Yusuf Kanlı yazdı: Kıbrıs’ta plan yok, ama kavgası başladı
29/06/2026
Hayali bir metin üzerinden, sızıntıların hangi amaçla yapıldığı dahi anlaşılmamışken insanları “Rumcu”, “çözüm düşmanı”, “teslimiyetçi” ya da “hain” diye kamplara ayırmanın kimseye faydası yoktur
Henüz masada resmi bir çözüm planı bulunmazken, sızıntılar üzerinden yeni bir kamplaşma yaratmak Kıbrıs Türk toplumuna da çözüm arayışına da hizmet etmez. Kalıcı barış, siyasi eşitlikten, güvenlik kaygılarının ciddiye alınmasından ve aklıselimle yürütülecek bir süreçten geçer.
Kıbrıs’ta tuhaf ama tanıdık bir tabloyla karşı karşıyayız. Ortada Birleşmiş Milletler tarafından taraflara sunulmuş resmi bir çözüm planı yok. Liderler arasında kapsamlı müzakereler başlamış değil. Yönetim ve güç paylaşımı, toprak, mülkiyet, güvenlik ve garantiler gibi başlıklarda yürüyen resmi bir pazarlık masası da bulunmuyor. Buna rağmen Rum basınında yer alan bazı haberler ve kulis bilgileri üzerinden sanki yeni bir plan hazırlanmış, tarafların önüne konmuş, hatta kabul ya da ret aşamasına gelinmiş gibi hararetli bir tartışma başladı. Tartışma elbette kötü değildir. Kıbrıs Türk halkının geleceğini ilgilendiren her konu açıkça konuşulmalıdır. Ancak ortada belge yokken, detay bilinmezken, sızıntıların hangi amaçla yapıldığı dahi anlaşılmamışken insanları “Rumcu”, “çözüm düşmanı”, “teslimiyetçi” ya da “hain” diye kamplara ayırmanın kimseye faydası yoktur.
Bugün bildiğimiz gerçek oldukça sınırlıdır. BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguín adaya gidip gelmekte, Ankara, Atina, Brüksel ve taraflarla temaslarını sürdürmekte, yeni bir 5+1 gayriresmi toplantının zemini aranmaktadır. Buna karşılık, bugün itibarıyla toplumla paylaşılmış, liderler arasında müzakere edilen, maddeleri netleşmiş bir “Holguín planı” bulunmamaktadır. Basına yansıyan iddialarda Maraş, Güzelyurt, bazı toprak düzenlemeleri, dönüşümlü başkanlık, güçlü kurucu devletler, zayıf merkezi yapı, gevşek federasyon ve NATO ya da Avrupa güvenlik şemsiyesi gibi başlıklar geçmektedir. Bunların hiçbiri Kıbrıs müzakerelerine yabancı konular değildir. Ancak geçmişte konuşulmuş olmaları, bugün üzerinde uzlaşılmış bir paket bulundukları anlamına gelmez.
Sızıntılar plan değildir
Kıbrıs siyasetinin en eski hastalıklarından biri, resmi belge ortaya çıkmadan sızıntılar üzerinden pozisyon almaktır. Daha da kötüsü, bu sızıntılar çoğu zaman tarafların gerçek niyetini anlamaya değil, süreci başlamadan zehirlemeye yarar. Bugün yaşanan da budur. Bir köşe yazısı, bir haber, bir kulis notu veya bir yabancı diplomatik çevreden yayılan söylenti, bir anda “ihanet planı” ya da “tarihi fırsat” diye pazarlanmaya başlanmaktadır. Oysa devlet ciddiyeti, önce belgenin ne olduğunu görmeyi, sonra içeriğini tartışmayı, en sonunda da toplumun çıkarları açısından soğukkanlı değerlendirme yapmayı gerektirir.
Bu nedenle ilk yapılması gereken şey panik değil, aklıselimdir. Ne her sızıntıyı BM’nin nihai planı gibi görmek doğrudur ne de geçmiş müzakere başlıklarının yeniden anılmasını peşinen ihanet saymak. Kıbrıs Türk tarafının bütün liderleri, Denktaş’tan Talat’a, Eroğlu’ndan Akıncı’ya, Tatar’dan Erhürman’a kadar farklı üslup ve yöntemlerle toprak, yönetim, mülkiyet, güvenlik ve garanti konularının bir çözüm paketinde birbiriyle bağlantılı ele alınacağını bilerek hareket etmiştir. Dolayısıyla bugün gazetelere yansıyan her başlığı ilk kez duyuyormuş gibi davranmak da yanlıştır, bunlar üzerinde anlaşılmış gibi toplumu korkutmak da yanlıştır.
Siyasi eşitlik pazarlık konusu değildir
Kıbrıs Türk halkı açısından değişmeyen temel ilke siyasi eşitliktir. Dönüşümlü başkanlık, etkili katılım, karar alma mekanizmalarında Kıbrıslı Türklerin gerçek söz hakkı ve ortak devlet yönetiminde iki kurucu halktan biri olarak yer alma ilkesi olmadan hiçbir modelin yaşayabilirliği yoktur. Bu mesele, nüfus oranı hesabına indirgenemez. Kıbrıslı Türkler bir azınlık değil, 1960 Cumhuriyeti’ni kuran iki ortak halktan biridir. Dolayısıyla siyasi eşitlik, çoğunluğun azınlığa lütfu değil, ortaklığın anayasal temelidir.
Bu gerçek kabul edilmeden “çözüm” kelimesi içi boş bir temenni olmaktan öteye geçemez. İster federasyon denilsin, ister gevşek federasyon, ister konfederal unsurlar içeren yeni bir ortaklık modeli, ister başka bir yaratıcı formül, esas soru değişmez: Kıbrıslı Türkler ortak yönetimde etkili ve eşit söz sahibi olacak mı? Kararlar tek taraflı alınamayacak mı? Gelecekte çoğunluk iradesi adına siyasi eşitlik aşındırılamayacak mı? Eğer bu sorulara güven verici yanıt verilemiyorsa, modelin adı ne olursa olsun sürdürülebilir bir barış üretmesi mümkün değildir.
Garanti ve güvenlik gerçek kaygılardır
Türkiye’nin garantörlüğü konusu da sloganlarla geçiştirilemeyecek kadar ciddidir. Kıbrıs Türk halkının güvenliği ile Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki güvenliği birbirinden kopuk değildir. 1960 Garanti ve İttifak düzeni yalnızca geçmişin ürünü değil, Kıbrıs’ın iç dengesi kadar bölgesel dengesini de ilgilendiren bir güvenlik mimarisidir. Bu nedenle garanti meselesi, sosyal medyada birkaç öfkeli cümleyle çözülebilecek bir konu değildir. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin taraf olduğu bir güvenlik düzeninden söz ediyoruz. Bu başlık, Kıbrıs Türk ve Rum liderlerinin aralarındaki iyi niyetle tek başına çözülemez.
Bununla birlikte güvenlik kaygılarını savunmak, çözümsüzlüğü kutsamak anlamına gelmemelidir. Kıbrıs Türk halkının Türkiye’nin etkin ve fiili garantisini önemsemesi gayet meşrudur. Aynı şekilde Rum toplumunun 1974’ün yarattığı travma üzerinden güvenlik düzenini sorgulaması da anlaşılması gereken bir kaygıdır. Kalıcı çözüm, bir tarafın korkusunu diğerinin paranoyası ilan ederek kurulamaz. Güvenlik düzeni modernize edilecekse, bu ancak Kıbrıslı Türklerin varoluşsal güvenlik endişelerini ortadan kaldırmayacak, Türkiye’nin meşru stratejik çıkarlarını yok saymayacak ve Rum toplumuna da geleceğe dair güven verecek dengeli bir çerçeveyle mümkün olabilir.
Çözümsüzlüğün bedelini en ağır Kıbrıslı Türkler ödüyor
Kıbrıs Türk toplumunun çözüm istemesi, çözümün ayrıntılarını sorgulaması ve Türkiye’nin garantörlüğünü savunması aynı anda mümkündür. Bunlar birbirini dışlayan düşünceler değildir. Tam tersine, sorumlu bir siyasi tutum tam da bu üç unsuru birlikte düşünebilmektir. Çünkü çözümsüzlüğün en ağır bedelini Kıbrıslı Türkler ödemektedir. Rum tarafı bugün Avrupa Birliği içinde uluslararası tanınırlığın, serbest dolaşımın, doğrudan ticaretin ve küresel ekonomik entegrasyonun imkânlarından yararlanmaktadır. Kıbrıs Türkleri ise hâlâ doğrudan uçuş, doğrudan ticaret, doğrudan temas ve uluslararası alana eşit erişim için mücadele etmektedir.
Daha acısı, Kuzey’de ekonomik büyümenin önemli bir bölümü üretimden çok emlak ve toprak satışına dayanan kırılgan bir yapıya sıkışmıştır. Bu düzen ne sürdürülebilir ne de Kıbrıs Türk halkının hak ettiği gelecek vizyonudur. Gençlerin dünyaya açılmak istediği, iş insanlarının belirsizlikten yorulduğu, üreticinin pazar aradığı, üniversitelerin ve turizmin uluslararası engellerle boğuştuğu bir ortamda “mevcut durum bize yeter” demek gerçekçi değildir. Ancak “her ne pahasına olursa olsun çözüm” demek de aynı ölçüde sorumsuzdur. Gerekli olan, onurlu, dengeli, siyasi eşitliğe dayalı ve güvenliği sağlam bir çözüm vizyonudur.
Kamplaşma süreci başlamadan zehirler
Bugün en tehlikeli olan, sızıntıların içeriğinden çok yarattığı dil bozulmasıdır. Daha ortada resmi belge yokken, toplumun bir kesimini “Rumsever”, diğer kesimini “çözüm düşmanı” diye damgalamak, Kıbrıs Türk demokrasisine zarar verir. Bir insan hem çözüm isteyebilir hem de Maraş, Güzelyurt, dönüşümlü başkanlık, mülkiyet, garanti veya NATO güvenlik şemsiyesi gibi başlıklarda soru sorabilir. Bir insan hem federasyonu savunabilir hem de geçmişte yapılan hataların tekrarlanmasından endişe edebilir. Bir insan hem Türkiye’nin garantörlüğünü vazgeçilmez görebilir hem de Kıbrıs Türklerinin dünyayla daha doğrudan buluşmasını isteyebilir.
Bunların hiçbiri çelişki değildir. Çelişki olan, daha süreç başlamadan herkesi hazır kalıplara hapsetmektir. Oysa çağdaş toplumlar zor meseleleri tartışırken birbirine tahammül eder. Hakaret etmez, yaftalamaz, düşman üretmez. Kıbrıs gibi yaralı bir adada siyasetçinin, gazetecinin, akademisyenin ve kanaat önderinin görevi yangına benzin dökmek değil, toplumun önüne soğukkanlı bir tartışma zemini koymaktır.
Korkuların esiri olarak geleceği kuramayız
Daha önce de defalarca yazdım. Kıbrıs’ta çözümün önündeki en büyük engel anayasal modeller, toprak haritaları ya da güvenlik formülleri değildir. Asıl engel korkudur. Bazen geçmişten beslenen gerçek korkular, bazen de yıllar içinde siyasetin ürettiği ve sürekli yeniden ürettiği korkular…
Korkular elbette küçümsenemez. Kıbrıslı Türklerin güvenlik endişeleri de, Rum toplumunun yakın tarihten kaynaklanan kaygıları da gerçektir. Ancak korkuların siyaseti yönetmeye başlaması, toplumların geleceğini rehin alması bambaşka bir meseledir. Sürekli “eldekini kaybetmeyelim” psikolojisiyle hareket eden, değişimin her türlüsünü tehdit olarak gören, hatta kimi zaman hukuken ve siyaseten tartışmalı kazanımların bile sorgulanmasından korkan bir anlayış, toplumları güvenliğe değil, durağanlığa mahkûm eder.
Geçenlerde Kutlay Erk’in kullandığı “statükocular” tanımı aklıma geldi. Belki de yıllardır şikâyet ettiğimiz esas sorun tam da budur. Statükonun kendisi değil, statükoyu normalleştiren zihniyet…
Çünkü bugün Kıbrıs Türk halkının en büyük sorunu yalnızca çözümsüzlük değildir. En büyük sorun, çözümsüzlüğün normal hayatın doğal parçası hâline gelmesidir. Belirsizliğin normalleşmesidir. Geçiciliğin kalıcılaşmasıdır.
Yıllardır gençlerimize geleceği belli olmayan, uluslararası hukuk bakımından sürekli tartışılan, ekonomik olarak dışa bağımlı, diplomatik olarak sınırlanmış bir hayatı adeta kader gibi sunuyoruz. Bir dönem sıkça kullanılan “arafta yaşamak” benzetmesi bundan daha iyi anlatılamazdı. Ne tam içeride ne tam dışarıda… Ne tam tanınmış ne tamamen kopmuş… Sürekli bekleyen, sürekli ertelenen bir gelecek…
Hiçbir toplum çocuklarına böyle bir belirsizliği miras bırakmamalıdır.
Bu nedenle bugün belki de yalnızca müzakere yöntemlerini değil, zihniyetimizi de değiştirmemiz gerekiyor. Statükoyu eleştirmek yetmez. Statükoyu vazgeçilmez gören, onu tek güvenli liman sanan psikolojiyi de sorgulamak gerekir. Çünkü bazen toplumları ileriye götüren en büyük reform, anayasal değişiklikler değil, korkularından kurtulabilmeleridir.
Kıbrıs Türk halkı ne korkularını inkâr etmeli ne de onların esiri olmalıdır. Güvenlikten vazgeçmeden dünyaya açılmak mümkündür. Türkiye’nin etkin rolünü savunurken uluslararası izolasyonun sona ermesini istemek mümkündür. Siyasi eşitliği vazgeçilmez görürken çözüm aramak mümkündür.
Gerçek cesaret de zaten budur.
Erhürman’ın zor denklemi
Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman kolay bir süreç yönetmiyor. Bir taraftan federasyon tartışmaları üzerinden eleştiriliyor, diğer taraftan kendi siyasi çevresinden daha cesur davranması yönünde baskı görüyor. Bir kesim onu “fazla ileri gitmekle”, başka bir kesim “yeterince ileri gitmemekle” suçluyor. Bu aslında Kıbrıs Türk siyasetinin klasik sıkışmasını gösteriyor. Lider masaya oturmadan eleştiriliyor, masaya oturursa daha sert eleştirilecek, masadan kalkarsa yine suçlanacak.
Bu nedenle liderlik bugün slogan üretmekten çok toplumun sinir uçlarını yönetmeyi gerektiriyor. Erhürman’ın yapması gereken, resmi belge ortaya çıkmadan hayali planları savunmak ya da reddetmek değil, Kıbrıs Türk tarafının vazgeçilmez ilkelerini berrak biçimde ortaya koymaktır. Siyasi eşitlik, etkili katılım, dönüşümlü başkanlık, güvenlik, Türkiye’nin rolü, doğrudan temaslar, doğrudan ticaret ve Kıbrıslı Türklerin uluslararası hayata katılımı, statükoya geri dönmeme bu çerçevenin omurgası olmalıdır. Bunlar sağlama alınmadan hiçbir süreç toplumda güven yaratamaz.
Masada henüz plan yoksa kavga da erken
Bugün yapılması gereken şey bellidir. Rum basınındaki her haberi kesinleşmiş plan gibi sunmamak, ama bu haberleri tamamen önemsiz de saymamaktır. Sızıntılar bazen nabız yoklamak için yapılır, bazen süreci torpillemek için, bazen de tarafları pozisyon almaya zorlamak için. Bu nedenle her iddiayı ciddiyetle okumak gerekir, fakat panikle değil. Kıbrıs Türk tarafı kendi ilkelerini, çıkarlarını ve kırmızı çizgilerini özgüvenle tartışabilmelidir. Ancak bunu yaparken birbirini tüketen bir iç savaşa da sürüklenmemelidir.
Kıbrıs meselesi sosyal medya etiketleriyle, hakaretlerle, sloganlarla ya da öfke nöbetleriyle çözülebilecek bir mesele değildir. Bugün itibarıyla ortada Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanmış, taraflarla paylaşılmış ve müzakereye açılmış resmi bir Holguín planı yoktur. Böyle bir çerçeve üzerinde çalışılıyor olabilir. Ancak görünen o ki henüz tamamlanmış, ayrıntıları netleşmiş, taraflar arasında olgunlaştırılmış, bırakın kamuoyunun önüne konulmasını, liderlerle ve garantör ülkeler Türkiye ile Yunanistan arasında bütünlüklü biçimde değerlendirilme aşamasına dahi gelmiş değildir. Süreç, New York’un koordinasyonunda; Ankara, Atina, Brüksel ve Lefkoşa arasında diplomatik temaslarla ilerlemektedir.
Tam da böyle bir dönemde Kıbrıs Türk toplumunun ihtiyaç duyduğu şey yeni kamplar oluşturmak değil, sağduyuyu korumaktır. Yel değirmenlerine karşı hayali savaşlar vermek, henüz varlığı bile kesinleşmemiş senaryolar üzerinden birbirimizi suçlamak, toplumun enerjisini tüketmekten başka bir işe yaramaz. Belki de bir kez olsun, yıllardır siyaseti esir alan “Bu kez neyi kaybedeceğiz?” korkusunu bir kenara bırakmak gerekir. Halkın yüzde 63’ten fazla oyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanına, henüz ortada tartışılacak resmi bir metin bile yokken, “İlkelerini koruduğun sürece arkandayız; sana güveniyoruz” diyebilmek gerçekten bu kadar mı zor? Üstelik bugün koparılan fırtınanın büyük ölçüde varsayımlar ve doğrulanmamış sızıntılar üzerinden yürüdüğünü en iyi bilenler bile bu tartışmanın ön saflarında yer alırken…
Kalıcı barış, korkuların inkâr edilmesiyle değil, onların akılcı biçimde yönetilmesiyle mümkündür. Bunun yolu da Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğini vazgeçilmez kabul eden, Türkiye’nin meşru güvenlik rolünü gözeten, Rum toplumunun tarihsel kaygılarını da anlayan ve bütün bunları adanın ortak geleceğiyle bağdaştırabilen olgun bir siyasal akıldan geçmektedir.
Plan ortaya çıkmadan kavgasını başlatmak kolaydır. Zor olan, plan geldiğinde toplumun karşısına ne istediğini bilen, neyi kabul etmeyeceğini açıkça söyleyen, ama geleceği de korkuya teslim etmeyen olgun bir siyasi iradeyle çıkabilmektir. Kıbrıs’ın bugün ihtiyacı olan tam da budur.




























































































































































































