi tartışmaların önemli bölümü hâlâ elli yıl önce çizilmiş zihinsel haritalar üzerinden yürütülüyor.

Belki de Kıbrıs sorununun önündeki en büyük zihinsel engel tam da budur. Türk tarafı da Rum tarafı da Kıbrıs’ı çoğu zaman yalnızca Kıbrıs’ın içinden okumaya çalışıyor. Kuzeyde Sarayönü’nün, Dikilitaş’ın ya da Lefkoşa’nın siyasi gündeminin; güneyde ise Elefteria Meydanı’nın tarihsel hafızasının ve günlük siyasetinin dünyanın geri kalanının öncelikleriyle örtüştüğü varsayılıyor. Sanki Washington, Brüksel, Londra, Ankara ve Birleşmiş Milletler güne Kıbrıs’ı düşünerek başlıyor; sanki küresel diplomasinin bütün yolları Lefkoşa’ya çıkıyor. Bu yanılgı iki toplum için de geçerlidir. Hatta belki de adanın yarım asrı aşan çözümsüzlüğünü kalıcı hale getiren ortak takıntı budur.

Oysa uluslararası sistem hiçbir zaman Kıbrıs’a Kıbrıslıların baktığı yerden bakmadı. Bugün ise artık hiç bakmıyor. Avrupa, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra oluşan güvenlik boşluğunu nasıl dolduracağını tartışıyor. Amerika Birleşik Devletleri, Çin ile küresel rekabetin deniz yolları, kritik teknolojiler ve tedarik zincirleri üzerindeki etkisini hesaplıyor. Doğu Akdeniz’de enerji güvenliği, deniz yetki alanları ve kritik altyapılar yeniden değerlendiriliyor. Karadeniz’den Süveyş’e, Kafkasya’dan Körfez’e ve Hint Okyanusu’na uzanan ulaştırma koridorları yeniden planlanıyor. Orta Koridor, Kalkınma Yolu, Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru, Doğu Akdeniz enerji projeleri ve Avrupa’nın yeniden inşa edilen savunma mimarisi birbirinden bağımsız projeler değil, aynı büyük jeopolitik dönüşümün farklı parçalarıdır.

İşte Kıbrıs’ın anlamını değiştiren de tam olarak budur. Adanın stratejik değeri hiçbir zaman yalnızca büyüklüğünden, nüfusundan ya da doğal kaynaklarından kaynaklanmadı. Kıbrıs her zaman coğrafyası nedeniyle önemliydi. Ancak coğrafya sabit kalsa bile ona yüklenen stratejik anlam zaman içinde değişir. Soğuk Savaş’ın Kıbrıs’ı başkaydı. 1974 sonrasının Kıbrıs’ı farklıydı. Avrupa Birliği’nin genişleme sürecindeki Kıbrıs bambaşka bir anlam taşıyordu. Bugün ise ada, Avrupa’nın güvenlik mimarisi, Türkiye’nin yükselen bölgesel rolü, Doğu Akdeniz’in enerji denklemi ve Avrasya’yı Avrupa’ya bağlayacak yeni ulaştırma koridorlarının kesiştiği stratejik merkezlerden biri haline geliyor. Dolayısıyla Kıbrıs artık yalnızca çözülmemiş bir siyasi ihtilaf değildir; yeniden şekillenen bölgesel düzenin önemli değişkenlerinden biridir.

Türkiye’nin yükselen jeopolitik ağırlığı

Bugün Kıbrıs’ın stratejik anlamını değiştiren en önemli gelişme, adanın kendisinden çok çevresinde yaşanan büyük jeopolitik dönüşümdür. Ankara son yıllarda yalnızca bölgesel krizlere tepki veren bir aktör olmaktan çıkıp, yeni bölgesel düzenin şekillenmesine yön vermeye çalışan bir ülke haline gelmiştir. Irak’ın Kalkınma Yolu Projesi, Çin’den Avrupa’ya uzanan Orta Koridor, Suriye üzerinden canlandırılması muhtemel Levant güzergâhı, Güney Kafkasya’da ulaşım bağlantılarının açılmasına yönelik girişimler ve Karadeniz’i Doğu Akdeniz’e bağlayan ulaştırma ağları birbirinden bağımsız projeler değildir. Ankara bunların tamamını Türkiye’yi Avrasya’nın vazgeçilmez lojistik merkezi haline getirecek uzun vadeli bir stratejinin parçaları olarak görmektedir.

Bu tablo doğal olarak Kıbrıs’ın önemini de değiştirmektedir. Doğu Akdeniz artık yalnızca enerji rezervlerinin bulunduğu bir deniz değildir. Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığını azaltmaya çalıştığı yeni enerji ağlarının, Asya ile Avrupa arasındaki ulaştırma hatlarının, deniz güvenliği düzenlemelerinin ve kritik altyapı yatırımlarının kesiştiği geniş bir jeostratejik havzaya dönüşmektedir. Böyle bir ortamda Kıbrıs’ın geleceği yalnızca adadaki iki toplumun hangi yönetim modelinde uzlaşacağı sorusuyla açıklanamaz. Asıl mesele, adanın bu yeni bölgesel mimarinin neresinde yer alacağıdır.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra Avrupa’nın güvenlik anlayışında yaşanan değişim bu süreci hızlandırdı. Uzun yıllar boyunca Türkiye’yi Avrupa güvenlik denkleminden dışlayabileceğini düşünen çevreler bunun artık gerçekçi olmadığını kabul etmeye başladı. NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip, Karadeniz’den Orta Doğu’ya kadar geniş bir coğrafyada askerî ve diplomatik kapasitesi bulunan Türkiye’nin dışlandığı bir Avrupa güvenlik mimarisinin sürdürülebilir olmayacağı giderek daha açık görülüyor. Avrupa Birliği’nin Ankara ile yeniden yoğun diplomatik temas kurmasının temel nedenlerinden biri de budur.

Dolayısıyla bugün Kıbrıs’ın geleceği üzerine yürütülen tartışmaları yalnızca federasyon, konfederasyon ya da iki devlet eksenine sıkıştırmak, değişen uluslararası gerçekliği gözden kaçırmak anlamına gelir. Elbette anayasal model önemlidir. Ancak anayasal modellerin yaşayabilir olup olmayacağını belirleyecek olan, onların hangi jeopolitik ortamda uygulanacağıdır. Jeopolitik değiştiğinde siyaset de değişir; güvenlik mimarileri değiştiğinde diplomatik öncelikler de değişir. Kıbrıs bugün tam da böyle bir dönüm noktasındadır.

Washington’ın hesabı, Brüksel’in arayışı

Son haftalarda peş peşe yaşanan diplomatik gelişmeleri birbirinden bağımsız olaylar olarak okumak büyük resmi kaçırmak olur. ABD Senatosu’nda gündeme gelen Doğu Akdeniz Enerji Merkezi girişimi, Avrupa Komisyonu’nun en üst düzey üç üyesinin aynı anda Ankara’ya gelmesi, Türkiye ile Avrupa Birliği’nin ortak açıklamasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs girişimine birlikte destek vermesi ve bütün bunların NATO Zirvesi arifesinde gerçekleşmesi aynı stratejik dönüşümün birbirini tamamlayan parçalarıdır.

İlk bakışta Washington’ın Doğu Akdeniz Enerji Merkezi girişimi yalnızca enerji alanında teknik bir düzenleme gibi görülebilir. Oysa bu girişim çok daha kapsamlı bir jeostratejik vizyonun parçasıdır. Doğal gaz ve elektrik enterkonneksiyonlarının yanı sıra kritik altyapıların korunması, siber güvenlik, yapay zekâ destekli enerji yönetimi, liman yatırımları, deniz ulaştırması ve yeni teknoloji alanlarında bölgesel iş birliğini öngören bir çerçeve oluşturulmaktadır. Daha da önemlisi, sistemin gelecekte yeni katılımcılara açık olabileceğinin vurgulanması, Türkiye’yi dışlayarak oluşturulan Doğu Akdeniz mimarisinin sürdürülebilir olmadığı yönündeki kanaatin Washington’da da güçlendiğini göstermektedir.

Benzer bir değerlendirme Brüksel için de geçerlidir. Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, Genişlemeden Sorumlu Komiser Marta Kos ve İçişleri ile Göçten Sorumlu Komiser Magnus Brunner’ın aynı gün Ankara’da bulunması rutin diplomasi olarak görülemez. Avrupa Birliği, uzun yıllardır ilk kez dış politika, güvenlik, genişleme ve göç dosyalarını aynı stratejik çerçevede ele alarak Türkiye ile ilişkilerini yeniden tanımlamaya çalışmaktadır.

Bu temasların ardından yayımlanan ortak açıklamanın en dikkat çekici yönlerinden biri de Ankara ile Brüksel’in Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs girişimine birlikte destek vermesiydi. İlk bakışta diplomatik nezaket gibi görünen bu ifade aslında önemli bir zihniyet değişikliğine işaret etmektedir. Bugün Kıbrıs’ta devam eden tek uluslararası siyasi süreç, Genel Sekreter António Guterres’in himayesinde María Ángela Holguín tarafından yürütülen girişimdir. Türkiye ile Avrupa Birliği’nin aynı metinde bu sürece destek vermesi, tarafların en azından mevcut statükonun sürdürülebilir olmadığı konusunda ortak bir değerlendirmeye yaklaştıklarını göstermektedir.

Holguín’in asıl mesajı

María Ángela Holguín’in son açıklaması kamuoyunda daha çok “tarihi fırsat” çağrısıyla öne çıktı. Oysa bana göre açıklamanın gerçekten önemli kısmı başka bir yerdeydi. Holguín, geçmişteki bütün çözüm girişimlerine saygı duyduğunu ifade ettikten sonra, adadaki gerçeklerin son on yılda önemli ölçüde değiştiğini söyledi. Bu cümle, Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs yaklaşımında sessizce yaşanan zihniyet değişiminin özeti niteliğindedir.

Onlarca yıl boyunca müzakerelerin temel mantığı, geçmişte üzerinde uzlaşılmış parametrelerin korunması ve eksik kalan başlıkların tamamlanması üzerine kurulmuştu. Holguín ise dolaylı biçimde yalnızca geçmişin parametrelerine yaslanmanın artık yeterli olmadığını söylüyor. Başka bir ifadeyle, ne 2004’ün koşulları ne de 2017’nin siyasi atmosferi bugün aynen geçerlidir. Dünya değişmiştir; bölge değişmiştir; tarafların öncelikleri değişmiştir. Dolayısıyla çözüm arayışının da bu değişimi dikkate alması gerekmektedir.

Bu yaklaşım tamamen yeni değildir. Crans-Montana Konferansı’nın başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Genel Sekreter Guterres’in “This time ought to be different” sözleri aynı anlayışın ilk işaretiydi. O gün anlatılmak istenen, aynı yöntemlerin, aynı diplomatik reflekslerin ve aynı siyasal alışkanlıkların farklı bir sonuç üretemeyeceğiydi. Bugün hiç kimse 2017’de masada kalan metni olduğu gibi yeniden önüne koyup farklı bir sonuç çıkmasını beklemiyor.

Holguín’in güvenlik ile refah kavramlarını birlikte kullanması da dikkat çekiciydi. Geçmiş müzakere süreçlerinde güvenlik ile ekonomik entegrasyon çoğu zaman ayrı başlıklar olarak ele alındı. Oysa Kıbrıs Türklerinin güvenlik kaygılarını dikkate almayan hiçbir çözüm sürdürülebilir olmayacaktır. Aynı şekilde uluslararası izolasyonların devam ettiği, ekonomik fırsatların sınırlı kaldığı ve gençlerin dünyayla bütünleşemediği bir düzen de uzun vadeli istikrar üretmeyecektir. Güvenlik ile refah birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki temel sütundur.

Önce ortak çıkarlar, sonra anayasa

Belki de Kıbrıs konusunda yarım asırdır yaptığımız en büyük hata, çözümü yalnızca anayasal modeller üzerinden tartışmak oldu. Federasyonun ayrıntıları, iki devlet formülü, dönüşümlü başkanlık, yetki paylaşımı, toprak düzenlemeleri, mülkiyet rejimi ve garantiler elbette önemlidir. Ancak bunların hiçbiri tek başına taraflar arasında kalıcı güven oluşturmadı. Her yeni müzakere turunda aynı başlıklar yeniden tartışıldı, aynı kırmızı çizgiler tekrarlandı ve sonunda yine aynı çıkmaz noktasına gelindi.

Belki de artık yöntemi değiştirme zamanı gelmiştir. Önce ortak çıkar alanlarını geliştirmek, ardından bu ortak çıkarların üzerine kalıcı siyasi yapıyı inşa etmek çok daha gerçekçi bir yol olabilir. Çünkü anayasalar tek başına barış üretmez. Barışı yaşatan, toplumların birbirlerine ihtiyaç duymalarını sağlayan ortak ekonomik, sosyal ve stratejik çıkarlardır. Avrupa bütünleşmesinin temelinde de önce anayasa değil, kömür ve çelik üzerinden kurulan ortak çıkarlar vardı. Siyasi birlik, ekonomik karşılıklı bağımlılığın ardından geldi.

Kıbrıs’ta da benzer bir yaklaşım neden mümkün olmasın? Enerji alanında ortak projeler geliştirilebilir. Elektrik şebekeleri birbirine bağlanabilir. Su yönetimi, çevre koruma, dijital altyapılar, limanlar, hava ulaşımı, lojistik, turizm ve ticaret gibi alanlarda karşılıklı bağımlılığı artıracak mekanizmalar oluşturulabilir. Bunların hiçbiri nihai siyasi çözümün yerine geçmez; ancak çözümün yaşayabileceği zemini güçlendirir.

Tam bu noktada Avrupa Birliği’nin Türkiye gündemi ile Kıbrıs’ta yürütülen diplomatik süreç arasında doğrudan bağ kurulabilir. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi sürecinin yeniden canlandırılması, Türkiye’nin Avrupa’nın savunma ve güvenlik girişimlerine daha güçlü biçimde dahil edilmesi, Kıbrıs Türk toplumunun uluslararası temaslarını kolaylaştıracak yaratıcı düzenlemelerle birlikte ele alınabilir. Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası izolasyonunu hafifletecek, doğrudan temasları artıracak ve genç kuşakların dünyayla daha güçlü bağ kurmasını sağlayacak adımlar, Türkiye-AB ilişkilerindeki yeni sayfanın doğal tamamlayıcısı olabilir.

Bu yaklaşım ne federasyondan vazgeçmek anlamına gelir ne de iki devlet tezini peşinen reddetmek demektir. Nihai model ne olursa olsun, yaşayabilir olmasını sağlayacak zeminin önceden hazırlanması gerektiğini savunur. Belki de Kıbrıs’ta artık “önce anayasa, sonra iş birliği” anlayışını tersine çevirmek gerekiyor. Önce iş birliği, önce ortak çıkarlar, önce birlikte üretilecek refah… Kalıcı siyasi çözüm ise bunların üzerine inşa edilecek son halka olmalıdır.

Annan Planı sürecinden çıkarılmayan dersler

Kıbrıs’ta geleceği tartışırken geçmişi hatırlamak zorundayız. Bunu suçlu aramak için değil, aynı stratejik hataları ikinci kez yapmamak için yapmalıyız. Müzakere süreçleri yalnızca masada söylenen sözlerle değil, zamanlamayla, siyasi iradeyle ve doğru okunamayan uluslararası konjonktürle de şekillenir. Bunun en çarpıcı örneği kuşkusuz 2002-2004 Annan Planı sürecidir.

Bugün kamuoyunda yerleşmiş anlatı önemli ölçüde eksiktir. Rum tarafı Annan Planı’nı reddetti, Avrupa Birliği verdiği sözlerin önemli bölümünü tutmadı ve Kıbrıs Türkleri haksızlığa uğradı. Bunların hepsinde doğruluk payı vardır. Ancak bunların hiçbiri süreç boyunca yapılan stratejik hataları görmezden gelmemizi haklı çıkarmaz.

Bugün neredeyse tamamen unutulmuş çok önemli bir gerçek vardır. Annan Planı’nın ilk üç versiyonunda çözüm referandumu ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği üyeliği birbirine bağlıydı. Rum tarafı çözüme “hayır” dediği takdirde Avrupa Birliği üyeliği de gerçekleşmeyecekti. Bu bağlantı, müzakere masasındaki en önemli stratejik kaldıraçlardan biriydi. İlk kez Rum tarafı, çözümü reddetmenin ciddi bir maliyetini üstlenmek zorunda kalacaktı.

Ne var ki bu kritik bağlantı korunamadı. Avrupa Birliği’nin genişleme takvimi, uluslararası baskılar ve Rum tarafının diplomatik çabaları bu değişimde rol oynadı. Ancak Türk tarafının da sürece gereken kararlılıkla sahip çıktığını söylemek mümkün değildir. O dönemde destek çoğu zaman kerhen verildi, başarı için gerekli siyasi irade tam anlamıyla ortaya konulamadı. “Ben yalnızca istifa mektubuma imzamı atarım” sözüyle sembolleşen yaklaşım, sürecin dışında kalmayı tercih eden anlayışın ifadesi oldu. Bazıları ise Rum tarafının zaten planı reddedeceği varsayımıyla hareket etti ve bu nedenle sürecin her aşamasına sahip çıkma ihtiyacı duymadı.

Sonuçta ortaya hepimizin bildiği tablo çıktı. Çözüm referandumu ile Avrupa Birliği üyeliği arasındaki bağ koptu. Rum tarafı referandumda plana “hayır” deme özgürlüğünü elde etti; buna rağmen Avrupa Birliği’ne tam üye oldu. Kıbrıs Türk tarafı ise uluslararası toplumdan övgü aldı ama beklediği siyasi ve ekonomik açılımları göremedi. Annan sürecinden çıkarılması gereken ders açıktır: Uluslararası müzakerelerde haklı olmak tek başına yeterli değildir. Strateji, zamanlama, siyasi irade ve sürece sahip çıkmak en az haklılık kadar önemlidir.

Statükoyu korumak da bir tercihtir

Kıbrıs tartışmalarında iki uç yaklaşım öne çıkıyor. Bir tarafta ne olursa olsun en kısa sürede kapsamlı çözüm isteyenler var. Diğer tarafta mevcut durumun süresiz olarak korunabileceğini düşünenler. Oysa uluslararası ilişkilerde statüko da aktif bir tercihtir ve her aktif tercih gibi onun da siyasi, ekonomik ve stratejik maliyetleri vardır. Hiçbir statüko sonsuza kadar donmuş halde kalmaz. Siz hareket etmeseniz bile çevrenizdeki dünya hareket eder.

Bugün tam da böyle bir dönüşüm yaşanıyor. Avrupa güvenlik mimarisini yeniden kuruyor. NATO yeni tehdit tanımları üzerinden kendisini yeniden şekillendiriyor. Amerika Birleşik Devletleri Doğu Akdeniz’e artık yalnızca enerji penceresinden bakmıyor; kritik altyapılar, deniz güvenliği, yapay zekâ, siber güvenlik ve tedarik zincirleri üzerinden yeni bir bölgesel düzen tasarlıyor. Avrupa Birliği Türkiye ile ilişkilerini güvenlik, savunma ve ekonomik dayanıklılık ekseninde yeniden tanımlamaya çalışıyor. Türkiye ise Avrasya’nın vazgeçilmez lojistik merkezi olma hedefiyle uzun vadeli bir strateji izliyor.

Kıbrıs tam da bu dönüşümün merkezinde bulunuyor. Adanın geleceği artık yalnızca iki toplum arasındaki anayasal uzlaşmaya bağlı değildir. Kıbrıs, Avrupa’nın güvenlik mimarisiyle Türkiye’nin Avrupa içindeki konumu arasında stratejik bir kesişim noktasıdır. Aynı zamanda Doğu Akdeniz’de kurulacak yeni enerji ağlarının, ulaştırma koridorlarının ve ekonomik bağlantıların önemli halkalarından biridir. Bu nedenle Kıbrıs’ta alınacak ya da alınmayacak her karar yalnızca adayı değil, çok daha geniş bir bölgesel dengeyi etkileyecektir.

Bu yüzden bugün tartışmamız gereken soru yalnızca “federasyon mu, iki devlet mi?” sorusu değildir. Asıl soru, yeniden şekillenen uluslararası düzende Kıbrıs’ın nasıl bir rol üstleneceğidir. Ada, kriz üreten bir fay hattı olarak mı kalacaktır? Yoksa Türkiye ile Avrupa arasında güvenlik, enerji, ticaret ve ortak refah üreten stratejik bir kavşak haline mi gelecektir? Önümüzdeki yılların gerçek tartışması budur.

Belki de ilk kez uzun yıllardır Kıbrıs’ın geleceği yalnızca Lefkoşa’da yapılacak müzakerelerle belirlenmeyecektir. Washington’da alınan stratejik hesaplar, Brüksel’de şekillenen güvenlik politikaları, Ankara’nın bölgesel vizyonu, Atina’nın tercihleri ve Doğu Akdeniz’in yeniden kurulan dengeleri de bu geleceği etkileyecektir. Bu nedenle hem Kıbrıs Türklerinin hem de Kıbrıs Rumlarının önce bakış açılarını değiştirmeleri gerekiyor. Dünyayı kendi meydanlarından okumaya çalışmak yerine, kendi meydanlarını değişen dünyanın içindeki yerine oturtmaları gerekiyor.

Çünkü artık Kıbrıs sadece Kıbrıs değildir. Kıbrıs, Avrupa’nın güvenliğidir. Kıbrıs, Türkiye’nin jeopolitik geleceğidir. Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in enerji ve ulaştırma denkleminin önemli halkalarından biridir. Belki de en önemlisi, Kıbrıs yeniden şekillenen uluslararası düzenin küçük ama vazgeçilmez düğüm noktalarından biridir.

Bunu ilk görenler, yalnızca bugünün müzakerelerinde değil, yarının Doğu Akdeniz’inde de kazanan taraf olacaktır. Çünkü tarih, çoğu zaman bulunduğunuz meydanda değil, o meydandan görebildiğiniz ufukta yazılır.

YAYIN TARİHİ:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad ad
TAGS:
MANŞETLER

HK KIBRIS

Advertisement
© 2024 Haber Kıbrıs Medya Danışmanlık ve Matbaacılık Ltd.