Yusuf Kanlı yazdı: Her şey izafi, ateş ise gerçek
08/09/2026
Bir yanda Antalya’da yanan ormanlar, evler, hayvanlar ve insanların emekleri; diğer yanda Girne açıklarında denizin dibinde hâlâ aranan canlarımız. Bir başka köşede ise 595 bin avroluk yeni bir zırhlı makam otomobili tartışması. İnsan ister istemez soruyor: Neye üzülüyoruz, neye kızıyoruz, neyi gerçekten önemsiyoruz? Galiba hayatta her şey izafi. Ateş ve ölüm hariç.
“Mal canın yongasıdır” demiş eskiler.
Ne kadar doğru olduğunu insan bazen ancak bir başkasının evinin, bahçesinin, tarlasının, yıllarca emek verdiği birkaç dönümlük toprağının alevlerin arasında yok olduğunu gördüğünde anlıyor. Antalya’da günlerdir bir noktada söndürülen yangının başka bir noktada yeniden karşımıza çıkmasını izliyoruz. Serik’te ilk belirlemelere göre 160 hektarlık alan yangından etkilendi. Aksu’nun Karaöz Mahallesi’nde alevlerle mücadele için uçaklar, helikopterler, onlarca arazöz ve yüzlerce personel seferber edildi. Rüzgârın büyüttüğü yangının tarım arazilerine ve ahırlara ulaştığı, hayvanların kurtarılabilmesi için iplerinin kesilerek salıverildiği haberleri geldi.
160 hektar...
Rakam olarak yazınca ne kadar steril. Oysa her hektarın içinde ağaç var, kuş var, böcek var, yuva var, alın teri var. Belki dededen kalmış bir zeytin ağacı, belki yıllarca büyütülmüş bir bahçe, belki bir ailenin gelecek yıl için bağladığı bütün umudu var. Bir istatistiğin arkasında kaç hayatın yeniden kurulmak zorunda kalacağını hiçbir resmi bilanço tam olarak anlatamaz.
Biz ise eşimle yıllardan sonra ilk defa baş başa birkaç günlük tatile çıktık. Biraz deniz, biraz dinlenme, biraz müzik... Hayatın gürültüsünden birkaç günlüğüne uzaklaşabilmek. İnsanın kendisine ayırdığı küçücük bir parantez.
Müzik dinlerken birden kül sağanağına tutulduk.
Yanı başımızda yangın varmış.
Öyle öğrendik.
Bir anda tatilin, müziğin, denizin, güzel bir akşamın anlamı değişiveriyor. Çünkü dumanı görünce, havadaki o ağır kokuyu hissedince haber bültenlerinde birkaç saniye seyredip geçtiğiniz “orman yangını” artık uzaktaki bir haber olmaktan çıkıyor. Ülkenizin akciğerleri gözünüzün önünde yanıyor. Birileri evini düşünüyor, birileri hayvanını kurtarmaya çalışıyor, birileri alevlerin önünde hortum tutuyor.
İşte o zaman anlıyor insan: Her şey izafi.
Bir yerde tatil yapan insan için günün derdi kulağına aniden boşalan yağmur olabilir. Birkaç kilometre ötede bir başkası için aynı dakikanın meselesi evinin yanıp yanmayacağıdır. Birimizin küçük felaketi, diğerinin gerçek felaketinin yanında mahcup kalır.
Sonra aklım ister istemez Kıbrıs’a gidiyor.
Girne açıklarında Filo Jet faciasında artık teyit edilmiş 13 ölüm var. Denizin yüzlerce metre altında enkaz aranıyor, kayıplara ulaşılmaya çalışılıyor. Ümit çoktan tükendi, ancak 15 kayıbımıza 7/24 ulaşılmaya çalışılıyor. İnsanlar bir limandan ötekine gitmek için gemiye bindiler. Birileri ailesine kavuşacaktı, birileri tatilden dönüyordu, birileri belki ertesi sabah işe başlayacaktı. Şimdi bazı aileler mezar başında, bazıları ise hâlâ gelecek bir habere tutunuyor.
Mal canın yongasıdır ama canın kendisi başka bir şeydir.
Yanan ev yeniden yapılabilir. Bahçe belki yıllar sonra yeniden yeşerir. Para yeniden kazanılabilir. Hatta bir orman, insan ömrünü aşan bir zaman içinde olsa da, yeniden büyüyebilir. Ama denizin 500 küsur metre altında kalan bir anne, baba, eş, evlat geri getirilemez.
İnsanın öfkesi de tam burada büyüyor.
Çünkü doğal afet karşısında çaresizlik başka, önlenebilir felaket karşısındaki çaresizlik başkadır. Bir yıldırım düşer, rüzgâr yön değiştirir, yangın çıkar; bütün teknolojimize rağmen doğanın karşısında bazen yetersiz kalabiliriz. Ama denize açılan bir geminin güvenliği, denetimi, limandan çıkış izni, kurtarma kapasitesi ve devletin düzenleyici sorumluluğu doğa olayı değildir. Bunların her biri insan kararıdır. Her imzanın, her mührün, her “uygundur”un arkasında bir sorumluluk vardır.
Sonra bir başka haber düşüyor önümüze.
Rumların kontrolündeki Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulides için yeni bir zırhlı makam aracı alınması gündemde. Bedeli 595 bin avro. Üstelik mesele yalnızca otomobilin fiyatı değil. Hristodulides önce böyle bir alımdan haberi olmadığını söyledi. Fakat daha sonra ortaya çıktı ki ödenek talebinin dayandığı karar, 16 Temmuz’da bizzat kendisinin başkanlık ettiği Bakanlar Kurulu tarafından onaylanmış. Bugün de Meclis Maliye Komitesi gerekli ödeneğin serbest bırakılmasını kabul etti.
Elbette bir cumhurbaşkanının güvenliği önemlidir. Devlet başkanlarının zırhlı araç kullanması da dünyanın hiçbir yerinde olağanüstü bir durum değildir. Hristodulides'in canı da candır; makamının güvenliği devletin sorumluluğudur. Mesele bunu inkâr etmek değil.
Ama yine dönüp aynı yere geliyoruz: Her şey izafi.
595 bin avro bir devlet bütçesinde belki küçük bir kalemdir. Bir devlet başkanının güvenliği açısından belki savunulabilir bir harcamadır. Fakat evinin yanışını seyreden insanın dünyasında 595 bin avro nedir? Denizde kaybettiği çocuğunun bulunmasını bekleyen annenin dünyasında makam otomobilinin modeli, zırh seviyesi, teknik donanımı ne ifade eder?
Daha önemlisi, devlet dediğimiz yapı kimin güvenliği için vardır?
Sadece makamda oturanların mı?
Cumhurbaşkanının otomobilinin kaç milimetre zırhla korunacağı devlet meselesiyse, sıradan insanın bineceği geminin denize elverişli olup olmadığı da devlet meselesidir. Makam sahibinin aracında en gelişmiş güvenlik teknolojisinin bulunması gerekiyorsa, vatandaşın bineceği feribotta can yeleğinin, tahliye düzeninin, denetimin, arama-kurtarma kapasitesinin kusursuz olması gerekmez mi?
Devlet, yöneticisini korumak için 595 bin avroyu bulabiliyorsa vatandaşını korumak için de liyakati, denetimi, ekipmanı ve sorumluluk duygusunu bulmak zorundadır.
Asıl mesele Hristodulides'in otomobili bile değil aslında. Hristodulides bugün vardır, yarın yoktur. Bizim taraftaki bakanlar, başbakanlar, müdürler de gelir geçer. Makam araçları eskir, yenileri alınır. Devlet törenleri yapılır, kırmızı halılar serilir, protokol konvoyları geçer.
Geride insanların hayatları kalır.
Antalya'da bugün yanan ağacın yerine yenisini dikmek mümkün. Yanan evi yeniden yapmak da. Ama Girne açıklarında kaybettiğimiz insanların yerine yenilerini koyamayız. Bu nedenle “mal canın yongasıdır” sözünün hemen arkasına başka bir cümle eklemek gerekiyor belki:
Can da devletin namusudur.
Vatandaşını denizde, yangında, depremde, madende, işyerinde koruyamayan; felaket olduktan sonra komisyonlar kurup soruşturmalar açan ama felaketten önce denetlemeyi beceremeyen devletin önceliklerini yeniden düşünmesi gerekir.
Tatildeyiz.
Eşim yanımda. Müzik çalıyor. Birden kül yağmuru bastırıyor. Birkaç dakika önce güldüğümüz şeye söyleniyoruz. Sonra öğreniyoruz ki yanı başımızda orman yanıyor.
Telefonu açıyorum. Kıbrıs'tan haberler geliyor. Denizin dibinde hâlâ insanlar aranıyor. Bir başka haberde 595 bin avroluk zırhlı makam otomobili tartışılıyor.
İnsan kendi küçük dünyasına dönüp bakıyor.
Bir eşin yanında olması ne büyük servetmiş. Bir akşamı birlikte geçirebilmek, yağmura birlikte yakalanmak, hatta o yağmura birlikte söylenebilmek ne büyük lüksmüş. Eve sağ salim dönebilmek, bir gemiye binip karşı kıyıya ulaşabilmek, sabah kalkınca pencereden baktığınız ağacı yerinde görebilmek...
Meğer zenginlik bunlarmış.
Gerisi gerçekten izafi.
Heyhat ki heyhat...


























































































































































































