Toplum Ruhunu Kaybederse
12/01/2011
Sibel Siber
Her yeni yılda, uzun bir ömür dileriz sevdiklerimize… Doğru olan, uzun bir ömür dilemek mi, yoksa dolu dolu bir yaşam dilemek mi acaba?
Dolu dolu bir yaşam sürenler, yaşarken yaşadığını hissedebilenlerdir. Yaşarken gerçekten yaşamış olanlar da, geriye dönüp baktığında, birkaç kopuk sahneden öte, geçmişiyle ilgili uzun metrajlı bir filmi seyredebilenlerdir.
Geçmiş yıllarımızı, ya da çocukluğumuzu hatırlamaya çalıştığımızda çoğunlukla kopuk kopuk kareler canlanır gözümüzde, “Bir keresende eve geç kalmıştım …”, ile başlayan ve devam eden bir hikayedir bu, ya da “Öğretmenim beni yanına çağırmıştı…”, ile başlayan farklı bir hikayedir.
O günlerde, o yaşadıklarımız sıradandılar halbuki, ya da biz öyle sanıyorduk; ileride hatırlayacağımız, anlatacağımız aklımızdan bile geçmemişti. Farkında bile değildik, bu küçük yaşanılanların, hafızamızda kendilerine bir yer açıp, ömür boyu unutulmamak üzere bir köşede gizlenecekleri; üzerinden onca yıl geçmesine rağmen, zaman zaman gözümüzün önünde canlanacakları.
Bazı anları yaşarken ya çok üzülmüştük, ya çok korkmuştuk, ya utanmış, ya da çok sevinmiştik. Hatırladığımız anılar, işte içinde hep böyle duygu barındıran anılardır. Duygusuz günlük yaşananlar, yani hayatın rutinleri hemen silinir hafızamızdan, sanki hiç yaşamamış gibi oluruz onları ve o anlar anıya dönüşmez hiçbir zaman.
Sabah yataktan kalkıp, yeni ve sıradan bir güne, bir önceki günün tekrarına hazırlanmak, bu sırada yaşamı sorgulamamak, hissetmemek, ne için ne yaptığının farkında olmamak…İz bırakmayan bir yaşamdır bu.. Ne sevincin, ne heyecanın, ne umudun eşlik ettiği, akıp giden, durgun sıradan bir yaşam…
Yeni bir yıla girdiğimiz ve bir yaşı daha geride bıraktığımız bu günlerde, şöyle bir anı dağarcığımı yoklamaya çalıştım neler yaşamışım diye. En eski anımı anımsamaya çalıştım, en küçük yaşımın anısını, bir kare canlandı gözümde; sonra birkaç yıllık bir boşluk ve başka bir kare. Anılarımın arasında uzun boşluklar, yıllar var… Sanki o aralarda hiç yaşamamışım gibi… Yani yaşanan yılların uzunluğuyla eşit olmuyor, yaşamın hissedilmesi. Çok anı varsa, dolu dolu uzun bir yaşam yaşanıyor demektir aslında.
Bir anın bir daha gelmeyeceğini anlatmak için “Anı yaşa!” denir ya bazen, aslında anı yaşamak, an’ı, anıya dönüştürebilmektir. Eğer yoksa ne bir heyecan, ne bir tepki, ne bir coşku, yani hissedilmiyorsa yaşanan anlar, yaşamak olmaz bunun adı, çok çok canlı olmak olur.
Canlı olmakla yaşamak arasındaki farkı ayırt edebilmek gerek . Yaşarken, yaşadığını hissedebilmek, yani yaşamı sorgularken herşeyiyle yaşamın içinde olmak, yaşamın öznesi olmak, oyuncularından olmak, seyircisi olmamak…Kısacası var olduğunu hissedebilmek….
Eğer bunlar eksikse yaşamımızda, kendi yaşamlarımızın rolünü başkalarına kaptırmışız gibi bir hisse kapılırız ; herkes kendi yaşamının rolünü oynuyor oysa... Kendi yaşamamızın , kendi evimizin, kendi ülkemizin gerçek oyuncuları bizleriz. Yeter ki bu gerçeği farkedelim, içimizde hissedelim; heyecan duyalım, tepki koyalım, umut biriktirelim, mücadele edelim; ancak o zaman rollerimizi kimseye kaptırmayız, kendi geleceğimizi kendimiz şekillendirir, kendi anılarımızı kendimiz yazarız.
Yaşamdaki tepkiler, duygular azaldıkça, yaşanmamış, tüketilmiş, depressif hayatların oluşturduğu bir toplum oluşur. “Üzerine ölü toprağı serilmiş “bir toplum… Varım diyen ama varlık belirtisi göstermeyen, varlığı hissedilmeyen, ruhunu teslim etmiş bir toplum. Ve…Ruhunu kaybetmiş bir toplumun bireyi olmak, ruhunu kaybetmiş bir birey olmaktan çok daha fazla acı verir insana.
- Tarihi bir Kulüp İle Geçmişe Uzanmak 3
- Doğru Adımlar Bizi Ürkütmesin!…
- Bir Dava ve Yapılması Gerekenler
- Bakan Olmanın Dayanılmaz Cazibesi!...
- Değişen Dünya, Bakü ve Enerji
- Şu Pasaport Meselesi!...
- Biri Sizi Dinliyor (mu?)
- Kullanıcı mı? Mal Sahibi mi?
- Bir Süre Ara Veriyorum… Sevgiyle Kalın!...
- O’nu Yazmak Zor!
- TÜM YAZILARI için tıklayınız
















































































































































