Yusuf Kanlı yazdı: Bozulan dengeler yeniden kurulmadan Kıbrıs’ta çözüm mümkün mü?
13/07/2026
Kıbrıs’ta yeniden çözüm umutlarının konuşulduğu bir dönemde tartışmalar yine anayasal modeller etrafında dönüyor. Oysa son altmış yılın en önemli dersi, sorunun federasyon ya da konfederasyon tercihi değil, 1960’ta kurulan iç ve dış denge sisteminin çökmesi olduğudur. Bu denge yeniden kurulmadan hazırlanacak hiçbir anayasal model, adı ne olursa olsun, kalıcı barış üretemeyecektir.
Kıbrıs sorunu yeniden uluslararası diplomasinin gündeminde. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín’in yürüttüğü temaslar sürerken uluslararası basında da yeni çözüm formüllerine ilişkin haberler peş peşe geliyor. The Independent gazetesinde yayımlanan son haber, Holguín’in tarafların kendi siyasal söylemlerini bütünüyle terk etmeden kabul edebilecekleri daha esnek bir model üzerinde çalıştığını öne sürdü. Haberde merkezi hükümetin yetkilerinin önemli ölçüde sınırlandırıldığı, kurucu devletlerin geniş özerklik kazandığı, siyasi eşitliği güvence altına alan yeni mekanizmaların oluşturulduğu ve tarafların aynı yapıyı farklı kavramlarla tanımlayabilecekleri “yapıcı muğlaklık” yaklaşımının benimsendiği ileri sürülüyordu.
Haber doğal olarak ilgi uyandırdı. Uzun süredir ilk kez tarafların pozisyonları arasında yeni bir ortak zemin oluşabileceği izlenimi doğuyordu. Ancak kısa süre sonra hem Birleşmiş Milletler kaynakları hem de Rum yönetimi, taraflara sunulmuş resmi bir plan bulunmadığını açıkladı. Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman da masada bağlayıcı bir belge değil, çeşitli fikirlerin bulunduğunu belirtti. Diplomasi zaten çoğu zaman böyle ilerler. Resmi metinlerden önce fikirler dolaşıma sokulur, tarafların ve kamuoyunun tepkileri ölçülür, olası uzlaşma alanları test edilir.
Fakat bugün cevaplanması gereken asıl soru Holguín’in yeni bir plan hazırlayıp hazırlamadığı değildir. Asıl soru çok daha temeldir. Altmış yılı aşkın süredir sayısız anayasal model, Birleşmiş Milletler girişimi ve kapsamlı çözüm planı neden kalıcı sonuç üretemedi? Bu soruya doğru cevap verilmeden geliştirilecek hiçbir yeni formülün önceki girişimlerden farklı bir akıbete ulaşması beklenmemelidir.
Sorun sadece anayasa değil, çöken denge sistemi
Kanaatimce Kıbrıs konusunda onlarca yıldır yapılan en büyük hata, sorunu öncelikle anayasal bir mesele olarak ele almaktır. Federasyon mu kurulmalı, gevşek federasyon mu tercih edilmeli, konfederal unsurlar mı güçlendirilmeli, merkezi hükümet hangi yetkilere sahip olmalı, dönüşümlü başkanlık nasıl uygulanmalı gibi sorular önemlidir. Ancak bunların hiçbiri tek başına çözüm üretmez. Çünkü anayasa devlet yaratabilir; onu yaşatacak olan ise üzerinde yükseldiği siyasi meşruiyet ve stratejik dengedir.
1960 Cumhuriyeti de yalnızca bir anayasa üzerine kurulmamıştı. Londra ve Zürih Anlaşmaları’nın mimarları aynı zamanda Doğu Akdeniz’in güvenlik mimarisini tasarlıyordu. Bu nedenle sistem, Kuruluş Anlaşması, Garanti Antlaşması, İttifak Antlaşması ve Anayasa’dan oluşan birbirini tamamlayan dört sütun üzerine inşa edildi.
Bu yapının merkezinde iki temel denge vardı.
İlki iç dengedir. İki kurucu halk arasında siyasi eşitliğe dayanan ortak egemenlik anlayışı, veto mekanizmaları, kamu yönetiminde ortaklık ve karşılıklı güvenlik düzenlemeleri bu dengeyi oluşturuyordu. Hiçbir toplumun diğerini yönetemeyeceği ilkesi sistemin temeliydi.
İkincisi ise dış dengedir. Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ın garantörlüğü yalnızca askeri güvenliği sağlamayı amaçlamıyordu. Bu düzenleme, kökleri Türkiye ile Yunanistan’ın 1952 yılında birlikte NATO’ya katılmalarıyla şekillenen ve iki ülke arasında stratejik dengeyi korumayı hedefleyen daha geniş Batı güvenlik mimarisinin Kıbrıs’a yansımasıydı. İç denge iki kurucu halk arasındaki ortaklığı güvence altına alırken, dış denge de bu ortaklığın bölgesel güç rekabeti içinde yaşayabilmesini sağlayan uluslararası güvenlik çerçevesini oluşturuyordu. Sistemin temel varsayımı açıktı: İç ve dış denge birbirini tamamlıyor, bunlardan biri çöktüğünde diğerinin de uzun süre ayakta kalması mümkün görülmüyordu.
Nitekim 1963 sonunda ortaklık devletinin fiilen işlemez hale gelmesi ve Kıbrıs Türklerinin devlet organlarından dışlanması yalnızca anayasal düzeni değil, iç dengeyi de ortadan kaldırdı. Buna rağmen uluslararası toplum yalnızca Rumlardan oluşan yönetimi Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımayı sürdürdü. Böylece fiili durum zaman içinde hukuki gerçeklik haline geldi ve kurucu ortaklık ortadan kalkmasına rağmen uluslararası sistem farklı bir varsayım üzerinden işlemeye devam etti.
2004: Dış dengenin çöküşü
Bugünkü müzakere zemini çoğu zaman 1974 üzerinden okunuyor. Oysa bugün karşı karşıya bulunulan çıkmazın asıl stratejik kırılma noktası 2004 yılıdır. Çünkü o yıl yalnızca Annan Planı referandumu yapılmadı. Aynı zamanda 1960’ta kurulan dış denge sistemi de fiilen sona erdi.
Aslında bu denge çok daha önce sarsılmaya başlamıştı. Londra ve Zürih düzeninin temel varsayımı, Türkiye ile Yunanistan arasında yalnızca garantörlük sistemi üzerinden değil, daha geniş Batı güvenlik mimarisi içinde de stratejik bir dengenin korunmasıydı. İki ülkenin NATO üyeliği bu anlayışın önemli ayaklarından birini oluşturuyor, Soğuk Savaş boyunca Amerika Birleşik Devletleri’nin iki ülkeye yönelik askeri ve ekonomik yardımlarında uzun yıllar resmen ilan edilmese de Türkiye lehine yaklaşık yediye üç oranında gözetilen denge de aynı stratejik yaklaşımın parçası olarak uygulanıyordu. Amaç, iki müttefik arasında hiçbir tarafın diğerine belirleyici üstünlük sağlayamayacağı bir güvenlik mimarisini korumaktı.
Bu yapı ilk büyük darbesini Yunanistan’ın Avrupa Birliği’ne tam üye olması, Türkiye’nin ise Birliğin dışında kalmasıyla aldı. Böylece Atina, NATO’nun yanı sıra Avrupa’nın siyasi karar alma mekanizmalarında da yer edinirken, Ankara aynı düzeyde kurumsal ağırlığa sahip olamadı. Ancak dengeyi asıl değiştiren gelişme 2004 yılında yaşandı.
Annan Planı referandumunda Kıbrıs Türk tarafı çözüme “evet”, Rum tarafı ise “hayır” demesine rağmen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Avrupa Birliği’ne tam üye kabul edilmesi, yalnızca siyasi bakımdan değil, hukuki açıdan da 1960 düzeninin ruhuyla çelişen yeni bir durum yarattı. Çünkü 1960 ortaklık düzeninde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası statüsünü tek başına değiştirebilecek veya böylesine stratejik bir tercihte bulunabilecek tek taraflı bir yetki hiçbir kurucu ortağa tanınmamıştı. Buna rağmen ortaklık devleti fiilen ortadan kalkmış olmasına rağmen yalnızca Rum yönetimi bütün adayı temsilen Avrupa Birliği’ne kabul edildi.
Böylece Rum yönetimi yalnızca uluslararası toplum tarafından tanınan hükümet olmaktan çıktı; Avrupa Birliği’nin bütün kurumsal haklarına sahip bir üye devlete dönüştü. Avrupa Konseyi’nde oy hakkı kazandı, Türkiye’nin üyelik sürecini etkileyebilir hale geldi, Gümrük Birliği’nin güncellenmesini, vize serbestisi sürecini ve Avrupa Birliği’nin güvenlik ile savunma politikalarına ilişkin birçok kararı veto edebilecek kurumsal araçlara sahip oldu.
Türkiye ise Garanti Antlaşması’nın tarafı ve Doğu Akdeniz güvenlik mimarisinin asli aktörü olmayı sürdürmesine rağmen Avrupa Birliği’nin karar alma mekanizmalarının tamamen dışında kaldı. Sonuçta 1960’ta büyük bir dikkatle kurulan dış denge, uluslararası hukuken değiştirilmeden, Avrupa Birliği’nin genişleme süreci içinde fiilen tek taraflı biçimde yeniden şekillendirildi.
Bugün müzakerelerde gözden kaçan en önemli gerçek de budur. Uluslararası toplum hâlâ iki toplum arasındaki iç dengeyi yeniden kurmaya odaklanırken, dış dengenin son yirmi yılda köklü biçimde değiştiğini yeterince hesaba katmıyor. Federasyon modelleri, yetki paylaşımı, başkanlık konseyi ya da anayasal formüller tartışılıyor; ancak bunların hiçbiri Avrupa Birliği üyeliğinin yarattığı stratejik asimetriyi ortadan kaldırmıyor.
Oysa kalıcı bir çözümün sürdürülebilirliği açısından yeni dış dengenin de yeniden tasarlanması gerekecektir. Bunun mutlaka Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği şeklinde gerçekleşmesi şart değildir. Ancak en azından Kıbrıs bağlamında, Türkiye’nin Yunanistan’ın Avrupa Birliği üyeliğinden kaynaklanan kurumsal ve stratejik avantajları dengeleyecek işlevsel hak ve mekanizmalara sahip olması kaçınılmaz görünmektedir. Aksi takdirde 1960’ta kurulmaya çalışılan denge sistemi yeni anayasal düzen içinde de eksik kalacak, güvenlik ve siyasi eşitlik bakımından ortaya çıkacak asimetri çözümün sürdürülebilirliğini sürekli tartışmalı hale getirecektir.
Aynı şekilde, kapsamlı bir uzlaşma sonrasında adanın hava ve deniz giriş kapılarının hukuki statüsünün de klasik egemenlik anlayışının ötesine geçen yenilikçi bir yaklaşımla düzenlenmesi gerekecektir. Bu kapılar, bir yandan birleşik Kıbrıs’ın uluslararası giriş noktaları olarak işlev görürken, diğer yandan Avrupa Birliği’nin dış sınırının bir parçasını oluşturacaktır. Bu nedenle, Brexit sonrasında Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasında geliştirilen hibrit gümrük ve sınır düzenlemeleri, özellikle Windsor Framework kapsamında oluşturulan işlevsel modeller, Kıbrıs açısından incelenmeye değer örnekler sunmaktadır. Böyle bir yaklaşım, Avrupa Birliği’nin dış sınır rejimi ile Türkiye’nin garantörlükten kaynaklanan meşru güvenlik kaygıları arasında denge kurabilecek, aynı zamanda adanın uluslararası ulaşım ve ticaretinin kesintisiz işlemesini sağlayabilecek yaratıcı çözümlere imkân tanıyabilir.
Kısacası, Kıbrıs meselesi artık yalnızca iki toplum arasındaki anayasal bir ihtilaf değildir. Aynı zamanda Avrupa’nın güvenlik mimarisi ile Avrupa Birliği’nin kurumsal yapısı arasında son yirmi yılda ortaya çıkan stratejik dengesizliğin çözülememiş bir yansımasıdır. Bu nedenle kalıcı bir uzlaşma, yalnızca yeni bir anayasa yazmayı değil, değişen jeopolitik gerçeklere uygun yeni bir dış denge kurmayı da gerektirmektedir.
Avrupa’nın stratejik yanılgısı
Bu gerçek, Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi sırasında da açık biçimde görüldü. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Konseyi Başkanı António Costa ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile yaptığı görüşmede temel görüş ayrılığı yine Kıbrıs üzerinde düğümlendi.
Avrupa Birliği uzun süredir benimsediği yaklaşımı korudu. Kıbrıs’ta ilerleme sağlanırsa Türkiye ile ilişkilerin gelişebileceği mesajı yinelendi. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize kolaylığı, savunma sanayi iş birliği ve siyasi diyaloğun canlandırılması yine Kıbrıs dosyasındaki gelişmelere bağlandı.
İlk bakışta bu yaklaşım makul görünebilir. Ancak gerçekte çözümü mümkün kılabilecek araçlar, çözüm sonrasında verilecek ödüller gibi sunuluyor.
Oysa güven ortamı bir müzakerenin sonunda dağıtılan ödül değildir. Başarılı müzakerelerin ön şartıdır.
Türkiye ile Avrupa Birliği arasında stratejik güven yeniden tesis edilmeden, ekonomik ve güvenlik alanındaki iş birliği kurumsallaştırılmadan, tarafların Kıbrıs’ta birbirlerinden büyük siyasi tavizler vermelerini beklemek gerçekçi değildir.
Yıllardır anlatmaya çalıştığım temel düşünce budur. Avrupa Birliği önce Kıbrıs çözülsün, sonra Türkiye ile ilişkiler gelişsin diyor. Oysa sürdürülebilir çözümün mantığı bunun tam tersidir. Önce Türkiye ile Avrupa arasında bozulan stratejik güven yeniden kurulmalıdır. Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisindeki yeri sağlamlaştırılmalı, Doğu Akdeniz’de ve Avrupa savunmasının geleceğinde üstleneceği rol kurumsal zemine oturtulmalıdır. Böyle bir atmosfer oluştuğunda Kıbrıs’taki müzakereler de çok daha sağlam bir güven ortamında yürütülebilir.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Amerika Birleşik Devletleri’nin dikkatini Hint-Pasifik’e yöneltmesi, Orta Doğu’daki istikrarsızlık ve Avrupa’nın savunma sanayisini yeniden inşa etme ihtiyacı, Türkiye’yi Avrupa açısından her zamankinden daha önemli hale getirmiştir. Buna rağmen Avrupa Birliği hâlâ Kıbrıs dosyasını Türkiye ile ilişkilerin ön şartı olarak kullanmaktadır. Çözümün ön koşulu ile çözümün sonucunu birbirine karıştıran bu yaklaşımın sürdürülebilir olmadığı artık daha açık görülmektedir.
Çözümün başlangıç noktası
Bugün Holguín’in girişiminin başarısı da bu noktada belirlenecektir. Süreç yalnızca anayasal mühendislik arayışına dönüşürse geçmişteki hatalar tekrarlanacaktır. Buna karşılık müzakereler adanın değişen jeopolitiğini ve son altmış yılda dönüşen bölgesel güç dengesini de hesaba katabilirse ilk kez sürdürülebilir bir uzlaşmanın zemini oluşabilir.
Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın göreve geldikten sonra benimsediği yaklaşım da bu bakımdan dikkat çekicidir. İki devlet söyleminden klasik federasyon tezine keskin bir dönüş yapmak yerine, siyasi eşitlik, etkin katılım, sonuç odaklı ve takvime bağlı müzakere, bugüne kadar sağlanan yakınlaşmaların korunması ve sürecin yeniden başarısızlığa uğraması halinde eski statükoya geri dönülmemesi gibi temel ilkeleri öne çıkarmaktadır. Böylece tartışmayı anayasal modellerden çok, üzerinde uzlaşılabilecek bir müzakere metodolojisine ve sürdürülebilir bir siyasi zemine taşımayı hedeflemektedir. Holguín’in açıklamaları da belirli bir anayasal modeli dayatmaktan ziyade, tarafların ortak çıkar alanlarını genişletecek yaratıcı yöntemler geliştirmeye çalışan benzer bir yaklaşımı yansıtmaktadır.
Ancak hangi model benimsenirse benimsensin değişmeyecek temel gerçek şudur. Kalıcı barış yalnızca hukuki metinler üzerine kurulamaz. Taraflardan birinin kendisini sürekli dezavantajlı hissedeceği hiçbir düzen uzun ömürlü olmaz. Barışı yaşatacak olan, hukuki formüllerden önce adil olduğu kabul edilen siyasi dengedir.
Bu nedenle bugün tartışılması gereken soru federasyon mu, konfederasyon mu ya da gevşek federasyon mu değildir. Asıl soru, 1960’tan bu yana bozulan iç ve dış dengeyi günümüzün jeopolitiğine uygun biçimde yeniden kuracak siyasi iradenin bulunup bulunmadığıdır.
Kıbrıs’ın son altmış yılı bize önemli bir ders verdi. 1960 Cumhuriyeti anayasal hükümleri yetersiz olduğu için değil, onu ayakta tutan denge sistemi çöktüğü için yaşayamadı. Bugün hazırlanacak herhangi bir yeni ortaklık düzeni de aynı gerçeği dikkate almak zorundadır. İç denge iki kurucu halkın gerçek siyasi eşitliğini ve etkin katılımını güvence altına almalı, dış denge ise Avrupa’nın ve Doğu Akdeniz’in değişen jeopolitiğini yansıtacak şekilde yeniden tasarlanmalıdır.
Belki de artık Kıbrıs meselesine farklı bir yerden bakmanın zamanı gelmiştir. On yıllardır aynı modelleri tartışıyoruz. Oysa belki de yanlış olan cevaplarımız değil, sorduğumuz sorulardır. Federasyonun nasıl kurulacağını konuşmadan önce, onu yaşatacak dengeyi nasıl kuracağımızı tartışmalıyız. Çünkü devletler anayasal metinlerle doğabilir; fakat ancak güven, meşruiyet ve adil güç dengesi üzerine kurulu bir siyasi düzen içinde yaşayabilir.
Kıbrıs’ın geleceği de bundan farklı olmayacaktır. Avrupa Birliği, Türkiye, Yunanistan, Birleşik Krallık ve adanın iki halkı gerçekten kalıcı bir uzlaşma istiyorsa, önce 1960’tan bugüne bozulan denge sistemini dürüstçe analiz etmek zorundadır. Bundan sonra hazırlanacak her yeni plan, hangi adı taşırsa taşısın, ancak bu dengeyi yeniden kurabildiği ölçüde başarı şansına sahip olacaktır. Aksi halde yeni planlar hazırlanacak, yeni umutlar doğacak ve Kıbrıs bir kez daha aynı döngünün içinde kalacaktır. Çünkü çözümün yolu, önce dengeyi kurmaktan, ancak ondan sonra anayasayı yazmaktan geçmektedir.



























































































































































































