Gürdal Hüdaoğlu: Gazeteciliğin muhtaç olduğu tek şey özgürlük ve ahlaki nosyondur. Hukuk terbiyeciliği değil
05/05/2026
Akademisyen ve Cumhurbaşkanlığı eski müsteşarlarından Gürdal Hüdaoğlu çok tartışılan ceza yasasındaki değişikliği yorumladı.
Hüdaoğlu'nun yazısı şöyle:
Meclis’te bugüne kadar pek çok sorunlu yasa kabul edildi. Ama “Ceza Muhakemeleri Usulü (Değişiklik) Yasası” bunların en tuhaflarından birisi olabilir.
Yasa bir ülkenin topyekûn, evrensel bağlamdan kopuşuna delalettir ve her şeyi el yordamıyla ve anlık duygu kabarmaları yoluyla kotarma alışkanlığının artık sıradanlaşmaya yüz tutan örneklerinden bir yenisidir.
Teoriden ve literatürden kopartılmış ve gündelik hayat popülizmine sıkıştırılmış her konuda olduğu gibi bunda da fena halde çuvallandı.
Yeni düzenlemeye göre zanlıların ve sanıkların bundan böyle hiçbir haberde adlarına ve görüntülerine yer verilemeyecek. Bu yasağı ihlal eden vatandaş 3 ay; gazeteci ise 1 yıl hapis yatacak.
Gerekçe son dönemlerin en pelesenk kavramlarından birisi: Masumiyet karinesi.
Uzun bir süredir sadece siyasetçiler değil basın camiasının da çok yanlış bir yerden tartıştığı bu konu, döndü dolaştı ve sonunda bir basın özgürlüğü sorununa dönüştü.
Masumiyet karinesi kabaca “kişilerin yargı kararı olmadan suçlu ilan edilemeyeceğini” vurguluyor. Bu ilkenin medya için temel ilkelerden birisine dönüşmesi bir yana esasen vatandaşı devlet aygıtının hoyratlığından korumaya dönük bir mahiyeti vardır.
Örneğin KKTC Anayasasının 26’ncı maddesinde konunun tam da bu açıdan sabitlendiği kolaylıkla görülebilir.
Buna karşın masumiyet ilkesine riayeti, sadece medyaya verilmiş bir ödev saysak bile, ortada kocaman bir soru vardır: “Kişilerin adlarını yazmak, hangi nesnel ölçüte göre suçluluklarına dair bir saptama ya da ima içermektedir?”
Medya etiğine ilişkin hiçbir geçerli ilke metninde, isim yazmak ve görüntü yayınlamakla “suçlu saymış olmak” arasında bir ilişki kurulmamıştır.
Medyanın üzerine düşen şey, yargılanmakta olan kişilerin masum olabileceklerine ilişkin inancı muhafaza etmek ve henüz yargıcın vermediği hükmü peşinen vermemektir. Bunu yansıtacağı yerse haber metnidir.
Örneğin “Katil mahkemeye çıkarıldı” başlığını atan bir gazete, haberin içinde sanığın ismini açık yazmadı diye masumiyet ilkesini çiğnememiş ve mahkemeyi etki altına almamış sayılamaz.
Tam tersinden “Zanlı mahkemeye çıkarıldı” başlığını atan ve haberini de aynı mesafelilik içinde oluşturan bir gazete ise zanlının ismini açık yazdı diye onu suçlu ilan etmiş sayılamaz.
Yani buradaki ölçüt, kimliğin açık edilmemesi değil, dava konusunun peşin hükümden uzak olarak aktarılmasıdır.
İlke öylesine derindir ki kimi zaman mahkeme kararına bile kuşkuyla bakmayı ve bu koşulda bile masumiyete inanmayı gerektirir. Tarihi ‘Dreyfus Davası’, gazeteciler için haklarında mahkumiyet kararı olsa bile kişilerin masum olabileceğine ilişkin bir ders niteliğindedir.
Konu bizde öylesine yüzeysel ve genel geçer kabullerle tartışılıyor ki şaşmamak elde değil.
Örneğin zanlıların adını yazmamanın, özellikle adli süreçlerle ilgili tereddütlerin oluştuğu dönemlerde, zanlılar aleyhine çalışan bir mekanizmaya dönüşebileceğini pek kimse aklına getirmiyor. Oysa yakın geçmişte bu çıkarımı yapmamızı sağlayacak çarpıcı örnekler gözlemlemiş ve deneyimlemiştik.
“Sahte reçete” soruşturmasının adli bir süreçten çok, bir tür siyasi operasyon olarak algılanmasına yol açan toplumsal kuşkunun kaynağı, itibarlı ve saygın kişilerin yargılandığına ilişkin haberlerin kendisiydi.
Kimlerin yargılandığının bilinmemesi halinde belki de yaprak bile kıpırdamayacakken, açık haberler ve fotoğraflar hem kelepçe uygulamasının sonunu getirmiş hem de insanları evlerinden öylece alıp götürme kolaycılığını sorgulatmıştı.
Öte yandan zanlı her zaman masum olmayabilir fakat mahkeme ona karşı daha fazla kanıta ve desteğe ihtiyaç duyabilir. Nitekim dünyada zanlıların isimlerinin erişilebilir olması sayesinde pek çok suçun aydınlığa kavuştuğu bilinir.
Örneğin tecavüz, şiddet ve dolandırıcılık gibi suçların mağduru olan ama çeşitli nedenlerle adalet mekanizmasına erişemeyen kişilerin, medyada gördükleri faillere ilişkin yeni ihbarları sayesinde pek çok seri suçun açığa çıktığı sayısız örnek vardır.
Evet, “masumiyet karinesi” kutsal bir ilkedir. Ama bu ilkenin “isim yazmamak” ve “fotoğraf yayınlamamak” gibi sığ bir yere hapsedilmesi büyük bir skandaldır.
Meseleyi ısrarla “siyasi yöneticiler” ve “kamuya mal olmuş kişiler” için istisna yaratma sınırlılığında ele alan muhalif yaklaşım da oldukça sorunludur.
“Kamuya mal olmuş kişi” vurgusu, bir başka yaygın klişedir. “Kamunun bildiği kişi” olmak sadece magazin boyutundan mana taşıyabilir. Gazetecilik “kamunun bildiği kişi”den ziyade “kamuyu ilgilendiren olay”la meşgul olmalıdır.
İSİAS zanlılarının hiçbiri ünlü değildi diye yargı süreci boyunca kimlikleri gizli mi tutulmalıydı?
“Tanınmış kişi” ezberinin peşinden gidilmesi halinde gazetecilik mesleğinin yüzyıllar içinde çözüme kavuşturup kodladığı ilkelerin sulandırılması ve böylelikle mesleğin yeni sansür hamleleri karşısında zayıf düşürülmesi kaçınılmazdır.
Gazetecilik eski bir meslektir. Geleneği vardır. Kuralları sağlamdır, etik felsefesi güçlüdür. İlkeleri bellidir. Muhtaç olduğu tek şey özgürlük ve ahlaki nosyondur. Hukuk terbiyeciliği değil.
Yeni yasanın sorunlu maddesinin son bölümünde şu ifade yer alıyor:
“Yukarıdaki fıkralar kapsamında, yargılanan zanlı veya sanığın veya böyle bir yargılamada şikayeti yapan veya tanık olan bir kişinin açık isim ve fotoğrafını teşhir etmeksizin yalnızca olayın veya yargı sürecinin haber değeri taşıyan yönleriyle kamuoyuna aktarılması veya haber konusu yapılması suç teşkil etmez. Bu tür yayınlar basın ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilir.”
İlk bakışta özgürlükçü bir teminat izlenimi uyandırsa da bu ifade belki de yasanın en sorunlu yeri olarak görülmelidir. Çünkü gelip dayandığımız dehşetengiz sınırın hatlarını belirginleştirmektedir.
Zaten serbest olan ve asla tartışılmaması gereken bir şeyde “özgür” sayılmamız, aslında bu özgürlüğü bulanıklaştıran ve izaha muhtaç kılan yeni anlayışın ilanından başka bir şey değildir.
Kimse bize “Nefes alabilirsin, izin veriyorum” diyebilir mi? Bunu demeye kalkan olduğunda, kafasından geçirdiği şeyin aslında ne olduğunu akıl edemeyecek kadar saf mıyız?































































































































































































