Hesaplaşma
27/04/2011
Sibel Siber
Panik olmaması için hastalığının ciddiyetini gizleyerek ve ses tonumu da oldukça yumuşatarak, hastaneye yatması gerektiğini söyledim. “Olmaz doktor hanım, benim evde yapacak çok işim var…” diyerek reddetti bu önerimi.
Aslında, kalbiyle ilgili ciddi bir rahatsızlığı vardı ve bir an önce hastaneye yatıp tedavi olması gerekiyordu. Bu kez, hastalığının önemli olduğunu biraz daha detaylı anlatmaya çalıştım ve kendisini eve gönderemeyeceğimi söyledim; ama yine de ikna olmadı.
Önce teşekkür etti, sonra da yapması gereken işleri sıraladı ardı ardına; mandırada hayvanları vardı, eve gider gitmez onları yedirmesi gerekiyordu. Ertesi sabah, hayvanları sağacak, sütü teslim edecek, kendisinin yokluğunda bu işleri yapabilecek birisini bulacak, sonra da hastaneye gidip yatacaktı. Bu konuda bana söz veriyor, yalnızca işlerini yoluna koyması için, kendisine en az bir gün daha fırsat vermem konusunda ısrar ediyordu.
Benim tedirginliğimin aksine o, durumun tam olarak farkında olmamasının verdiği rahatlıkla, işlerini bitirmek için ısrarla izin istiyordu. Vereceğim iznin, yaşamını kaybetme riskini erteleyemeyeceğini, öyle bir güce sahip olmadığımın bildiğim için, şu sözleri söylemek istedim ona:
“Farkında değilsin belki ama şu anda ölümle yaşam arasındaki ince çizgidesin, eve gidersen seni bekleyen iki şey var… Eğer şanslıysan, bu ince çizgi kopmayacak ve sen işlerini bitirdikten sonra hastaneye gidip yatacaksın, tedavi olacaksın… Peki ama ya bu kadar şanslı değlilsen?… İşte, o zaman evine bile gitmeye fırsat bulamadan, bu çizgi kopacak; yaşam bitecek ve hem sevdiklerin hem de seni bekleyen tüm işler orada öylece sensiz kalacak!...”
Tam da bu ifadeleri kullanmadan yani olayı dramatize etmeden bir kez daha anlattım. Bu kez ikna olmuş ve hastalığının ciddiyetini anlayabilmişti.
Az önceki o eski ruh halinden eser yoktu. Yapması gereken işleri heyecanla, ardı ardına sıralayan, işlerini bitirmeden hastaneye yatmayı reddeden o kişi gitmiş, yerini başka birisi almıştı. Yüz ifadesi değişmiş, kaşları hafif çatılmış, yüzündeki neşe kaybolmuş, dalgınlaşmıştı; belki de ilk kez aklından ölümü geçirmişti… Bir an yüzüme baktı :
“Doktor hanım, ölüm bu güne kadar hiç aklıma gelmemişti… Bir gün herkes gibi ben de öleceğimi biliyordum tabii; ama o günü hep çok uzaklarda diye düşünmüştüm. Bugüne kadar çok çalıştım, kendimi çok hırpaladım. Şimdi bu yaşımda hala gelecek kaygısıylsa gece gündüz çalışıyorum. Halbuki, benim için gelecek belki de artık saatlerle sınırlı…” dedi.
Sözünü keserek karamsar olmaması gerektiğini, tedavi olup eski sağlığına kavuşacağını söylemeye çalıştım . O ise, artık beni dinlemiyordu:
“Kalp kırmadım, insanlara kötülük yapmadım, çocuklarımla, eşimle dostumla iyi geçinmeye çalıştım… Zaman zaman öfkelendğimde, ben de herkes gibi birilerine kırıcı sözler söyledim belki, ama kötülük yok içimde… Kimseye kötülük yapmadım, haram yemedim, rüşvet almadım, hırsızlık yapmadım… Başkasının hakkına göz koymadım… Kazanmak uğruna, başka birilerinin ekmeğiyle oynamadım…” dedi. Kendi kendine konuşur gibiydi… Gözlerini bir noktaya dikmiş, dalgın, düşünceli ve kısık bir sesle devam ediyordu geçmişiyle hesaplaşmaya…
***
İnsanoğlu kendi iç hesaplaşmasını, ölümle yaşam arasındaki ince çizgide olduğunu hissettiğinde mi yapıyor acaba genellikle?... Aslında ölümle yaşam arasındaki çizgi, her zaman ince… Ne yazık ki hiç beklemediğimiz bir anda kopabilecek kadar zayıf, dayanıksız bir çizgi bu… Hatta, bazen hesaplaşmaya bile fırsat bulamadan kendimizle ya da geçmişimizle!...
- Tarihi bir Kulüp İle Geçmişe Uzanmak 3
- Doğru Adımlar Bizi Ürkütmesin!…
- Bir Dava ve Yapılması Gerekenler
- Bakan Olmanın Dayanılmaz Cazibesi!...
- Değişen Dünya, Bakü ve Enerji
- Şu Pasaport Meselesi!...
- Biri Sizi Dinliyor (mu?)
- Kullanıcı mı? Mal Sahibi mi?
- Bir Süre Ara Veriyorum… Sevgiyle Kalın!...
- O’nu Yazmak Zor!
- TÜM YAZILARI için tıklayınız
















































































































































