Advertisement

Advertisement

Yusuf Kanlı yazdı: Statü duvarı aşılmadan Kıbrıs’ta ortak gelecek kurulabilir mi?

YAYIN TARİHİ:
Haberi dinle
Butona tıklayın: oynat / duraklat
Hazır
ads ads
28/07/2026

Yusuf Kanlı yazdı: Statü duvarı aşılmadan Kıbrıs’ta ortak gelecek kurulabilir mi?

Guterres’in Erhürman’ı makamında ziyaret etmesi, Rum siyasetinde bir kez daha “statü yükselmesi” tartışmalarını alevlendirdi. Oysa geçmişte BM genel sekreterlerinden ABD başkan yardımcılarına kadar birçok üst düzey isim Kıbrıs Türk liderlerini kuzeydeki makamlarında ziyaret etti. Ne KKTC tanındı ne de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası statüsü değişti. Asıl sorun, müzakere masasında siyasi eşitliği kabul edilen Kıbrıs Türk tarafının, görüşmeler sona erdiğinde yeniden bir azınlık topluluğu gibi görülmesidir.

 

Yusuf Kanlı

Aslında şimdi anlatacağım ayrıntıyı yazmamayı düşünüyordum. Bazı bilgiler vardır, gazeteci onları öğrendiği anda yayımlamaz; sürecin zarar görmemesi, diplomasinin biraz olsun hareket alanı bulabilmesi için bir süre cebinde tutar. Ancak gazetecinin görevi yalnızca günün haberini vermek değildir. Tarih yazmak belki tarihçilerin işidir ama ileride bugünü yazacaklara doğru ve eksiksiz notlar bırakmak da gazeteciliğin sorumlulukları arasındadır.

Bu nedenle aktaracağım hususun basit bir kulis hikâyesi olarak değil, Kıbrıs sorununda yarım yüzyılı aşkın süredir çözülemeyen temel açmazı anlamaya yardımcı olacak küçük fakat önemli bir diplomatik kayıt olarak görülmesini isterim. Çünkü Kıbrıs’ta sorun yalnızca anayasa maddelerinde, haritalarda, mülkiyet başlıklarında veya güvenlik düzenlemelerinde düğümlenmiyor. Sorunun merkezinde, masada eşit kabul edilen iki tarafın, masa geride kaldığında eşit görülmemesi yatıyor.

MASADA EŞİT, MASADAN SONRA EŞİTSİZ

Kıbrıs toplumlararası görüşmeleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Genel Sekretere verdiği İyi Niyet Misyonu çerçevesinde yürütülmektedir. İster resmi ister gayriresmi olsun, iki tarafın katıldığı bütün müzakere formatlarının temelinde siyasi eşitlik varsayımı vardır. Kıbrıs Rum lideri ile Kıbrıs Türk lideri veya onların yetkilendirdiği görüşmeciler masaya eşit taraflar olarak otururlar.

Aksi zaten düşünülemez. Bir taraf devlet, diğer taraf da o devletin otoritesine karşı çıkan bir azınlık topluluğu kabul edilseydi, BM Genel Sekreterinin İyi Niyet Misyonuna, iki liderli görüşmelere veya beş artı bir formatlarına gerek kalmazdı. O durumda söz konusu olan toplumlararası bir çözüm süreci değil, merkezi yönetimin kendi vatandaşlarıyla yapacağı idari veya siyasi bir görüşme olurdu.

Ne var ki Kıbrıs sorununun en büyük çelişkisi tam da burada başlamaktadır. Müzakere salonunun kapıları kapandığında iki lider eşit muhatap sayılmakta, kapılar açıldığında ise Rum lider yeniden “devlet başkanı”, Türk lider de merkezi hükümetle sorun yaşayan, bazı kolektif haklar talep eden bir topluluğun temsilcisi konumuna indirgenmektedir.

Bu ikili standart sürdüğü müddetçe gerçek bir ortaklık devleti kurulamaz. Çünkü ortaklık, üstün taraf ile tabi taraf arasında değil, birbirinin kurucu iradesini ve haklarını kabul eden eşit ortaklar arasında kurulabilir.

KIBRIS’IN ASIL SORUNU DENGE AÇIĞIDIR

Yıllardır vurgulamaya çalıştığım gibi, Kıbrıs’taki temel açmaz yalnızca bir anayasa açığı değildir. Her şeyden önce bir denge açığıdır. 1977 ve 1979 Doruk Anlaşmalarından iki kesimli, iki toplumlu federasyon parametrelerine, Annan Planı’ndan Crans-Montana’da tartışılan Guterres Çerçevesi’ne kadar bütün arayışların ortak amacı, iki halk arasında sürdürülebilir bir siyasi denge kurmaktı.

Ancak kâğıt üzerinde kabul edilen siyasi eşitlik, uluslararası davranış biçimine hiçbir zaman tam olarak yansımadı. Rum toplumu sayısal çoğunluğa sahip olabilir; fakat Kıbrıs Türk halkı, Rum çoğunluğun lütfuyla bazı azınlık hakları kullanacak bir topluluk değildir. Kıbrıs Türkleri, 1960 ortaklık devletinin iki kurucu unsurundan biridir ve kurulacak herhangi bir yeni ortaklığın da ikinci sınıf vatandaşı değil, siyasi bakımdan eşit ortağı olmak durumundadır.

Siyasi eşitlik elbette nüfusların veya parlamentodaki sandalye sayılarının mekanik biçimde yarı yarıya olması anlamına gelmez. Esas olan, bir tarafın diğer taraf adına karar verememesi, ortak devletin temel kararlarında iki halkın iradesinin bulunması ve bir toplumun diğerinin yönetimi altına girmemesidir.

Tufan Erhürman’ın müzakerelerin yeniden başlaması için siyasi eşitlik, etkili katılım, zaman sınırlaması, geçmiş yakınlaşmaların korunması ve yeni bir başarısızlık halinde eski statükoya dönülmemesi yönündeki ısrarı bu nedenle önemlidir. Erhürman federal çerçeveyi yeniden gündeme getirmektedir; ancak federasyonun Rum çoğunluğun üniter devletini biraz süsleyip Kıbrıs Türklerine sunmak anlamına gelemeyeceğini de açıkça hatırlatmaktadır.

YEŞİL HAT’TAN HAYVANAT BAHÇESİNE BAKAR GİBİ

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ziyaret eden diğer yabancı devlet ve hükümet temsilcilerinin zaman zaman Yeşil Hat üzerindeki varillerin arasından kuzeye baktırılmaları, ne yazık ki bu statü anlayışının görsel ifadesine dönüşmüştür. Kuzey Kıbrıs, uzaktan seyredilecek siyasi bir hayvanat bahçesi değildir. Kıbrıs Türkleri de ziyaretçilere dürbünle gösterilecek, sonra unutulacak egzotik bir topluluk değildir.

Belki ziyaretçilerin niyeti bu değildir. Ancak ortaya çıkan görüntünün verdiği mesaj açıktır: “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin mevcut yapısına tabi olmayı kabul etmediğiniz sürece uluslararası tecrit altında yaşamaya devam edeceksiniz.”

Diplomaside niyet kadar görüntü ve algı da önemlidir. Rum liderle sarayında görüşüp Kıbrıs Türk liderini uzaktan seyretmek veya yalnızca ara bölgede kabul etmek, iki tarafa aynı değerin verilmediği duygusunu güçlendirmektedir. Bu aşağılayıcı yaklaşım çözümü teşvik etmek bir yana, Kıbrıs Türk toplumunda “Rumların zihninde hiçbir zaman eşit ortak olarak kabul edilmeyeceğiz” düşüncesini beslemektedir.

Federasyona desteği azaltan ve iki devletli çözüm arayışını güçlendiren etkenlerden biri de budur. İnsanlara bir yandan ortaklık teklif edip diğer yandan onları görünmez kılmaya çalışırsanız, o ortaklığa güven duymalarını bekleyemezsiniz.

GUTERRES’İN KARARIYDI, ERHÜRMAN’IN DAVETİ DEĞİL

Şimdi çok az kişinin bildiği ayrıntıya gelelim. BM Genel Sekreteri António Guterres’in kuzeye geçerek Tufan Erhürman’ı makamında ziyaret etmesi, Kıbrıs Türk liderinin yaptığı özel bir davet üzerine planlanmadı. Bu kararı Genel Sekreter kendisi verdi ve programın taraflara iletilmesi görevini de Şahsi Temsilcisi María Ángela Holguín’e bıraktı.

Holguín iki lidere doğrudan ulaşamayınca görüşmecileri aramaya çalıştı. Rum görüşmeci Menelaos Menelaou’nun telefonuna ulaşamadı, Türk görüşmeci Mehmet Dana’yı aradı. Dana telefona cevap verdiğinde ilginç bir tesadüf yaşanıyordu: Dana ve eşi, Menelaou ve eşiyle sosyal bir buluşmada, birlikte yemekteydiler.

Holguín’in ricasıyla telefonun sesi dışarı verildi. Böylece hem Dana hem de Menelaou, Genel Sekreterin Ada’ya geleceğini ve hazırladığı programı aynı anda öğrendi. Program son derece açıktı. Guterres iki lideri kendi makamlarında ziyaret edecek, onları ortak bir yemekte ağırlayacak, ertesi gün üçlü toplantıyı gerçekleştirecek, ardından basın toplantısı düzenleyerek Ada’dan ayrılacaktı.

Dolayısıyla ortada Erhürman’ın hazırladığı bir davet manevrası veya Türk tarafının son anda programa eklettiği bir ziyaret yoktu. BM Genel Sekreteri, İyi Niyet Misyonu çerçevesinde görüştüğü iki lideri makamlarında ziyaret etmeye karar vermişti. Bunun “statü yükselmesi” olarak sunulmasının ne hukuki ne de diplomatik bir temeli vardı.

Eğer bir ziyaretle uluslararası statü kazanılabilseydi, Kıbrıs sorunu çoktan çözülmüş olurdu.

BU ZİYARETLER İLK DEĞİLDİ

Guterres’in Erhürman’ı makamında ziyaret etmesi, Kıbrıs tarihinde ilk kez yaşanan bir olay değildir. BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, 2010’daki Kıbrıs ziyareti sırasında dönemin Kıbrıs Türk lideri Mehmet Ali Talat’ı kuzeydeki Cumhurbaşkanlığı makamında ziyaret etmişti. O gün de Rum siyasi çevrelerinde “statü yükselmesi” iddiasıyla büyük tepki gösterilmiş, ziyaretin Kıbrıs Türk tarafına siyasi avantaj sağlayacağı ileri sürülmüştü.

Peki sonra ne oldu? KKTC Birleşmiş Milletlere üye mi oldu? Güvenlik Konseyi kararları değişti mi? Kuzey Kıbrıs uluslararası alanda tanındı mı? Elbette hayır. Ban Ki-moon’un ziyareti yalnızca o dönem yürütülen toplumlararası müzakerelerin iki eşit muhatabından biri olan Kıbrıs Türk lideriyle kendi çalışma mekânında görüşmesiydi.

Benzer bir örnek 2014 yılında yaşandı. Dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı Joe Biden, Ada ziyareti sırasında dönemin Kıbrıs Türk lideri Derviş Eroğlu ile kuzeyde görüştü. Biden’ın ziyareti de KKTC’nin tanınmasına yol açmadı, Amerika’nın Kıbrıs politikasında hukuki bir değişiklik yaratmadı ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası statüsüne zarar vermedi.

Kofi Annan döneminden bu yana BM özel temsilcileri, yabancı dışişleri bakanları, büyükelçiler, Avrupa kurumlarının yetkilileri ve çok sayıda kıdemli diplomat Kıbrıs Türk liderlerini Cumhurbaşkanlığı makamında ziyaret etti. Bu temasların hiçbiri kendiliğinden tanıma doğurmadı.

Diplomaside tanıma, bir yetkilinin kapıdan girmesiyle veya bir binada toplantı yapmasıyla oluşmaz. Devletlerin ve uluslararası örgütlerin açık hukuki ve siyasi kararlarıyla gerçekleşir. Rum tarafının bunu bilmediğini düşünmek mümkün değildir. O halde koparılan fırtınanın amacı statüyü korumaktan çok, Kıbrıs Türk tarafının uluslararası görünürlüğünü ve muhataplığını mümkün olan en alt düzeyde tutmaktır.

PROGRAM SIZDIRILDI, KRİZ ÜRETİLMEYE ÇALIŞILDI

Guterres’in programı öğrenildiğinde Rum tarafında adeta alarm zilleri çalmaya başladı. Program basına sızdırıldı, mesele diplomatik bir ziyaret olmaktan çıkarılıp iç siyasetin malzemesine dönüştürüldü. Özellikle Nikolas Papadopoulos ve çevresi, konuyu hükümet krizine kadar uzanabilecek bir siyasi baskı aracına çevirmeye çalıştı.

Ban Ki-moon’un 2010 ziyaretinde temas gerçekleştikten sonra koparılan fırtınanın, bu kez ziyaret yapılmadan önce koparılması ve mümkünse kuzeydeki görüşmenin engellenmesi amaçlanıyordu. Ben ve bir başka meslektaşım gelişmeyi zamanında yazınca kurulmaya çalışılan siyasi oyun önemli ölçüde bozuldu.

Daha sonra, Erhürman’ın daveti veya kişisel girişimi olmaksızın BM Genel Sekreterinin hazırladığı programdaki ziyaretin iptal edilmesinin ciddi sonuçları olacağı uygun kanallardan hatırlatıldı. Genel Sekreterin Rum iç siyasetindeki baskılar nedeniyle Türk liderle makamında görüşmekten vazgeçmesi, BM’nin taraflara eşit mesafede olduğu iddiasına ağır darbe vuracaktı.

Sonuçta mesele fazla büyütülmeden ortadan kaldırıldı ve ziyaret planlandığı şekilde gerçekleşti. Ancak geride kalan tartışma, Rum siyasetinin statü konusundaki derin saplantısını bir kez daha gözler önüne serdi.

STATÜ YÜKSELMESİ DEĞİL, USUL EŞİTLİĞİ

Guterres’in iki lideri makamlarında ziyaret etmesi hukuki tanıma değil, usul eşitliğidir. BM Genel Sekreteri bir tarafta devlet başkanıyla sarayında görüşüp diğer taraftaki lideri yalnızca ara bölgeye çağırarak kabul etseydi, müzakere ettiği iki tarafa eşit davranmış olmazdı.

Usul eşitliğini egemen eşitlikle veya uluslararası tanımayla karıştırmamak gerekir. Kıbrıs Türk tarafıyla eşit diplomatik muhataplık ilişkisi kurulması, KKTC’nin otomatik biçimde tanınması anlamına gelmez. Ancak Kıbrıs Türk halkının çözüm sürecinin eşit tarafı olduğunun kabul edildiğini gösterir.

Zaten BM sürecinin yaşayabilmesi için gereken asgari şart da budur. Müzakere masasında eşit taraf kabul edilen bir lidere makamında görüşme yapılmasının çok görülmesi, siyasi eşitlik ilkesinin içini boşaltmaktadır.

Rum tarafı gerçekten federal çözüm istiyorsa, Kıbrıs Türklerinin siyasi görünürlüğünü tehdit olarak görme alışkanlığından vazgeçmelidir. Federasyon, Kıbrıs Türk toplumunun mevcut Rum devletine eklemlenmesi değildir. İki kurucu halkın yeni ve ortak bir düzen kurmasıdır.

“DEVLET” VE “İSYANKÂR AZINLIK” ALGISI

Rumlar “devlet”, Türkler ise “isyankâr azınlık” olarak algılandığı sürece çözüm son derece zor olacaktır. Rum liderin uluslararası tanınmış devlet başkanı, Türk liderin ise hükümetiyle sorun yaşayan bir cemaat başkanı muamelesi gördüğü düzende gerçek siyasi eşitlik kurulamaz.

Bu bakış açısı yalnızca Rum tarafında da bulunmuyor. Uluslararası toplumun önemli bir bölümü, pratik kolaylıklar ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınmışlığı nedeniyle aynı davranış biçimini benimsemiştir. Rum tarafıyla devletlerarası ilişki yürütülürken, Türk tarafıyla temasların mümkün olduğunca görünmez ve düşük profilli tutulması tercih edilmektedir.

Oysa bu yöntem sorunu çözmek yerine kalıcılaştırmaktadır. Rum tarafına, hiçbir davranış değişikliğine ihtiyaç duymadan mevcut devletin tek sahibi olarak kalabileceği; Kıbrıs Türklerine ise eşitlikte ısrar ettikleri müddetçe tecrit altında tutulacakları mesajı verilmektedir.

Böyle bir teşvik sistemi uzlaşma üretmez. Rum tarafının paylaşmaya ihtiyacı olmadığı, Türk tarafının ise teslim olmaktan başka seçeneği bulunmadığı düşüncesini güçlendirir.

ADI NE OLURSA OLSUN, İKİ EŞİT HALK

Belki Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynakları bir gün işbirliğini dayatacaktır. Belki bölgedeki jeostratejik dönüşüm, Avrupa’nın güvenlik ihtiyaçları veya Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi yeni bir pencere açacaktır. Belki de bugün öngöremediğimiz başka bir gelişme, tarafları yıllardır kaçındıkları uzlaşmaya zorlayacaktır.

Ancak dış koşullar ne kadar değişirse değişsin temel gerçek aynı kalacaktır: Bu adada iki halk vardır ve bu halklardan biri diğerinin azınlığı değildir. Kıbrıs Türkleri ile Kıbrıs Rumları ortak bir gelecek kuracaklarsa bunu birinin diğerine tabi olmasıyla değil, karşılıklı kabul edilmiş eşitlik temelinde yapacaklardır.

Çözümün adı federasyon olabilir. Daha gevşek bir federasyon, konfederal nitelikler taşıyan bir ortaklık veya henüz üzerinde uzlaşılmamış başka bir model de olabilir. Ortak devletin yetkileri sınırlı, kurucu devletlerin yetkileri geniş tutulabilir. Önce işbirliği, ardından anayasal ortaklık hedeflenebilir.

Ancak isim ve şekil ne olursa olsun değişmeyecek şart siyasi eşitliktir. Etkili katılımın, dönüşümlü başkanlığın, en az bir Kıbrıs Türk olumlu oyununun ve iki tarafın iradesini koruyacak mekanizmaların bulunmadığı bir düzen, federasyon değil çoğunluk yönetimi olur.

GUTERRES’İN ÖNÜNDEKİ GERÇEK SINAV

Guterres Kıbrıs sorununu tek başına çözemez. Görev süresinin sonuna yaklaşırken yapabileceği en önemli katkı, tarafları temel soruya açık cevap vermeye zorlamaktır: İki halk gerçekten siyasi eşitlik temelinde ortak bir devlet kurmak istiyor mu, yoksa Ada’nın kalıcı bölünmesini kabullenmiş durumda mı?

Bugünkü koşullarda bazı olumlu unsurlar vardır. BM Genel Sekreteri sürece doğrudan ilgi göstermektedir. Rum lider müzakerelerin yeniden başlamasına hazır olduğunu söylemektedir. Türk lider federal çerçeveyi dışlamamakta, ancak yöntemin ve siyasi eşitliğin önceden güvence altına alınmasını istemektedir. Avrupa Birliği daha aktif rol ararken, Ankara da Kıbrıs Türklerinin özden gelen haklarının görmezden gelindiği bir sürecin sonuç vermeyeceğini vurgulamaktadır.

Fakat statü duvarı yerinde durduğu müddetçe bu unsurların hiçbiri yeterli olmayacaktır. Kıbrıs Türk liderinin makamında yapılan sıradan bir görüşme Rum tarafında hükümet krizine dönüşebiliyorsa, ortak devletin yönetiminde gerçek yetki paylaşımının nasıl kabul edileceği sorusu ortada durmaktadır.

Ban Ki-moon geldi, Mehmet Ali Talat’la makamında görüştü. Joe Biden geldi, Derviş Eroğlu ile görüştü. Şimdi António Guterres geldi ve Tufan Erhürman’ı makamında ziyaret etti. Ne KKTC bu görüşmeler sayesinde tanındı ne de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin statüsü ortadan kalktı.

Ancak her ziyaret bir başka gerçeği hatırlattı: Kıbrıs Türk halkını görünmez kılarak Kıbrıs sorununu çözmek mümkün değildir. Masada eşit, kapının dışında azınlık muamelesi gören bir halktan ortaklık devletine güvenmesi beklenemez.

Statü duvarı aşılmadan denge kurulamaz. Denge kurulmadan güven yaratılamaz. Güven olmadan da Kıbrıs’ta ortak bir gelecek inşa edilemez.

YAYIN TARİHİ:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad ad
TAGS:
MANŞETLER

HK KIBRIS

Advertisement
© 2024 Haber Kıbrıs Medya Danışmanlık ve Matbaacılık Ltd.