Advertisement

Advertisement

Yusuf Kanlı yazdı: Kıbrıs'ta artık süreç değil yöntem konuşuluyor

YAYIN TARİHİ:
Haberi dinle
Butona tıklayın: oynat / duraklat
Hazır
ads ads
01/08/2026

Yusuf Kanlı yazdı: Kıbrıs'ta artık süreç değil yöntem konuşuluyor

BM Genel Sekreteri António Guterres Kıbrıs'tan bir çözüm ilan ederek ayrılmadı, ancak yıllardır sonuç üretmeyen diplomatik döngüyü sorgulayan yeni bir yöntem bıraktı. Şimdi gözler, Eylül ayının ikinci yarısında bölgeye dönecek María Ángela Holguín'in temaslarına, Avrupa Birliği'nin üstleneceği role ve Nikos Hristodulides'in diplomasi ile 2028 seçim hesabını nasıl birleştireceğine çevrildi.

Yusuf Kanlı

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres'in 27-29 Temmuz tarihlerindeki Kıbrıs ziyareti, ilk bakışta büyük bir diplomatik başarı üretmedi. Yeni bir müzakere tarihi açıklanmadı, yeni bir genişletilmiş 5+1 toplantısı ilan edilmedi, dört yeni geçiş noktası konusunda uzlaşı sağlanamadı ve ortak bir açıklama yayımlanmadı. Ancak diplomasiyi yalnızca açıklanan tarihler ve çekilen fotoğraflar üzerinden okumak, Kıbrıs gibi sembollerin çoğu zaman gerçek ilerlemenin önüne geçtiği bir meselede yanıltıcı olabilir.

Ziyaretin asıl önemi, Kıbrıs müzakere sürecinin yıllardır içine hapsolduğu "toplantı yapmak için toplantı" anlayışını fiilen sorgulamasıydı. Genel Sekreter artık sürecin devam etmesini kendi başına bir başarı olarak sunmuyor; bundan sonraki aşamada başarıyı, sonuç üretecek hazırlıkların yapılabilmesiyle ölçmek istiyor ve belki de en önemlisi Kıbrıs Türk tarafının ısrarla vurguladığı “modalite değişikliği” talebini sahipleniyor. Bu yaklaşım, Crans-Montana'dan bu yana yaşanan en önemli zihniyet değişimlerinden biri olarak görülebilir.

Eski yöntem artık yürümüyor

Kıbrıs'ta yıllarca aynı döngü tekrarlandı: liderler görüştü, BM umutlu açıklamalar yaptı, aylar süren görüşmeler başka bir hayal kırıklığıyla sona erdi. Rum tarafı uluslararası tanınmış devletin ve AB üyeliğinin sağladığı korunaklı alana geri dönerken, Türk tarafı izolasyon, ekonomik bağımlılık ve hukuki belirsizlikle baş başa kaldı. Başarısızlığın maliyeti hiçbir zaman eşit paylaşılmadı; bu dengesizlik Rum tarafının zamana oynama imkânını artırırken, Türk tarafında her yeni başarısızlık çözüm iradesine olan inancı biraz daha zayıflattı. Guterres'in yeni bir toplantı tarihi açıklamaması bu yüzden diplomasinin başarısızlığı değil, hazırlıksız bir konferansa gitmeme tercihi olarak okunmalıdır.

Yeni yaklaşımın üç ayağı bulunuyor: güven artırıcı önlemlerde somut ilerleme, müzakere yönteminde anlaşma ve özlü konularda bir miktar yakınlaşma. Bunlar sağlandıktan sonra yeni bir 5+1 toplantısının anlamlı olabileceği düşünülüyor. Bu çerçeve, Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman'ın göreve geldiğinden bu yana savunduğu, siyasi eşitliğin, etkin katılımın ve zaman sınırının güvence altına alındığı, başarısızlık halinde tarafları yeniden aynı statükoya mahkûm etmeyecek sonuç odaklı bir süreç talebiyle büyük ölçüde örtüşüyor.

Geçiş noktaları yalnızca yol meselesi değildir

Ziyaret sırasında yaşanan geçiş noktaları tartışması, taraflar arasındaki güvensizliğin küçük görünen teknik meseleleri bile nasıl siyasal krize dönüştürdüğünü bir kez daha gösterdi. Rum kamuoyunda Türk tarafının yeni kapıların açılmasına karşı çıktığı algısı yaratıldı. Oysa Haspolat-Mia Milia, Akıncılar-Louritzina-Limya, Kiracıköy-Athienou-Pyroi-Gaziler ve Eylence-Aglantzia geçişlerini kapsayan paket, geçen yılki ilk genişletilmiş 5+1 toplantısında prensipte gündeme alınmış ve Genel Sekreter'in önerisiyle yeniden masaya getirilmişti.

Türk tarafı, Rum itirazlarını gidermek için zaman içinde farklı formüller geliştirdi: ara bölge dışında araç yolu bulunmadığında Türkiye'nin finanse edeceği yeni bir yol önerildi, mülkiyet tazminatı gündeme geldiğinde Taşınmaz Mal Komisyonu üzerinden çözüm arandı, yolun Eylence'ye uzatılmasına itiraz edilince geçişin Yeri'ye kaydırılıp AB finansmanıyla bağlanması bile önerildi. Buna rağmen her yeni önerinin ardından yeni bir şart gündeme geldi.

Son aşamada Akıncılar'ın paketten çıkarılmak istenmesi ve Erenköy-Kokkina üzerinden transit geçiş talebinin yeniden masaya getirilmesi, Türk tarafında uzlaşma arayışından çok pazarlık alanını genişletme çabası olarak algılandı. Bu yüzden ziyaret sonrasında Rum basınında başlayan "bir yol uğruna ülke mi kaybedilecek" tartışması meselenin özünü yansıtmıyor: tartışılan yalnızca bir yol değil, iki tarafın elde edeceği faydanın dengeli olup olmadığıdır.

Kıbrıs sorununun özü de büyük ölçüde burada yatıyor. Adadaki mesele yalnızca anayasal formül eksikliği değil, iç ve dış dengelerin ciddi biçimde bozulmuş olmasıdır. Rum tarafı nüfus çoğunluğunu iç siyasette sürekli üstünlüğe dönüştürmek isterken, AB üyeliğini dış dengede tek taraflı avantaj sağlayan bir araç olarak kullanıyor. Güven artırıcı önlemler aynı dengesizliği yeniden üretirse, güven inşa etmek yerine mevcut güvensizliği derinleştirir.

Gevşek ortaklık giderek daha gerçekçi görünüyor

Guterres'in ziyareti sırasında yeni bir anayasal model açıklanmadı. Bununla birlikte ortaya çıkan tablo, 2017 öncesinin yüksek derecede merkezileşmiş federal tasarımının sürdürülebilir bir ortaklık üretme ihtimalinin giderek azaldığını gösteriyor. Bunun yerine iki kurucu devletin geniş yetkilere sahip olduğu, ortak yönetimin ise dış temsil, AB işleri, makroekonomik koordinasyon ve önceden mutabık kalınacak sınırlı alanlarla görevli olduğu gevşek bir federal ya da konfederal çatı daha gerçekçi bir seçenek olarak öne çıkıyor.

Terminolojiye takılıp kalmanın anlamı yok. Böyle bir model biçim itibarıyla federal olabilir, ancak siyasi özü itibarıyla iki eşit kurucu devletin ortaklığına dayanır; adadaki mevcut ikili yapıyı yok etmeye çalışmak yerine, bu gerçekliği ortak ve uluslararası kabul gören bir çatı altında yeniden düzenler. Bu açıdan da konfederasyon olarak tanımlanabilir.

Benim uzun süredir savunduğum "önce işbirliği, sonra anayasa" yaklaşımı da tam olarak bunu anlatıyor. Tarafların önce birlikte çalışabileceklerini göstermesi gerekiyor: geçiş noktaları açılmalı, Yeşil Hat ticareti geliştirilmeli, karma evliliklerden doğan çocukların sorunları çözülmeli, gençlerin ve sporcuların uluslararası imkânlara erişimi artırılmalı, enerji, çevre, göç ve afet yönetiminde ortak mekanizmalar kurulmalıdır. Anayasa, toplumların birlikte çalışma iradesi ortaya çıktıktan sonra yazılmalıdır; bunun tersini onlarca yıldır deniyoruz ve sonuç ortadadır.

Holguín'in Eylül mesaisi belirleyici olacak

Gözler şimdi BM Genel Sekreteri'nin Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín'e çevrilmiş durumda. Holguín'in Eylül ayının ikinci yarısında bölgeye dönmesi, Lefkoşa'nın iki yakasının yanı sıra Ankara, Atina, Londra ve muhtemelen Brüksel'de temaslarda bulunması bekleniyor. Görevi kapsamlı bir barış planı yazmak değil; geçiş noktaları ve diğer güven artırıcı önlemlerde farkı azaltmak, müzakere yönteminde ortak anlayış geliştirmek ve yeni bir genişletilmiş 5+1 toplantısının bu kez sonuç üretebileceğine dair makul güven oluşturmaktır.

Liderlerin ve görüşmeci heyetlerinin Ağustos-Eylül'de yürütecekleri hazırlık çalışmaları, muhtemel konferansın kendisinden daha önemli olabilir; çünkü bu tür toplantıların başarısı çoğu zaman masaya oturulduğu gün değil, haftalar önce yapılan sessiz hazırlıklarla belirlenir. Guterres'in görev süresinin yıl sonunda tamamlanacak olması zaman baskısını artırıyor. Önümüzdeki aylarda kapsamlı çözüm gerçekçi olmayabilir, ama yeni bir müzakere sürecini başlatacak kadar yöntemsel açıklık sağlanabilir. Holguín'in sonbahar mesaisi bu yüzden yalnızca bir ziyaret turu değil, Guterres döneminde anlamlı bir son hamlenin mümkün olup olmadığını belirleyecek bir sınavdır.

Avrupa Birliği'nin rolü nerede başlamalı, nerede bitmeli?

Guterres'in ayrılmasının hemen ardından Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı ve AB'nin Kıbrıs özel temsilcisi Raffaele Fitto'nun adaya gelmesi, Brüksel'in daha görünür rol üstlenmek istediğini gösterdi. Ancak roller dikkatle ayrılmalı: BM çözümün siyasi ve anayasal çerçevesini kolaylaştırır, AB ise anlaşmanın uygulanmasını destekleyecek hukukî, ekonomik ve kurumsal araçları sağlar. Fitto'nun görevi siyasi eşitliğin tanımını yapmak ya da güvenlik ve garantiler konusunda arabuluculuk etmek değildir; bunlar BM sürecinin ve tarafların alanıdır. AB'nin gerçek katkısı, müktesebatın çözüm sonrasında iki kurucu devlette nasıl uygulanacağını hazırlamak, ekonomik yakınlaşmayı finanse etmek ve Türk toplumunun Avrupa alanına katılımını sağlayacak somut teşvikler geliştirmek olabilir.

Ne var ki Brüksel önce kendi güvenilirlik sorunuyla yüzleşmeli. 2004'te Annan Planı'nı reddeden taraf tam üyeliğin bütün avantajlarını elde ederken, plana "evet" diyen Kıbrıs Türk toplumuna verilen sözlerin büyük bölümü tutulmadı: doğrudan ticaret tüzüğü rafa kaldırıldı, izolasyonların hafifletilmesi vaatleri sulandırıldı.

Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın Fitto’yu kabulünden sonra vurguladığı gibi AB de Kıbrıs Türklerine yönelik güven artırıcı adımlar atabilmelidir ve bu açıdan imkanlara ve araçlara sahiptir. Brüksel gerçekten çözümün parçası olmak istiyorsa, Türk toplumuna yönelik ticaret, eğitim, gençlik ve doğrudan temas alanlarında somut adımlar atmalı ve bütün temaslarını yalnızca Rum yönetimi üzerinden yürütmemelidir.

Ayrıca, Türkiye'nin Gümrük Birliği güncellemesi, vize kolaylığı ve üst düzey diyalog beklentileri de yalnızca Rum tarafının vereceği ödüller olarak sunulmamalı; bunlar bütün tarafları çözüme teşvik edecek daha geniş bir diplomatik mimarinin parçası olmalıdır.

Hristodulides'in Avrupa hesabı ve 2028

Rum Yönetimi Başkanı Nikos Hristodulides'in son aylardaki diplomasisini yalnızca çözüm çabaları üzerinden okumak eksik kalır. Brüksel'in sürece daha fazla dahil edilmesi ve dosyanın Avrupa güvenliği tartışmalarının merkezine yerleştirilmesi, aynı zamanda belirgin bir iç siyaset stratejisidir. Hristodulides, Kıbrıs meselesini giderek daha fazla bir AB konusu haline getirerek Rum kamuoyuna şu mesajı veriyor: zorlu uluslararası dönemde Rum çıkarlarını ancak Brüksel'i iyi tanıyan, dış politika deneyimine sahip bir diplomat savunabilir, o da kendisidir ve 2028'den sonra da görevde kalmalıdır.

Son kamuoyu yoklamaları 2028 yarışının çekişmeli geçeceğini gösteriyor. Hristodulides genel uygunluk sorularında önde görünse de, Andreas Mavroyiannis istikrarlı bir destek tabanı ortaya koyuyor; DİSİ lideri Annita Demetriou ise merkez sağın en güçlü muhtemel adayı olarak beliriyor. Dolayısıyla Hristodulides'in AB ağırlıklı diplomasisi yalnızca Türkiye üzerinde baskı kurma arayışı değil, aynı zamanda DİSİ'den kopardığı seçmeni elinde tutma ve kendisini "tehlikeli zamanların vazgeçilmez diplomatı" olarak konumlandırma çabasıdır.

Daralan pencere

Diplomaside "son şans" ifadesini kullanmayı hiçbir zaman doğru bulmadım. Sorun varsa, çözülmemişse, çözüm yolunu çatışmada, savaşta görmüyor isek, diplomasiye imkan vermek kaçınılmazdır. Uluslararası ilişkilerde kapılar nadiren tamamen kapanır; ancak bazı fırsat pencereleri açılır ve değerlendirilmediğinde sessizce kapanır. Kıbrıs bugün tam da böyle bir dönemden geçiyor: Guterres son aylarına girerken sürece ağırlığını koymuş, Erhürman sonuç odaklı bir yöntem istiyor, Ankara hazırlıksız bir 5+1 toplantısına gidilmemesi görüşünü kabul ettirmiş görünüyor, Brüksel daha görünür rol arayışına girmiş, Hristodulides ise hem diplomatik hem iç siyasi nedenlerle hareketli bir süreç görüntüsüne ihtiyaç duyuyor.

Bütün bu unsurların aynı anda ortaya çıkması önemli bir fırsat yaratıyor. Ancak ortada henüz kapsamlı müzakereler ya da temel başlıklarda yakınlaşma yok; yönetim ve güç paylaşımı, mülkiyet, toprak, siyasi eşitlik, güvenlik ve garantiler konularında taraflar arasındaki mesafe hâlâ ciddi. Bu yüzden önümüzdeki ayların sorusu "müzakereler başlayacak mı" olmamalı; tarafların bu kez gerçekten sonuç üretmeye hazır olup olmadığı sorgulanmalıdır. Süreç aynı statükoya geri dönmenin aracı olacaksa yeni bir konferansın anlamı yoktur. Ancak iki siyasi eşit devletin, sınırlı ortak yetkilere sahip gevşek bir federal çatı altında yeni bir ortaklık kurması hedefleniyorsa, Guterres'in başlattığı yöntem önemli bir fırsata dönüşebilir.

Kıbrıs'ın artık yeni sloganlara, yeni fotoğraflara veya sonu baştan belli ucu açık görüşmelere ihtiyacı yok. Ada, bir tarafın diğerine üstünlük sağlayamayacağı, iç dengede siyasi eşitliği, dış dengede ise Türkiye ile Yunanistan arasındaki dengeyi gözeten sürdürülebilir bir ortaklığa ihtiyaç duyuyor.

Guterres Kıbrıs'tan çözümle ayrılmadı. Ancak sürecin kendisini başarı sayan eski anlayışın yerine, sonucu esas alan daha disiplinli bir diplomatik çerçeve bıraktı. Bu çerçevenin gerçek bir yol haritasına dönüşüp dönüşmeyeceği, Erhürman ile Hristodulides'in, Ankara ile Atina'nın, Londra'nın, Brüksel'in ve Eylül ayında yeniden bölgeye dönecek Holguín'in ortaya koyacağı siyasi iradeye bağlı olacak.

YAYIN TARİHİ:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad ad
TAGS:
MANŞETLER

HK KIBRIS

Advertisement
© 2024 Haber Kıbrıs Medya Danışmanlık ve Matbaacılık Ltd.