İstanbul şoförlerinden al haberi
01/12/2010
İsmail Bozkurt
Geçen haftanın beş gününü İstanbul’da geçirdim.
Gidiş amacım dolayısıyla çok hareketli ve yorucu beş gündü. Eşimle birlikte oradan oraya koşuşup durduk. Daha çok da taksiyi yeğledik. Bu bağlamda beş gün içinde tam 18 kez taksiye bindik.
Koşut olarak Türkiye’nin değişik coğrafyalarından gelmiş, değişik kimlik ve aidiyeti olan 18 değişik şoför muhatabımız oldu.
Benim alışkanlığımdır: Seyahatlerde, özellikle Türkiye’de, olabildiğince çok insanla konuşmayı, onlardan bilgi almayı çok severim. Şoförler, bu iş için biçilmiş kaftandır. Hele biraz da konuşkan olanlarına rastlarsanız!
Bu kez de öyle oldu. Başta şoförler olmak üzere çok sayıda insanla konuşma olanağı buldum.
TAKSİ PLAKASI = SERVET
Bir dönem, bizde de kısaca “T” izinleri olarak bilinen taksi işletme imtiyazları konusu, günlük siyasetin önemli gündem maddelerinden biriydi. Bunun nedeni, “T” izinlerinin hatırı sayılır rant sağlama kapasitesine sahip olmasıydı.
İşin doğrusu, bizde konunun şimdi hangi aşamada olduğunu bilmiyorum.
İstanbul’daki durum ilgimi çekti. Bu durumu dile getirip -eğer benzer durum söz konusuyla- konunun bizde de yeniden gündeme gelmesine katkım olsun istedim.
İstanbul’da bir taksi plakasının pazar değeri tam 600 000TL imiş. Bir servet yani! Ve bu plakalar, aralarında ünlü kişiler de oluğu belirli kişiler elindeymiş.
Belirli kişilerin elinde toplanan taksi plakalarının aylık kirası 3500TL! Yani taksicilik yapan kişi, hafta sonuyla bayramıyla istisnasız her gün 120+TL’ye yakın parayı peşinen taksi plakası kirası olarak ödemek zorunda! Haftada yalnız tek gün çalışmasa bu tutar daha da yükselir. Buna, arabanın yakıt, sigorta, vergi ve diğer giderleri için de başka bir 100TL eklersek etti günlük 220+TL!
Taksi olarak kullanılan aracın taksitle alınmış olması durumunda (ki genellikle öyledir) 120+TL’ye 200TL daha ekleyin! Demektir ki bir taksicinin günde 420+TL’nin üstünde tahsilatı olacak ki kendisine bir şey kalsın! Bunun anlamı, eline net 50TL geçmesi için günde 470+TL tahsil etmesi gerektiğidir.
470+ TL tahsil etmesi için10 TL’den (ki orta bir mesafeye bu para ile gitmek mümkündür) 47 sefer yapması; her seferi 20 dakikada yaptığını varsayarsak 15 saatten çok bir süre hiç durmadan gidip gelmesi gerekiyor.
Verdiğim rakamların sıkıcı, ama o denli de çarpıcı olduğu kesin!
Hani İstanbul şoförleri için çok şeyler anlatılır ya! Anlattığım koşullarda çalışan şoförlerin nasıl bir stres altında olduğunu tahmin etmek zor değil!
Böylesi, insafsız ve sömürüye dayalı bir rant düzeninin süregitmesini anlamak zor! Plaka sayısı sabit durdukça da bu düzen değişmez. Hatta daha beter olur, plakaların değeri yükseldikçe yükselir.
Elbette ki bizim buralarda bunu yazmamızın havaya kurşun sıkmak kadar bile anlamı/etkisi yoktur. Yine de bu yazmadan edemedik.
Her neyse! Esas söylemek istediğim bu değil!
TÜRKİYE’Yİ/TÜRKİYELİLERİ SEVMEYEN
“VUR PATLASIN” YAŞAMLI KIBRISLILAR SÖYLEMİ
Sanırım Türkiye’de, son yıllarda giderek yükselen bir eğri halinde her Kıbrıslı Türk’ün karşılaştığı bir durumdur: Yalnız şoförler değil, hemen hemen her konuştuğunuz kişi size “Kıbrıslıların Türkiye’yi/Türkiyelileri/Türk Ordusu’nu sevmediğini/istemediğini söyler ya da böyle midir diye sorar.
İlk kez bu gidişimde, Kıbrıs’ta uzun yıllar turizm sektöründe çalışan biri, “Kıbrıslıların İngiltere’yi/İngilizleri, Türkiye’den/Türkiyelilerden daha çok sevdiğini de söyleyiverdi. İngiltere’de çok sayıda Kıbrıslının yaşamasını bile buna kanıt olarak gösterdi.
İkinci en çok karşılaşılan bir soru da, Kıbrıs’a gelen ünlü sanatçılar ve görsel medyanın allayarak ballandırarak, süsleyerek püsleyerek gösterdiği, Kıbrıslılarla ilişiği olmayan, daha çok kumarcılara yönelik lüks otellerdeki “vur patlasın”lı “tatlı hayat”ttır.
Hayatında böyle bir yere hiç gidememiş olan, ünlü sanatçıları sadece tv ekranlarında görebilen sıradan TC Vatandaşları, haklı olarak imrenme, kıskanma, hatta kızgınlıkla dile getirirler bu konuyu!
KIBRISLILARIN YAKINMASI
Benzer yakınmaları Kıbrıslılar da yapar.
Türkiye’nin ya da Türk Hükümeti’nin, “atını nallayıp Kıbrıs Türklerinin peşine düştüğünü” düşünen ve buna inanan o kadar çok insan var ki! Özellikle son dönemde ekonomik önlem adı altında, emeklinin maaşını budamaya kadar varan kamu maliyesini düzeltmeye yönelik uygulamalardan sonra!
Ayrıca Kıbrıslılarda, giderek yükselen bir eğri halinde, Türkiye’de “Kıbrıslı oldukları için” “ kendilerine özellikle güçlük çıkarıldığına” ya da başka olumsuzluklarla karşılaştıklarını düşünen Kıbrıslıların sayısı artıkça artıyor .
Bu son gezimde tanık olduğum bir konuşma ilgimi çekti.
Hani gümrüklerde uzun zamandır, yalnız arada bir ya da o andaki görevlinin gözüne kestirdiği kişilerin bagajları kontrol edilir ya!
“Yalnız Kıbrıslıların bagajlarını açtırırlar” dedi kendi bagajı da açtırılan gençten biri! Ve gruptakiler bunu onaylarken yalnız bir bayan bu savın saçmalığını dile getirdi.
SON OLARAK
Gerçi kişilerle teke tek konuşup gerçekleri anlattığınızda “haa, demek ki böyle” demeyen pek yoktur.
Ama sorun artık toplumsal bir boyut kazandı ve özellikle biz Kıbrıs Türkleri için konu, temel bir sorun haline geldi.
Karşılıklı güvensizliğin/kuşkuların nedenini “2+2=4” gibi bir formülle açıklayamazsınız, ama yine de esas sorumluların, küresel liderlik gösteremeyen, sağgörüyü değil popülizmi rehber edinen ve devlet adamı olamayan siyasetçiler ile sorumsuz medya olduğu da kesin!
Hem bizde, hem Türkiye’de!
Ve maalesef sorun karşısında tek yapılan hayıflanma!
Oysa hayıflanma, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir yerde, hiçbir soruna çözüm getirmemiştir.
NOT:
Fikret Demirağ’ın ölümünü üzülerek öğrendim. Gerçekten Kıbrıs Türk Edebiyatı’nda kalıcı iz bırakan bir şairdir Fikret Demirağ! Önümüzdeki günlerde onun hakkında muhakkak yazacağım. Anısı önünde saygıyla eğilirken yaslı ailesine, edebiyat dünyasına baş sağlığı dilerim. Ruhu şad olsun. İ. B.
- Edebiyat kimi kurtarır?
- Kıbrıs’taki yuvamız
- Petrol ile doğal gazın dayanılır/dayanılmaz ağırlığı
- Uluslararası hukuk denen şey
- Üzüm diyarının kitabı ve düşündürdükleri
- “Osmanlı Reform Sürecinde Kıbrıs”
- İşin özü egemenlik
- Siyaset ve ekonomi
- “Keşke”li bir bayram yazısı
- “Sağduyuya çağrı” nitelikli bir değerlendirme
- TÜM YAZILARI için tıklayınız














































































































































