Ayer Kaşif'ten Tarihi İtiraf!
18/12/2012
Havadis - Mete Tümerkan
Ayer Kaşif ile yaptılan röportajın ikinci bölümünde 1974 sonrası İskan Bakanlığı kanalı ile Güney’den ve Türkiye’den göç edenlere yönelik yapılan mal dağıtımları sırasında yaşananları okuyacaksınız. Mal dağıtımı sırasında hatalar da yapılmış olabileceğini söyleyen o dönem İskan Bakanlığı Müsteşarı olan Ayer Kaşif, olayların o günkü koşulların göz önünde bulundurularak değerlendirilmesini istedi. Bir dönem Bakanlar Kurulu Genel Sekreterliği de yapan Ayer Bey, o dönemde siyasetin bürokrasi üzerinde nasıl etkili olmaya başladığını verdiği örnekle anlatmaya çalıştı.
Mete Tümerkan: Güney’den gelenlere karşı ne kadar adil olundu sizce?
Ayer Kaşif: Rahmetli İsmet Kotak, “elimize bu kadar mal geçmişken neden güçsüz insanlarımızı da güçlendirmeyelim” dedi. Birçok yerde hakikaten güçsüz insanlarımıza ev, dükkan, bahçe vermek gibi kıstaslar konuldu. Öncelik her zaman Güney’de mal bırakandaydı, fakat güneyde mal bırakanların ne kadar malı olduğunu belirlemek başlı başına çok büyük ve ciddi bir sorundu. Kaynakların bazıları insanlarımızı güçlendirmek için verildi. Sahiplendirilmeli miydi, orada da bir soru işareti var. Boş kalan malı kullandırmak zorundaydık, yoksa harap olup gidecekti.
Mete Tümerkan: Bugün hala daha bu iskan sorunu sürüyor. Güney’de mal bırakıp alamayan ve bu konuda örgütlenmiş insanlar da var. Bu konudaki düşünceniz nedir?
Ayer Kaşif: Değerlendirme son derece önemli bir olaydır. O günlerde herkes tapusunu gösteremedi. Bazı ifadelere dayanmak zorunda kaldık. Bazı muhtarlar defter getirdi ona dayanmak ve öyle değerlendirmek gerekirdi. Ama bu mal 3 kuruş mu, 5 kuruş mu, bunu söylemek çok zordu. Buradaki malın da değerini saptamak zordu. O kadar muğlak bir olaydı ki, Limasol’da denize yakın evi olan kendi evini son derece pahalı bir ev diye kabul ediyordu. Eş Değer Mal Komisyonu kurulmuştu. Ama on binlerce olayı değerlendirip ona göre karar vermek zorundaydı. Mutlaka bunları yaparken yanlışlar da olmuştur. Girne Limanı’nı nasıl değerlendireceksiniz ve kime vereceksiniz? “Girne Limanı acaba devletin malı olarak mı kalmalıydı?” sorusu gündeme gelebilir. Ama onlar da verildi.
Mete Tümerkan: Siyasi baskı var mıydı?
Ayer Kaşif: Benim müsteşar olarak üzerimde çok siyasi baskı olmadı. Verdiğim kararlar komisyonumla birlikte onaylanıyordu.
Mete Tümerkan: Kaç yıl müsteşarlık yaptınız?
Ayer Kaşif: Sekiz buçuk yıl müsteşarlık yaptım. Bu devrede sosyal konut ve imar yasasını hazırladık, şehir planlama dairesini kurduk, sosyal konut dairesinin bünyesini hazırladık. İlk sosyal konutu planlayan ekibin başındaydım.
Mete Tümerkan: Bu proje daha sonra neden başarısızlığa uğradı?
Ayer Kaşif: “Bu kadar konut varken neden siz kalkıp sosyal konut yaptınız” dediler. Ama o konutların birçoğu kullanılamaz haldeydi. O ihtiyaç vardı. Üstelik mülkiyet konusu her zaman tartışmalıdır. Sosyal konut yaptığınızda doğrudan mülkiyeti verebiliyorsunuz. Boyutları konusunda da eleştiriler oldu büyük tutuldu dendi, küçük tutuldu dendi, ama buna mutlaka sahip çıkılıp devam ettirilmeliydi.
Mete Tümerkan: Nerede hata yapıldı?
Ayer Kaşif: Ben o devrelerde yoktum. Çünkü İskan Bakanlığı Müsteşarlığı’ndan ayrılmak zorunda kaldım. İyi de oldu, bakanlar kuruluna genel sekreter olarak girdim. Benim için çok rahat bir dönemdi. 1984 yılında girmiştim.
Mete Tümerkan: O günlerde Bakanlar Kurulu ve hükümet nasıldı?
Ayer Kaşif: Bakanlar Kurulu’nda, konusuna hakim olmadan gelen bakanlar oldurdu. Bu bana garip gelirdi. Biz memurken bize bakanlık yapan Erol Kazım Andaç kurul toplantılarına gitmeden önce çok iyi hazırlanırdı. Konusuna tam anlamıyla hakim olup giderdi. Onun Bakanlar Kurulu’na götürdüğü önergelerden ve konulardan hiçbiri geri dönmemişti. Ben genel sekreter olunca bakanların çok iyi hazırlanmadan geldiklerine şahit oldum.
Mete Tümerkan: Bürokrasiye siyasetin etkisi de sanırım o dönemlerde başladı. Yani 1985 ve sonrasında başladığı iddia ediliyor, bu konuda ne diyeceksiniz?
Ayer Kaşif: Bu konuda ilginç bir olay hatırlıyorum. Benim çok sevdiğim ve saydığım İsmail Bozkurt, Turizm ve Kültür Bakanlığını devraldığında Fikri Direkoğlu müsteşardı. Onu değiştirmek için önerge getirildi. Önerilen isim öğretmenlik yapan bir kişi idi. Adı Salih Coşar’dı. (Maliye Bakanlığı yapan Salih Coşar’la sadece isim benzerliği var) Bakanlar Kurulu’nda bu önerge ile ilgili bir sürü sorular oldu, İsmail Bey cevaplayamadı. Fikri Direkoğlu bir ressamdı ve 3-4 dil bilen bir adamdı. Turizmde müsteşar olarak yıllarca hizmet etmiş belli bir birikimi de kazanmış birisi idi. Sen onu alıyorsun ve bunlarla hiç bir ilgisi olmayan bir adamı getiriyorsun. İsmail Bozkurt, “Mecbur oldum, parti böyle istedi, getirdim” dedi. Ama Direkoğlu’nu da mağdur olmasın diye İngiltere’ye Turizm müşaviri olarak tayin ettiler.
Mete Tümerkan: Onur Borman “1980’li yılların ikinci yarısından itibaren kamu yönetimini de siyasetin etkisi altına sokmaya ve aslında bozmaya başladık” demişti.
Ayer Kaşif: İşte demin anlattığım olay da buna bir örnek. İsim dahi verdim. Ben hala İsmail Bozkurt’u gerçekten severim. İsmail Bozkurt’la biz Cemaat Meclisi’nde de beraber çalıştık. Son derece donanımlı, dürüst ve çalışkan bir arkadaşımızdı. Ama maalesef partilerin etkisi oluyor.
Mete Tümerkan: Bu 3 yılın sonunda yurt dışına gittiniz, sonra ne oldu?
Ayer Kaşif: İslamabad’da temsilciliği ben kurdum. Pakistan’ı bana Derviş Bey teklif etmişti. Kabul ettim. Oraya gidip KKTC temsilciliğini kurdum.
Mete Tümerkan: O temsilciliği kurarken neler yaşadınız?
Ayer Kaşif: Gittiğimde hiçbir şey yoktu. Yer bulmaya çalıştım. TC Elçiliği bana bir oda verdi. O zaman orada Baki İlkin vardı. Orada çalışmaya başladım. Hem rezidans, hem de temsilcilik olarak kullanabileceğim bir yer bulmaya çalıştım. İslamabad çok güzel bir kent. İki ayrı bina bulabilmiştim sonunda. İslamabad’a temsilciliği açtım. Pakistan bizi devlet düzeyinde kabul etti. O dönemde ben Pakistan Dışişleri bakanlığına yazı yazmıştım ve “nota alınmıştır teşekkür ederiz” cevabını almıştım. Baki İlkin o kadar mutlu olmuştu ki anlatamam. Benim ofisimin ismi ‘Trade and Tourism Office of TRNC’ olmuştu. Bayrak kullandık, arabamızı aldıktan sonra normal plaka değil, BM’nin kullandığı plakalardan kullandık. Her ülkeye bir numara verilirdi. Türkiye’nin 60’tı bizim de 89. Araba numarası olarak 89TRNC 01 no’lu plakayı vermişlerdi. Tam bir diplomat seviyesindeydik. Duty Free haklarımız vardı. Ben iki yıl kalabildim. Oradaki devremde üç kez dışişleri bakanı ile ve değişik bakanlarla görüşmemiz olmuştu. Türkiye ve bölgesinden sorumlu olan Asfal Kadir ismindeki müsteşar yardımcısı ile çok iyi bir ilişkim vardı. Üst düzeyde kabul görüyorduk. Pakistan’dan ayrılırken beni Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı kabul etmişti. Bu ayrıcalık bize Türkiye dışında bir tek Pakistan’da veriliyor. Brüksel’deki KKTC temsilcisi Kıbrıs Türk Cemaati temsilcisi olarak geçiyor.
Mete Tümerkan: Brüksel’de ne zaman görev yaptınız?
Ayer Kaşif: Brüksel’de dört yıla yakın bir görev yaptım. Tam Güney Kıbrıs’ın AB’ye başvurduğu dönemlerdi. Önemli bir dönemdi. Benim AB’deki bölgeden sorumlu genel müdürle son derece iyi ilişkilerim vardı.
Mete Tümerkan: Güney Kıbrıs’ın AB’ye başvuru sürecinde biz ne yaptık? Bu konuda bir girişimimiz oldu mu?
Ayer Kaşif: Bizim temsilcilik olarak bir girişimimiz olmadı. Devlet olarak bana öyle bir emir verilmediği için böyle bir girişimde bulunmadım. Bu arada AB mekanizması içinde sık sık bakanların müdürleri ile görüşmelerim oluyordu.
Mete Tümerkan: Onlardan size yani AB’den size herhangi bir şey geldi mi? Yani “Güney bunları yapıyor, siz de şöyle yapın dendi” mi?
Ayer Kaşif: Bana iki tane ciddi yazı geldi ama maalesef ona cevap veremedim. İlk gittiğimde bana AB’den resmi yazı geldi. “Sizden gümrüklerimize mallar geliyor, fakat gümrüklerinizin mühürleri ve yetkili imzalar çok eski, varsa yeni mühür ve imzaları gönderir misiniz?” denildi. Bu yazıyı ben Lefkoşa’ya ilettim ama cevap gelmedi. Tatile geldiğimde gümrük müdürü Özay Bey’le görüştüm. “Bana öyle bir şey gelmedi” dedi. Bazı şeyler maalesef bakanlıkta kalıyordu. Hollanda “ithal ettiğiniz ‘Beef’ sizin nüfusunuza yeteceğinin çok üstündedir bunun Türkiye’ye ihraç edilme durumu var mı” diye sordu. Bunu da gönderdim, bunun için de yanıt gelmedi. Ben 1994’ün Şubatında yaş dolayısı ile emekliye ayrıldım.
Mete Tümerkan: Şimdi baktığınızda memleketin durumunu nasıl görüyorsunuz?
Ayer Kaşif: Lefkoşa’da bir lağım kokusu var, burnumu kapatarak yürüyorum. Havada “üç harfli” bir koku var. Bu Lefkoşalıya niye çektiriliyor? Bütün yönetimlerin en birincil önceliği insanına hizmet etmek olmalıdır. Burada bizim insanımız önde gelmiyor. Bu sokaklarda yürüyemezsiniz. O kadar laçka olmuş bir durum var ki, olacak gibi değil. “Nicosia Master” planı yapılırken ben İskan Bakanlığı Müsteşarıydım ve kendim gönüllü oldum. Onlara teknik ekibin başkanı olarak katıldım. İki tane uluslararası toplantı yaptık. Orada ben belediye başkanı Akıncı’nın yanındaydım. O master planını Güney Kıbrıs harfiyen uyguladı. Biz hiç bir şeyini uygulamadık. Dereboyu’nun tek yol olması gerekirdi. Belki 10 yıl öncesinden bunu gerçekleştirmeye çalıştılar, bir-iki tüccar burada imza topladı diye seçilen belediye başkanları vazgeçti. Bu yolda günün hiç bire saatinde ne arabalar ne de yayalar gidebiliyor. İnsanını seven bir irade insanına en iyisini hazırlar. Kaldırımlar yayaların değil araçların. Engellilerin hiç şansı yok. Bizim eğitim ve insan seviyemiz adalı olarak tam benim düşündüğüm şekildedir. Biz niye beceremiyoruz? Neyi paylaşamıyoruz? Ben Cemal Başkana da söyledim. “Bu yolu tek yol yapın” dedim. Trafik ışıklarındaki kavşağa artık hiç girilemeyecek. İnşallah yapacak.
Mete Tümerkan: Ülke genelindeki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ayer Kaşif: Ülkenin durumu da aynı. O da “lağım” kokuyor. Çatalköy’den Lapta’ya kadar arazileri araştırdım, çöpsüz bir tek vadi, tepe bulamadım. Bu dediğim 1990’lı yılların sonuydu. Lastikten tutun da buzdolabına, leşe kadar her şey vardı. Biz temiz olmayı beceremiyoruz. Çevremiz bizi artık itiyor. Gittikçe turist azalacak. Bir tek duyarsız vatandaş son kalan çam ormanını bir sigara izmariti ile yok edebiliyor. Memleket çok güzel ama biz değerini bilmiyoruz.
Mete Tümerkan: Siyasetteki olayları nasıl yorumluyorsunuz?
Ayer Kaşif: Benim hiç ümidim yok. Neyi paylaşamıyorlar. Aynı hedefe giden insanlar bu kadar kavgalı olmayı nasıl başarabiliyorlar, ben anlamıyorum. Bu çıkmazları çözemeyecek insanlar değillerdir. En kötüsü vatandaşın ümidi kalmadı. İnşallah toparlarız. Dış politikada ise, Rum bizimle hiç bir şeyini paylaşmaz, elimizdekini de almaya çalışır onun için benim ümidim yoktur. Biz KKTC’yi nasıl yaşatabiliriz ona bakalım diye düşünüyorum.


































































































































































































