Advertisement

Advertisement

Yusuf Kanlı yazdı: Türkiye’yi Dışlayan Bir Akdeniz Düzeni Yaşayamaz

YAYIN TARİHİ:
Haberi dinle
Butona tıklayın: oynat / duraklat
Hazır
ads ads
03/10/2026

Yusuf Kanlı yazdı: Türkiye’yi Dışlayan Bir Akdeniz Düzeni Yaşayamaz

Türkiye ile dostluk ve işbirliği, komşularına güvenlikten ticarete, enerjiden yeniden inşaya kadar önemli fırsatlar sunuyor. Ancak Ankara’dan kendi çıkarlarından vazgeçmesi, Ege’de kıyılarına sıkıştırılması veya Doğu Akdeniz’de kendisine karşı oluşturulan kuşatmayı kabullenmesi beklenemez. Kalıcı istikrar, karşılıklı haklara dayanan bir bölgesel uzlaşmayla kurulabilir.

Yusuf Kanlı

Türkiye’nin bölgesel önemini kabul etmek, Ankara’nın bütün politikalarını onaylamak anlamına gelmez. Ancak Türkiye’nin ağırlığını görmezden gelerek uygulanabilir bir bölgesel düzen kurulabileceğini düşünmek de gerçekçilik değildir. Sanayisi, pazarı, ulaşım bağlantıları, askerî kapasitesi ve diplomatik erişimiyle Türkiye, çevresindeki ülkelerin güvenliği ve refahı üzerinde doğrudan etkili bir güçtür. Karşılıklı saygıya dayanan ortaklık, komşularına somut kazanımlar sağlayabilir.

Ege ve Doğu Akdeniz’de temel tercih budur: Türkiye’nin kapasitesini ortak yarara dönüştürmek mi, yoksa onu sınırlandırmaya çalışırken bölgeyi sürekli gerilim içinde tutmak mı? Ankara’dan komşularının haklarına saygı göstermesi beklenmelidir. Aynı komşular da Türkiye’nin meşru çıkarlarını ve güvenlik kaygılarını hesaba katmalıdır. Bir tarafın beklentilerinin karşılandığı, diğerinin çıkarlarının sürekli ertelendiği ilişki sürdürülemez.

Türkiye’nin dostluğu somut kazanım getirir

Türkiye ile iyi ilişkiler, diplomatik nezaketin ötesinde ekonomik ve stratejik değer taşır. Ticaret, turizm, enerji, limanlar, lojistik ve üretim ağları üzerinden kurulabilecek ortaklıklar, bölge ülkelerinin imkânlarını genişletebilir. Türkiye’nin Avrupa, Karadeniz, Kafkasya ve Orta Doğu arasındaki bağlantıları, komşularına daha geniş pazarlara erişim fırsatı sunar.

Kıbrıs’ta çözüm fikirleri tartışılırken yabancı diplomatların sıkça “Peki Rumlar bundan ne kazanacak? Yönetimi, adanın kaynaklarını ve egemenliği neden Kıbrıs Türk halkıyla paylaşsınlar?” naif sorusuyla karşılaşıyoruz. Ortaklığı bir tarafın diğerine vereceği lütuf gibi sunan bu yaklaşım, çözümün yaratabileceği büyük kazanımları görmezden geliyor. Kapsamlı bir çözümle Türkiye’nin limanlarının, havalimanlarının ve geniş pazarının bütün Kıbrıs’a açılması; ticaret, turizm, taşımacılık, yatırım ve enerji alanlarında ada ekonomisinin ufkunu değiştirebilir. Türkiye ile dostane, hatta karşılıklı güvene dayanan müttefik ilişkileri, Kıbrıs Rum halkına ve Kıbrıs Türk halkına olduğu kadar Yunanistan’a da mevcudun çok ilerisinde önemli ekonomik ve stratejik yararlar sağlayabilir. Çözümün hesabı, yalnızca mevcut yetkilerin nasıl paylaşılacağı üzerinden değil, birlikte yaratılabilecek refah ve güvenlik üzerinden de yapılmalıdır.

Bu potansiyeli değerlendirmek için bütün anlaşmazlıkların önceden çözülmesi gerekmez. Somut ortak kazanımlar, zor meselelerin konuşulmasını kolaylaştırabilir. Fakat Türkiye’nin işbirliğine açık olması, her düzenlemeyi kabul edeceği anlamına gelmez. Ankara’nın katkısını isteyenlerin, onun çıkarlarını aşılması gereken engeller olarak görmesi ortaklığın temelini zayıflatır. Türkiye de komşularının karar alma hakkını ve güvenlik ihtiyaçlarını gözetmelidir.

Ege’de denge tek taraflı değiştirilemez

Ege, yakın kıyıları ve çok sayıdaki adası nedeniyle kendine özgü bir coğrafyaya sahiptir. Karasularının genişliği burada sıradan bir teknik düzenleme değildir; egemenlik alanlarını, açık denizlerin kapsamını ve güvenlik dengesini etkiler. Türkiye’nin kaygıları bu somut sonuçlardan kaynaklanıyor.

Yunanistan’ın Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarması, Yunan karasularının kapladığı alanı yaklaşık yüzde 40’tan yüzde 70’in üzerine taşıyacaktır. Ankara açısından bu, mevcut dengenin köklü biçimde değişmesidir. Türkiye’nin böyle bir değişikliği yalnızca komşusunun iç meselesi olarak değerlendirmesi beklenemez. 

Karasularının genişlemesi bütün geçiş haklarını ortadan kaldırmaz. Ancak açık deniz alanlarının daralması ve Türkiye’nin kıyıları karşısındaki egemenlik düzeninin değişmesi önemsiz değildir. Türkiye Ege’den dışlanamaz; Yunanistan da güven içinde yaşamalıdır. Bu hedefler, hukuki görüş ayrılıklarını tek taraflı uygulamalarla sonuçlandırmak yerine, karşılıklı ihtiyaçları gözeten müzakereyle bağdaştırılabilir.

Casus belli tartışmasının arkasındaki sorun çözülmeli

TBMM’nin 8 Haziran 1995 tarihli kararı, Yunanistan’ın Ege’de karasularını altı deniz milinin ötesine genişletmesi ihtimaline karşı alınmıştır. Askerî tedbirleri de kapsayan yetkilendirmesi nedeniyle “casus belli”, yani savaş nedeni uyarısı olarak bilinir. Ankara bunu temel çıkarlarını koruyan bir uyarı, Atina ise egemenlik hakkına karşı savaş tehdidi olarak değerlendiriyor. 

Tartışmayı aşmak için yalnızca uyarının kaldırılmasını istemek yeterli değildir; uyarıya yol açan kaygılar da giderilmelidir. Ankara’nın da caydırıcılığı diplomasinin yerine koymaması gerekir. Amaç savaşı gündemde tutmak değil, tek taraflı adımlarla savaş riskini artıracak koşulların oluşmasını önlemektir.

Türkiye’nin mesajı açık olmalıdır: Müzakereye ve hakkaniyetli çözümlere hazırız; fakat diyalog sürerken temel dengelerin aleyhimize değiştirilmesini kabul etmeyiz. Müzakere iradesini zayıflık saymak tehlikeli bir hesap hatasıdır. Kararlılık savaş isteğiyle, uzlaşma arayışı teslimiyetle karıştırılmamalıdır.

Doğu Akdeniz’de coğrafya göz ardı edilemez

Türkiye, Doğu Akdeniz’in en uzun anakara kıyısına sahip ülkesidir. Bu gerçek ona denizin tamamı üzerinde hak vermez; ancak sınırlandırmada kıyılarının uzunluğu ve konumu göz ardı edilemez. Güney kıyılarının denize açılımını ağır biçimde daraltan tasarıların, bir haritaya çizildikleri için Ankara tarafından kabul edilmesi beklenemez. 

Adaların hakları vardır. Fakat deniz alanlarına hak kazanmak ile karşılıklı kıyılar arasında sınır çizilirken ne ölçüde etkili olmak aynı mesele değildir. Uluslararası yargı, coğrafi koşulları değerlendirerek hakkaniyetli sonuç arar. Her adanın otomatik olarak tam etki doğuracağı varsayımı bu değerlendirmeyi gereksiz kılmaz. 

Türkiye’nin hakları komşularının haklarını ortadan kaldırmaz; bunun tersi de geçerlidir. Enerji ve ulaşım projelerinde Ankara’nın dışlanmasını bölgesel işbirliği diye sunmak ikna edici değildir. Büyük bir kıyı devletini Akdeniz’in geleceğine ilişkin kararların dışında bırakmak istikrar üretmez.

İttifakların sonuçları hesaba katılmalı

İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum liderliğinin işbirliği geliştirme hakkı vardır. Aralık 2025 zirvesindeki güvenlik, savunma ve askerî ilişkileri güçlendirme taahhüdü, ortaklığın kapsamını gösteriyor. Ancak bu ilişkinin Türkiye açısından anlamı, açıklamalardan çok sahadaki sonuçlarıyla belirlenir. Ankara’yı dışlayan bir yapılanmanın barış projesi olarak görülmesi beklenemez. 

Ege adalarının silahlandırılması da bu değerlendirmeden ayrı tutulamaz. Ankara, ilgili adalar bakımından Lozan ve Paris antlaşmalarının askerî sınırlamalarının ihlal edildiğini savunuyor. Atina farklı hukuki yorumlar ve savunma gerekçeleri ileri sürüyor. Adaların tabi olduğu hükümler aynı değildir; fakat Türkiye’nin karşı kıyılarındaki askerî yığınağı güvenlik meselesi sayması anlaşılırdır. Antlaşmalara bağlılık isteyenler, askerî sınırlamaları da ciddiye almalıdır. 

İsrail’den yapılan silah alımları kaygıyı büyütüyor. Yunanistan’ın satın alınmasını onayladığı 36 PULS roket topçu sistemi, mühimmata göre 300 kilometreye ulaşabilen menzile sahip. Böyle bir vurucu kapasite yalnızca koruyucu savunma perdesi olarak değerlendirilemez. Risk, sistemin adıyla değil, menzili, konuşlandırıldığı yer ve kullanım planıyla ölçülür. 

Yunanistan’ın yaklaşık 3 milyar avroluk İsrail hava savunma anlaşması ve Kıbrıs Rum tarafının Barak MX edinmesi aynı tablonun parçalarıdır. Hava savunması tek başına saldırı niyetini kanıtlamaz. Ancak vurucu sistemler, ortak tatbikatlar ve Türkiye’yi tehdit sayan söylemle birleştiğinde Ankara’nın dikkate almak zorunda olduğu kapasite oluşturur. 

ABD ile genişletilen askerî tesislere erişim düzenlemeleri ve Fransa ile savunma ortaklığı da Atina’nın ve Kıbrıs Rum Yönetiminin dış destek ağını güçlendiriyor. Bunlar farklı nitelikte anlaşmalardır. Ancak destek, uzlaşmayı teşvik ederse istikrara katkı sağlar; Türkiye’ye karşı daha ileri adımlar atılabileceği düşüncesini beslerse gerilimi artırır. 

Türkiye’yi düşmanlaştıran, askerî hesaplaşma veya hızlı zafer hayallerini normalleştiren dil de müzakereyi aşındırır. Ölçülü söylem sorumluluğu iki yakaya aittir. Türkiye’yi çevreleyerek taviz alınacağını düşünenler, tersini üretme ihtimalini hesaplamalıdır. Ankara’nın baskıya karşı seçenek geliştirecek kapasitesi vardır; işbirliği arayışı geri çekilme taahhüdü değildir.

Kıbrıs Türk halkının hakları da bu denklemden çıkarılamaz. Kaynaklarda ve bölgesel projelerde etkili katılımını dışlayan düzenlemeler çözümü zorlaştırır. Dış ittifaklarla üstünlük aramak yerine, iki halkın yararlanacağı işbirliği kurulmalıdır.

Suriye’nin toparlanması ortak kazanımdır

Suriye’nin yeniden inşası ve egemenliğini ülkenin tamamında tesis etmesi hiçbir komşusu tarafından başlı başına tehdit görülmemelidir. İşleyen kurumlara sahip Suriye, silahlı grupların ve dış müdahalelerin parçaladığı Suriye’den daha güvenli bir komşudur. Türkiye’nin toparlanmaya katkısı otomatik olarak yayılmacılık sayılamaz.

Ankara’nın çıkarı, güneyinde sürekli kriz üreten boşluk yerine kendi topraklarını yönetebilen bir devletin oluşmasındadır. Ticaret, altyapı, istihdam ve güvenli, gönüllü sığınmacı dönüşleri iki ülkeye de yarar sağlar. Körfez sermayesi ile Türkiye’nin üretim ve lojistik kapasitesi birbirini tamamlayabilir. Kürtlerin haklarının, bütün toplulukların güvenliğinin korunması ve silahlı oluşumların uzlaşıyla ulusal kurumlara katılması, egemenliğin toplumsal temelini güçlendirir.

İsrail’in güvenlik kaygıları dikkate alınmalıdır; ancak bunlar Suriye’nin süresiz zayıf tutulmasını haklı göstermez. Türkiye’nin de katıldığı bölgesel açıklamalar, Suriye’ye yönelik saldırıların ve egemenlik ihlallerinin istikrarı zayıflattığını vurgulamıştır. 

Şam’ın zaafları, özellikle İsrail tarafından toprak kazanmak veya kalıcı nüfuz alanları oluşturmak için fırsat sayılmamalıdır. Komşunun güçsüzlüğünden yararlanmak kalıcı güvenlik sağlamaz. Türkiye ile ortaklık da bağımlılığa dönüşmemeli; Şam’ın karar yetkisini ve farklı ortaklarla ilişki kurmasını korumalıdır.

Tarihten husumet değil, ders çıkarılmalı

Yunan işgaline son veren Millî Mücadele’nin ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan bu yana Yunanistan’a savaş ilan etmemiştir. Osmanlı Devleti’nin 1897’de Yunanistan’a savaş ilan ettiği tarihsel bir gerçektir. Ancak Osmanlı dönemindeki çatışmalar ile Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika çizgisi birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

Megali İdea ve Anadolu işgali unutulmamalıdır; fakat geçmişin genişlemeci tasarıları bugünkü Yunan toplumunun tamamına yüklenmemelidir. Türkiye’nin haklarını savunmak için fetih hayallerine ihtiyacı yoktur. Aynı sorumluluk karşı kıyı için de geçerlidir umudundayım.

Ankara ile Atina başka bir yol açabilir

Anlaşmazlıklar ağırdır, ancak çözümsüz değildir. Liderlerin Şubat 2026’da yinelediği diyalog iradesi; oldubittilerden kaçınmaya, askerî iletişimi korumaya ve işbirliğini büyütmeye dönüşmelidir.  Ticaret, turizm, afetler ve göç konusunda ilerlemek, zor başlıkların müzakeresini kolaylaştırabilir.

Türkiye’nin dostluğu güçlü bir imkândır; dışlanmasının ve kıyılarına sıkıştırılmasının bedeli vardır. Ankara’nın işbirliği çağrısı ciddiye alınmalı, kararlılığı yanlış okunmamalıdır. Türkiye’den Ege’ye ve Akdeniz’e sırtını dönmesi beklenemez. Kalıcı huzur, Türkiye ile birlikte kurulabilir.

YAYIN TARİHİ:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad ad
TAGS:
MANŞETLER

HK KIBRIS

Advertisement
© 2024 Haber Kıbrıs Medya Danışmanlık ve Matbaacılık Ltd.