Advertisement

Advertisement

Yusuf Kanlı yazdı: Kıbrıs’ta tek rakip zaman değil

YAYIN TARİHİ:
Haberi dinle
Butona tıklayın: oynat / duraklat
Hazır
ads ads
13/09/2026

Yusuf Kanlı yazdı: Kıbrıs’ta tek rakip zaman değil


Kıbrıs sorunu gerçekten de çözülememiş uluslararası bir ihtilaftan kalıcı biçimde yönetilen bir bölünmüşlüğe dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya. Ancak bu gidişatı yalnızca Türkiye’nin bölgesel hesaplarına bağlamak, daha temel bir gerçeği gözden kaçırıyor: Kıbrıs Türklerini teoride siyasi eşit, uygulamada ise ikincil bir toplum olarak gören müzakere düzeni artık sürdürülebilir değil.


Uyarı haklıdır: Kıbrıs sorunu kategori değiştirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Yarım yüzyılı aşan bölünmüşlük, art arda başarısızlığa uğrayan müzakere süreçleri ve Crans-Montana’nın çöküşünden bu yana geçen yaklaşık on yılın ardından, bir zamanlar acil çözüm bekleyen uluslararası bir sorun olarak görülen Kıbrıs, giderek çözülmekten çok yönetilecek donmuş bir gerçekliğe dönüşmektedir. Zaman, demografik değişim, askeri dengeler ve Doğu Akdeniz’in dönüşen stratejik ortamı, adayı hiçbir diplomatik belgenin resmen onaylamadığı, fakat birçok aktörün giderek yaşamayı öğrendiği bir sonuca doğru itmektedir.
Ancak tartışmanın eksik kaldığı yer, sorumluluğun nasıl paylaştırıldığıdır. Zaman tek başına işlemiyor; Kıbrıs’ı daha geniş bir stratejik hesabın parçası hâline getiren tek ülke de Türkiye değil. Kıbrıs Rum liderliği de Avrupa Birliği üyeliği, Yunanistan ve İsrail’le geliştirdiği ortaklıklar, bölgesel enerji düzenlemeleri ve savunma işbirlikleri üzerinden aynı şeyi yaparken Kıbrıs sorununu hâlâ diplomatik bir boşlukta var olan bağımsız bir mesele gibi sunmaktadır.
Kıbrıs, Doğu Akdeniz’deki daha geniş pazarlıkların araçlarından biri hâline geliyorsa bunun tek nedeni Ankara değildir.
Siyasi eşitlik törensel bir ifadeye indirgenemez
Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın selefi Ersin Tatar’dan farklı bir siyasi yaklaşımı temsil ettiği kuşkusuzdur. Federal bir çözümü tartışmaya daha açık görünmekte ve Kıbrıs Türk siyasetini yeniden yerleşik Birleşmiş Milletler süreciyle buluşturmaya daha fazla önem vermektedir. Buna karşılık Erhürman’ın dört şartı, geçmiş süreçlerin başarısızlıklarından çıkarılmış güvenceler olarak değil, müzakerelerin önüne konulan engeller gibi sunulmaktadır.
Oysa bu şartlar ne aşırıdır ne de müzakere edilmiş bir çözümle bağdaşmaz niteliktedir. Siyasi eşitlik ve yönetime etkili katılım en başından kabul edilmeli; görüşmeler takvime bağlanmalı; daha önce sağlanan yakınlaşmalar korunmalı ve yeni bir başarısızlığın ardından Kıbrıs Türkleri yeniden otomatik olarak aynı süresiz tecrit ortamına gönderilmemelidir.
Özellikle dördüncü şart önemlidir. Kıbrıs Rum tarafı yıllardır görüşme masasına bütün adanın uluslararası alanda tanınmış hükümeti, 2004’ten bu yana da bir AB üyesi olarak oturmaktadır. Görüşmeler başarısızlığa uğradığında tanınmışlığın sağladığı bütün diplomatik, ekonomik ve hukuki avantajları korumaktadır. Kıbrıs Türkleri ise ambargolara, görünmezliğe ve Türkiye’ye daha da artan bağımlılığa geri dönmektedir. Bu tarafsız bir statüko değildir. Başarısızlığın bedelini neredeyse bütünüyle bir tarafın ödediği asimetrik bir düzendir.
Bu sonuca karşı güvence istemek Birleşmiş Milletler’e şantaj yapmak değildir. Tam tersine, çözümsüzlüğü defalarca ödüllendiren bir müzakere yapısını düzeltme çabasıdır.
Siyasi eşitlik, Kıbrıs Türklerinin görüşmelere katılma hakkına sahip bir toplum olarak kabul edilmesinden de ibaret olamaz. Federal kararlara etkili katılımı, dönüşümlü bir yürütme düzenini, hayati çıkarların söz konusu olduğu konularda Kıbrıs Türk tarafının olumlu oyunu ve sayısal çoğunluğun tekeline alınamayacak kurumları içermelidir. Aksi hâlde “federasyon,” çoğunluk yönetimine verilmiş zarif bir isim olmaktan öteye gidemez.
Ankara önemlidir, ancak Kıbrıs Türklerinin de iradesi vardır
Hiçbir Kıbrıs Türk liderinin Kıbrıs politikasını Türkiye’yi hesaba katmadan yürütemeyeceği doğrudur. Türkiye bir garantör güç, Kıbrıs Türklerinin başlıca ekonomik ortağı ve 1963 sonrasında yaşananların ardından yeni bir anayasal düzene girerken vazgeçmekte haklı olarak tereddüt ettikleri güvenliğin sağlayıcısıdır.
Ne var ki bu tespit, çoğu zaman Kıbrıs Türklerinin kendilerine ait bir siyasi iradeleri bulunmadığı iddiasına dönüştürülmektedir. Böylece Kıbrıs Rum görüşleri kendiliğinden ve gerçek anlamda Kıbrıslı, Kıbrıs Türklerinin kaygıları ise Ankara’dan iletilen talimatlardan ibaret sayılmaktadır. Bu varsayım hem tarihsel bakımdan yanıltıcı hem de siyasi açıdan yıkıcıdır.
Hiçbir Kıbrıs Rum lideri de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası statüsünden, Yunanistan’ın bölgesel politikalarından, AB üyeliğinden veya Lefkoşa’nın kurduğu stratejik ortaklıklardan bağımsız hareket etmemektedir. Dolayısıyla soru, taraflardan herhangi birinin jeopolitik bir boşlukta hareket edip etmediği değildir. İkisi de etmiyor. Asıl soru, meşru dış ilişkilerin mevcut dengesizliği sürdürmek için kullanılması yerine, dengeli bir çözümün parçası hâline getirilip getirilemeyeceğidir.
Ankara’nın iki devlet söylemi, BM çerçevesiyle arasındaki resmî mesafeyi tartışmasız biçimde açmıştır. Ancak bu yaklaşım boşlukta doğmamıştır. Kıbrıs Türklerinin verdiği tavizlerin ne çözüme ne de tecritlerinin anlamlı ölçüde hafifletilmesine yol açtığı onlarca yıllık müzakerelerin ardından gelişmiştir. 2004’te Annan Planı’nın sunulduğu eş zamanlı referandumlarda Kıbrıs Türk seçmeni çok büyük bir oranda evet derken Rum seçmeni şüphe götürmeyecek ezici bir çoğunlukla çözümü reddetmiş ancak hemen sonrasında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bütün adayı temsilen AB’ye kabul edilmesi, müzakere sürecindeki teşvik ve yaptırım dengesini kökten değiştirmiştir.
Kuzeyde alınan mesaj son derece açıktı: Kıbrıs Türkleri yeniden birleşmeye “evet” diyebilir ve tecrit altında kalmaya devam edebilir; Kıbrıs Rumları ise çözümü reddedip tek başlarına Avrupa Birliği’ne girebilirdi.
Bu deneyimden çıkarılan iki devlet sonucunu beğenmeyebiliriz. Ancak bunu yalnızca Türk yayılmacılığı veya diplomatik fırsatçılık olarak açıklayamayız.
Crans-Montana bir temel olabilir, zaman kapsülü değil
Hristodulides, görüşmelerin sıfırdan başlamaması gerektiğini savunmakta haklıdır. Birikmiş yakınlaşmalar ve Guterres Çerçevesi, her siyasi liderlik değişikliğinde bir kenara atılamaz. Crans-Montana; yönetim ve güç paylaşımı, mülkiyet, toprak, güvenlik ve garantiler ile çözümün Avrupa boyutu bakımından temel referans noktası olmayı sürdürmektedir.
Ancak müzakere müktesebatını korumak, zamanı Temmuz 2017’de dondurmak anlamına gelmez. Yakınlaşmalar, bir tarafın işine gelen unsurları korurken daha önce taviz verdiği başlıkları yeniden açmasına yarayan bir kafes değil, ortak bir zemin oluşturmalıdır. Kıbrıs Rum tarafı, Guterres Çerçevesi’ni güç paylaşımı ve Kıbrıs Türklerinin yönetime etkili katılımına ilişkin sonuçlarını kabul etmeden de sahiplenemez.
Bugün uygulanabilir bir çözüm, geçmişte tasarlanan merkeziyetçi federasyon modellerinden muhtemelen daha gevşek olmak zorundadır. En gerçekçi model, geniş iç egemenliğe sahip, siyasi bakımdan eşit iki kurucu devletin son derece gevşek bir federal-konfederal çatı altında bir araya gelmesidir. Ortak yetkiler açıkça belirlenmiş sınırlı alanlarla kısıtlanmalıdır. Tek bir cumhurbaşkanlığı yerine dönüşümlü başkanlığa, dengeli temsile ve her iki toplumun desteğini gerektiren kararlara dayalı bir başkanlık konseyi oluşturulabilir.
Böyle bir yapı tek uluslararası kimliği, iki iç kimliği barındıran ortak vatandaşlığı ve AB ile BM’de ortak temsili koruyabilir. Bu, taksim anlamına gelmez. Aynı şekilde 1960’ın işleyemeyen anayasal mekanizmasına dönüş de olmaz. Onlarca yıllık ayrılığın ardından anayasal yakınlık talep edilmeden önce işbirliğinin yeniden kurulması gerektiğini kabul eder.
Yol gösterici ilke basit olmalıdır: Önce işbirliği, sonra anayasa.
Bölgesel eksenler siyasi açıdan masum değildir


Doğu Akdeniz’in birbiriyle rekabet eden enerji, güvenlik ve savunma eksenlerinin alanına dönüştüğü tespiti doğrudur. Ancak bu dönüşümü yalnızca Türkiye’nin kullandığını kabul etmek mümkün değildir.
Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Türklerini ve çoğu zaman Türkiye’yi dışlayan enerji ve savunma düzenlemelerinde yer almaktadır. Yunanistan ve İsrail’le stratejik ortaklıklar geliştirmiş, bölgesel doğal gaz ve elektrik projelerini ilerletmiş, diplomatik konumunu güçlendirmek için AB üyeliğinden yararlanmıştır. Kıbrıs Türklerinden, kararlarına katılamadıkları bir devletin ada çevresindeki doğal kaynakların tek sahibi olduğunu kabullenmeleri ve kendilerine düşecek payın kapsamlı çözümden sonra bir şekilde ele alınacağına inanmaları beklenmektedir.
Bu yaklaşım doğal kaynakları olası bir işbirliği aracından çıkarıp egemenlik anlaşmazlığının bir başka tezahürüne dönüştürmektedir.
Aynı durum Avrupa için de geçerlidir. Brüksel, BM öncülüğündeki çözüm sürecini desteklemeli ve uygulama için gerekli hukuki, mali ve kurumsal araçları sağlamalıdır. Ancak arabulucu olarak Birleşmiş Milletler’in yerini almamalı; Kıbrıs Türkleri Birliğin etkili korumasının dışında tutulurken Kıbrıs Rum yönetiminin AB üyeliğini Türkiye’ye karşı tek taraflı baskı aracına dönüştürmesine de izin verilmemelidir.
Kıbrıs’ın iç dengesinde sayısal üstünlük Kıbrıs Rumlarından yanaydı. Dışarıda ise Türkiye’nin stratejik ağırlığı bu üstünlüğü dengeliyordu. Kıbrıs Rum tarafının bütün adayı temsilen AB’ye alınması, Birliğin kurumsal gücünü anlaşmazlığın bir tarafına ekleyerek bu dengeyi bozdu. Kalıcı bir çözüm, dengesizliği kurumsallaştırmak yerine iç ve dış dengeyi yeniden kurmalıdır.
New York eşiği
Diplomatik takvim, çözülemeyen bütün bu sorunlara yeni bir aciliyet kazandırmaktadır. Erhürman ve Hristodulides, 17 Eylül’de yapılması planlanan görüşmelerinin ardından Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları için New York’a gidecekler. İki liderin de BM Genel Sekreteri António Guterres ile ayrı ayrı görüşmesi beklenirken liderlerle genel sekreteri bir araya getirecek üçlü bir buluşma olasılığı da gündemdedir.
Bu temaslar, yeni bir genişletilmiş “5+1” toplantısının düzenlenmesi için yeterli ortak zeminin bulunup bulunmadığını açıklığa kavuşturabilir. Ancak görüşmeler giderek daralan bir zaman aralığında yapılacaktır. Guterres’in görev süresi sona yaklaşırken halefini belirleme süreci de ilerlemektedir. Bir sonraki genel sekreterin—kim olursa olsun—Kıbrıs sorununa Guterres kadar kişisel ilgi göstereceğinin ve benzer ölçüde siyasi sermaye ayıracağının hiçbir garantisi yoktur.
Aynı şekilde, yeni BM yönetiminin María Ángela Holguín Cuéllar niteliklerinde bir kişisel temsilci atayacağının veya böyle bir görevlendirmeyi sürdüreceğinin de güvencesi bulunmuyor. Holguín’in değeri yapay bir iyimserlik üretmesinde değil, adadaki iki tarafın konumlarını, beklentilerini ve psikolojik engellerini olağanüstü bir gerçekçilikle okuyabilmesindedir. Sorunun yalnızca anayasal kavramlar üzerindeki bir görüş ayrılığı olmadığını; birikmiş hayal kırıklıkları, eşit olmayan riskler ve tarihe ilişkin uzlaşmaz yorumlarla biçimlenmiş derin bir güven bunalımı olduğunu kavramıştır.
Bu anlayış vazgeçilmezdir. Yalnızca tarafların resmî müzakere pozisyonlarına bakan bir arabulucu, bunların altında yatan korkuları gözden kaçırabilir. Kıbrıs Türkleri, yeni bir ucu açık sürecin kendilerinden bir kez daha geri çekilebilecek vaatler karşılığında ellerindeki kozlardan vazgeçmelerini isteyeceğinden endişe etmektedir. Kıbrıs Rumları ise egemen eşitliği veya başarısızlığın geri döndürülemez sonuçlarını kabul etmenin taksimi meşrulaştıracağından korkmaktadır. Holguín, gerçekçiliği teslimiyetçilikle karıştırmadan her iki kaygıyı da görebildiğini göstermiştir.
Dolayısıyla onun varlığı da Guterres’in kişisel ilgisi kadar geçici olabilir. Bugün hâlâ açık olan fırsat penceresi, her iki tarafın kabul etmeye hazır olduğundan daha dar olabilir.
Güven görünür ve somut olmalıdır
Guterres, yalnızca fotoğraf çektirmek ve dikkatle hazırlanmış açıklamalar yayımlamak amacıyla yeni bir genişletilmiş toplantı düzenlemek istememekte haklıdır. Güven artırıcı önlemler, metodoloji ve esas müzakereler birlikte ilerlemelidir. Ancak Kıbrıs Türklerinin tecridini derinleştiren, kuzeydeki ekonomik faaliyetleri suç konusu hâline getiren veya onları bütün ada adına yürütüldüğü iddia edilen bölgesel düzenlemelerden dışlayan girişimler sürerken güven inşa edilemez.
Güven artırıcı önlemler karşılıklı, ölçülebilir ve siyasi açıdan anlamlı olmalıdır. Yeni geçiş noktalarının parça parça değil, bütünlüklü bir paket olarak açılması yararlı olacaktır. Sivil savunma, sağlık acil durumları, enerji, su, göç ve afetlere müdahale alanlarındaki işbirliği de somut sonuçlar üretebilir. Doğrudan ticaret ve Kıbrıs Türk kurumlarının uluslararası görünürlüğünün artırılması, yalnızca nihai çözüm sonrasında verilebilecek ödüller olarak görülmemelidir.
Bu adımların hiçbiri kuzeyin tanınması anlamına gelmez. İşbirliğinin somut faydalar üretebildiğini ve Kıbrıs Türklerinin ortak olarak yeniden ortaya çıkabilmeleri için önce siyasi açıdan yok olmalarının gerekmediğini gösterir.
Zamana karşı gerçek yarış
En büyük tehlike, Kıbrıs’taki çözüm çerçevesinin bir gecede dramatik biçimde tersine çevrilmesi değil, yavaş yavaş geçerliliğini yitirmesidir. Hiçbir kararın resmen terk edilmesi veya herhangi bir devletin bölünmeyi tanıması gerekmez. Süreç kendiliğinden bir ritüele dönüşebilir: Periyodik toplantılar, tanıdık açıklamalar, takvimsiz görüşmeler, sonuçsuz başarısızlıklar ve sahada hiçbir değişiklik olmaması.
Ancak zaman düşmansa her iki toplumun da düşmanıdır; yalnızca Ankara’nın elinde bulunan bir silah değildir. Çözümsüz geçen her yıl ayrılığı güçlendirmektedir. Hesap verilebilirliği bulunmayan her başarısız süreç federasyona olan inancı biraz daha aşındırmaktadır. Kıbrıs Türklerinin katılımı olmadan kurulan her bölgesel düzenleme, Kıbrıs Rum tarafının ortaklığın yetkilerini istediği, ancak iktidarını paylaşmaya yanaşmadığı kanaatini pekiştirmektedir.
Guterres’in görev süresinin yaklaşan sonu bu tehlikeyi daha da somutlaştırmaktadır. Ada, yalnızca dosyayı yakından tanıyan bir genel sekreteri değil, resmî söylemin arkasını görebilen bir kişisel temsilciyi de kaybedebilir. Yeni genel sekreter, BM’nin resmî taahhüdünü korurken Kıbrıs’a verilen siyasi önceliği düşürebilir. Böyle bir gelişme, eleştirilen makalenin de kaygı duyduğu dönüşümü hızlandırır: Uluslararası bir çözüm bekleyen Kıbrıs sorunu, belirli aralıklarla yönetilmesi gereken kalıcı bir bölünmeye dönüşür.


Bu nedenle bir sonraki “5+1” toplantısının, bilinen kavramların bir kez daha teyit edilmesinden fazlasını üretmesi gerekir. Önceki yakınlaşmalar korunmalı, siyasi eşitlik uygulamaya dönük hükümlerle doğrulanmalı, açık bir takvim belirlenmeli ve hem başarı hem de başarısızlık sonrasında ne olacağı tanımlanmalıdır. Taraflardan biri üzerinde uzlaşılan zemini terk eder veya süreci engellerse, otomatik olarak değişmemiş statükoya geri dönülmemelidir.
Kıbrıs sorunu elbette kendi koşulları ve esasları temelinde çözülmelidir. Ancak bunun için bir tarafın hukuku ve sabrı, diğerinin ise engellemeyi ve jeopolitik pazarlığı temsil ettiği yönündeki kullanışlı kurgudan vazgeçilmelidir.
Tercih, bugünkü Kıbrıs Cumhuriyeti ile resmî taksim arasında değildir. Üçüncü bir yol hâlâ mümkündür: Siyasi bakımdan eşit iki devletin, birlikte yönetebilecekleri sınırlı alanları paylaşarak ve işbirliği yoluyla güveni yeniden inşa ederek bilinçli biçimde gevşek tasarlanmış ortak bir çatı altında birleşmesi.
Zaman yalnızca Guterres, Holguín veya mevcut diplomatik girişim açısından değil, ortak bir geleceğin hâlâ mümkün olduğu düşüncesi bakımından da daralmaktadır. Ancak bu zamanı tüketen yalnızca Türk diplomasisi değildir. Asıl sorun, siyasi eşitliğin BM belgelerinde yer alan bir ifadeden çıkarılıp yeni Kıbrıs’ın kurucu ilkesine dönüştürülmesinin ısrarla reddedilmesidir.

YAYIN TARİHİ:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad ad
TAGS:
MANŞETLER

HK KIBRIS

Advertisement
© 2024 Haber Kıbrıs Medya Danışmanlık ve Matbaacılık Ltd.