Mete Hatay: “Maraş’ı süresiz koz olarak tutmak çözümü değil, statükoyu korur”
06/10/2026
“toprak tavizi” olarak değerlendirilmesi ve eldeki pazarlık kozu olarak korunması gerektiği yönündeki yaklaşımına farklı bir boyut getirdi Mete Hatay, Maraş’ın Birleşmiş Milletler yönetiminde açılmasının hem insani hem de siyasi açıdan yeni bir hareket alanı yaratabileceğini savundu. Hatay, Maraş’ın yalnızca bir müzakere unsuru olarak görülmemesi gerektiğini belirterek, bölgenin binlerce Kıbrıslı Rum’un evlerine ve mülklerine kavuşmasıyla ilgili önemli bir mesele olduğunu vurguladı. İşte paylaşımı:
Sevgili Özdil Nami, Maraş’ı yine bir toprak tavizi olarak değerlendiriyor ve elimizdeki bu 'kozun' korunması gerektiğini söylüyor. Bu yaklaşımda bana tanıdık gelen bir müzakere alışkanlığı var: 'Koz' elimizde kalsın. Ne zaman, nasıl kullanılacağına sonra bakarız. O “sonra” da bir türlü gelmez.
Oysa ben Maraş’a baktığımda, binlerce Kıbrıslı Rum’un evlerine ve mülklerine kavuşma meselesini barındıran, yüzölçümü küçük ama siyasi ve insani ağırlığı büyük bir yer görüyorum. Maraş’ın BM yönetiminde açılması, Kıbrıslı Türklerin sırtındaki ağır bir yükü de hafifletebilir. Her yükü koz diye taşımak zorunda değiliz.
Nami’nin kaygısını anlıyorum: Maraş ayrı bir düzenlemeyle ele alınırsa, kapsamlı çözüm için eldeki pazarlık imkânlarından biri kaybedilebilir. Fakat bunun tersini de düşünmek gerekir. Maraş konusunda atılacak bir adım, kapsamlı çözümün önünü açabilecek güveni ve siyasi hareketliliği yaratamaz mı? Çözümü korumak adına ona ulaşmayı kolaylaştırabilecek adımları bloke ediyorsak, koruduğumuz şeyin giderek mevcut durum olma ihtimali vardır.
Hristodoulidis’in Maraş teklifini de bu tutumu hesaba katan bir blöf olarak değerlendiriyorum. Tabii, gelecek yılki seçimlerdeki Maraş göçmenlerinin oyları da mevzubahis. Eğer teklif, Türk tarafının nasıl olsa reddedeceği beklentisine dayanıyorsa, beklenen “hayır”ı vermek onun işini kolaylaştırır. Buna karşılık mülk iadesini ve uzlaşılmış bir yönetimi birlikte ele alan somut bir öneri, teklif sahibinin ciddiyetini de sınayabilir. Blöf dediğimiz bir hamlenin karşısında, her defasında bize biçilen rolü oynamak zorunda değiliz.
Burada mal iadesiyle toprak tavizini birbirine karıştırmamak gerekir. Fakat aralarındaki ilişkiyi de gözden kaçırmayalım. Mülkünü geri alan bir insan için, onu hangi yönetim altında kullanacağı önemlidir. Mülkün iadesi, yönetim meselesini kendiliğinden çözmez. Kıbrıs Türk tarafının siyasi kazanım elde edebileceği alan da buradadır: Mülklerin iadesiyle birlikte uzlaşılmış bir yönetimin kurulmasını, liman ve havaalanının uluslararası trafiğe açılmasını da içeren bir anlaşmaya bağlamayı teklif etmek.
Ancak “önce yönetimi konuşalım, mülk iadesine sonra bakarız” demek, Rum tarafına yeterli teşvik sunmayabilir. İadeyi yönetim meselesinden tamamen ayırıp gerçekleştirmek de Kıbrıs Türk tarafının sonraki pazarlık imkânını azaltabilir. Bu yüzden iade sürecini hızla başlatırken, insanların mülklerini kullanmasını sağlayacak yönetim düzenini de aynı anda masaya yatırmak gerekir.
Böyle bir girişim Rum liderliğini de somut bir sorumlulukla karşı karşıya bırakabilir. Mülk iadesini talep eden taraf, bunun işlemesini sağlayacak yönetim düzeni ve Kıbrıslı Türklerin kazanımları konusunda ne öneriyor? Maraş’ı istemekle Maraş konusunda karşılıklı yarar sağlayacak bir uzlaşmaya girmek arasındaki fark, ancak o zaman görünür olur.
Bunun karşılık bulacağı garanti değildir. Ama Maraş’ı süresiz biçimde şimdiki rezil durumuyla elde tutmanın bize ne kazandırdığı da ortada. “Kozumuz gider” demek kolay. Peki bu kozu tutarken hangi siyasi imkânları kaçırıyoruz, hangi yükü taşımaya devam ediyoruz? Müzakerecilik biraz da bunun hesabını yapmayı gerektirmez mi?






























































































































































































