İşin özü egemenlik
06/09/2011
İsmail Bozkurt
Rum tarafı, her dönemde “yalnız ve yalnız Kıbrıs’ın tek egemeni olma”yı hedefledi.
Bu amaçla Vamık Volkan’ın deyişiyle, “‘Akritas Planı’ denen cinai bir tasarı hayata geçirildi. Plan, mümkün olan en kısa zamanda, ‘dışarıdan müdahalenin mümkün, muhtemel ya da yerinde görülmesine fırsat bırakmadan, bir iki gün içinde’ Kıbrıslı Türklerden gelecek her türlü direnişi bastırarak ortaklık hükümetini yıkmak” için 21 Aralık 1963’te yürürlüğe kondu.
Rum bu işi kısa zamanda silahla başaramadı ama Türk tarafı için “inanılmaz bir gaflet niteliğinde”ki 4 Mart 1964 BM Güvenlik Konseyi kararı ile, “Kıbrıs Hükümeti” sıfatını kazandı.
4 Mart 1964 kararı, aslında yalnızca Kıbrıs’taki “hükümet” sorununa “geçici” bir çözüm bulmuştu. Tarafların “meşru” haklarını devam ettiriyordu.
Ve o andan sonra yalnız “Kıbrıs Hükümeti” değil, “Kıbrıs’ın Devleti” olma stratejisi ile hareket etti. O yönde taktikler geliştirdi.
Başlangıçta planladığı gibi bu işi kısa zamanda silahla başaramadı ama “4 Mart 1964 Kararı”nı da arkasına alarak, 1964 -67 arasında da bu işi zorla, silahlı güç kullanarak bitirmeye çalıştı.
Bu stratejinin “kayaya toslaması” anlamındaki 15 Kasım 1967 Geçitkale – Boğaziçi Saldırısı öncesinde, Rum tarafı, BM ile yaptığı görüşmelerde, konunun “egemenlik sorunu” olduğunu ve bundan dolayı “güç kullanabileceğini” iddia ediyordu.
Artık bu iş silahla değil, politika ile, diplomasi ile yapılacaktı.
Bu yeni süreçte bir tek Avrupa Konseyi, bu fiili durumu başlangıçta kabul etmedi ama zaman içinde o da tutum değiştirdi.
Bana göre Türk diplomasisinin başka bir gafleti olan, “Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne girmesine karşılık Rum Yönetimi’nin AB üyeliğine göz yumulması,” sözünü ettiğim Rum – Yunan stratejisinin somut başarısıdır.
AB, bilerek kendi en temel değerlerini çiğneyerek buna alet oldu.
Tabii her zaman ve her ortamda olduğu gibi, esas “numarayı çeken” İngiltere idi. İngiltere, çıkarları gereği “bile bile lades”e göz yumdu.
Rum tarafı, AB üyeliği ile “Kıbrıs’ın Devleti” olma amacına ulaştı ama yine de “ne olur ne olmaz hesabıyla” “Kıbrıs’ın Devleti” statüsünü daha da ileri götürecek hedeflerden şaşmadı.
Cüce haliyle, koskocaman AB’nin Başkanlığı demek olan Dönem Başkanlığı’nı beklemeğe başladı. Bunu da becerdiği an, “Kıbrıs’ın Devleti” statüsü daha da perçinleşecek!
Öyle görülüyor ki “petrol ve doğal gaz” konusu da aynı stratejinin bir parçası!
Haydi bizi bir yana bırakın, Türkiye’yi “takmadan” ısrarla konunun üzerine giderek tırmandırması, Türk – İsrail gerginliğinden yararlanması, İsrail’in bu işe “dünden razı” razı olacağını kestirerek onu da bu işe bulaştırması, hepsi, ama hepsi, o bilinen stratejinin; tek başına “Kıbrıs’ın Devleti,” Kıbrıs’ın tek egemeni olma stratejisinin ürünü ve aşamalarıdır..
Yani Kıbrıs işinde, “her şey ve her şeyin başı ve özü egemenlik”tir.
Elbette ki petrol ve doğal az konusu, riskler ve hatta çatışma potansiyeli ile yüklüdür.
Oysa bu iş, Rolandis’in akılcı ve basiretli çağrıları doğrultusunda, başka bir mecrada olabilir; petrol ve doğal gazın iki toplumun refahı için kullanılacağı bir yöntem aranabilirdi.
Bu işin fiiliyata girdiği gün, çok başka bir gün olacak!
Dilerim biz, evimizdeki bu düzensizlikle o gün şaşıp kalmayız.
- Edebiyat kimi kurtarır?
- Kıbrıs’taki yuvamız
- Petrol ile doğal gazın dayanılır/dayanılmaz ağırlığı
- Uluslararası hukuk denen şey
- Üzüm diyarının kitabı ve düşündürdükleri
- “Osmanlı Reform Sürecinde Kıbrıs”
- Siyaset ve ekonomi
- “Keşke”li bir bayram yazısı
- “Sağduyuya çağrı” nitelikli bir değerlendirme
- Sular ısınırken
- TÜM YAZILARI için tıklayınız














































































































































