Advertisement

Advertisement

Yusuf Kanlı yazdı: Kıbrıs’ta BM Masası, AB desteği ve eşitlik sınavı

YAYIN TARİHİ:
Haberi dinle
Butona tıklayın: oynat / duraklat
Hazır
ads ads
05/09/2026

Yusuf Kanlı yazdı: Kıbrıs’ta BM Masası, AB desteği ve eşitlik sınavı

BM temsilcisi María Ángela Holguín’in geciken ziyareti diplomatik takvimi sıkıştırabilir. Ancak yeni sürecin geleceğini belirleyecek olan takvim değil, tarafların geçiş kapıları, siyasi eşitlik, geçmiş yakınlaşmalar ve Kıbrıs Türklerinin dünyayla ilişkileri gibi temel anlaşmazlıklarda ilerleyip ilerleyemeyeceğidir. Avrupa Birliği bu çabaya önemli katkı sağlayabilir; fakat bunun için Kıbrıs Türklerini ancak çözümden sonra hak sahibi olabilecek bir toplum gibi gören yaklaşımın ötesine geçmesi gerekir.
Yusuf Kanlı
BM Genel Sekreteri António Guterres’in kişisel temsilcisi María Ángela Holguín’in ağır geçirdiği anlaşılan soğuk algınlığı nedeniyle Kıbrıs’a dönüşünü 10 Eylül sonrasına ertelemesi, Tufan Erhürman ile Nikos Hristodulides’in 9 Eylül’de yapacağı görüşmeye katılamayacağı anlamına geliyor. Buna rağmen iki liderin planlandığı gibi bir araya gelmesi önem taşıyor. Görüşmenin Holguín’in yokluğunda yapılması, yeni diyalog sürecinin BM temsilcisinin her toplantıda fiziksel olarak bulunmasına bağlı olmadığını da gösterecektir.
Ne var ki Kıbrıs sorununda toplantıların devam etmesi ile siyasi ilerleme sağlanması aynı anlama gelmiyor. Ada, geçmişte oldukça hareketli diplomatik takvimlerin hiçbir somut sonuç üretmediği birçok döneme tanıklık etti. Bu yeni girişimin değeri de görüşmelerin sıklığıyla değil, geçiş kapıları, güven artırıcı önlemler, geçmiş yakınlaşmalar, siyasi eşitlik ve etkin katılım gibi başlıklarda elde edilecek sonuçlarla ölçülecektir.
Avrupa Birliği Konseyi Başkanı António Costa’nın Kıbrıs ziyareti, bu diplomatik hareketliliğe daha belirgin bir Avrupa boyutu ekledi. Costa, müzakerelerin BM himayesinde yürütülmesi gerektiğini vurgularken AB’nin sürece kolaylaştırıcı ve sonuç alınmasına yardımcı olacak bir katkı sunmasını savundu. “Birleşik bir Avrupa’da Kıbrıs’ın birleşmesi temel bir meseledir” sözleriyle de Brüksel’in çözümü yalnızca adaya özgü bir uyuşmazlık değil, Avrupa bütünleşmesinin tamamlanmamış bir halkası olarak gördüğünü ortaya koydu.
Bu yaklaşımın güçlü bir hukuki ve siyasi dayanağı var. Kıbrıs’ın tamamı hukuken AB sınırları içinde bulunuyor, ancak Avrupa müktesebatının kuzeyde uygulanması askıda tutuluyor. Dolayısıyla olası bir çözümün AB hukukuyla uyumlu olması kaçınılmazdır. Mülkiyetten dolaşım ve yerleşim özgürlüğüne, ortak yönetimden ekonomik uyuma ve dış ilişkilere kadar pek çok başlığın Avrupa müktesebatıyla doğrudan bağlantısı olacaktır. AB’nin mali kaynakları da çözümün uygulanması, iki ekonomi arasındaki farkın azaltılması ve geçiş döneminin yönetilmesi bakımından önemli bir güvence sağlayabilir.
Fakat AB’nin Kıbrıs’taki rolü yalnızca hukuki ve mali kapasitesi üzerinden değerlendirilemez. Birliğin sorundaki yapısal konumunun da açıkça görülmesi gerekir. Kıbrıs Rum yönetimi bütün adayı temsilen AB üyesi kabul edilirken Kıbrıs Türkleri karar mekanizmalarının dışında bırakıldı. Bu nedenle Brüksel, iki tarafa eşit mesafede duran bağımsız bir üçüncü aktör değil, taraflardan birinin üyesi olduğu siyasi bir yapıdır.
Bu gerçek, AB’nin yapıcı katkısını imkânsız hale getirmez; ancak bu katkının sınırlarını ve koşullarını belirler. Avrupa Birliği, BM sürecinin yerini almaya, çözüm parametrelerini tek taraflı yorumlamaya veya Kıbrıs Rum tarafının tezlerini “Avrupa dayanışması” adı altında müzakere zemininin değişmez şartlarına dönüştürmeye kalkarsa çözümü kolaylaştırmaz, mevcut güvensizliği derinleştirir. Buna karşılık iki tarafın siyasi eşitliğini gözeten, BM parametrelerine bağlı kalan ve çözümün hukuki, ekonomik ve kurumsal altyapısını destekleyen bir AB katkısı gerçekten katalizör işlevi görebilir.
AB-Türkiye ilişkileri kaldıraç mı, ortak teşvik mi?
Bu noktada AB’nin 2004’ten kalan sorumluluğunu da hatırlamak gerekiyor. Annan Planı referandumundan önce, Kıbrıs Türklerinin plana “evet” demesi halinde üzerlerindeki izolasyonların hafifletileceği yönünde güçlü bir beklenti ve siyasi güvence oluşturulmuştu. Kıbrıs Türklerinin yüzde 65 oranında “evet”, Rumların ise yüzde 76 oranında “hayır” demesinin ardından AB Konseyi, 26 Nisan 2004’te Kıbrıs Türk toplumunun izolasyonuna son verme ve ekonomik gelişmesini destekleyerek adanın yeniden birleşmesini kolaylaştırma kararlılığını ilan etti.
Avrupa Komisyonu aynı yıl mali yardım ve doğrudan ticareti içeren bir paket hazırladı. Mali Yardım Tüzüğü ile Yeşil Hat Tüzüğü uygulamaya konulurken, kuzey ile AB ülkeleri arasında tercihli ve doğrudan ticaret yapılmasını öngören Doğrudan Ticaret Tüzüğü, Kıbrıs Rum tarafının siyasi ve hukuki itirazları nedeniyle sonuçlandırılamadı. Böylece Kıbrıs Türklerinin referandumdaki tutumuna karşılık geleceği düşünülen en önemli ekonomik açılım, yirmi yılı aşkın süre boyunca bekletildi.
Ankara son dönemde AB ile temaslarında bu yerine getirilmemiş taahhüdü yeniden gündeme getiriyor ve en azından doğrudan ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasını Birliğin çözüm sürecine sağlayabileceği somut bir katkı olarak gösteriyor. Buradaki yaklaşım, ticareti yalnızca ekonomik bir kolaylık olarak değil, Kıbrıs Türklerinin AB’ye duyduğu güveni onaracak ve çözüm öncesinde iki toplum arasındaki ekonomik uçurumu azaltacak bir güven artırıcı önlem olarak değerlendirmektir.
Erhürman da Avrupa Komisyonu Kıdemli Başkan Yardımcısı ve AB’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Raffaele Fitto ile 31 Temmuz’daki görüşmesinde bu noktanın altını çizdi. AB’nin bilinen nedenlerle müzakere masasında taraf olamayacağını belirten Erhürman, buna karşılık masa dışında olumlu bir rol üstlenebileceğini söyledi; Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün daha fazla geciktirilmeden uygulanmasını ve Kıbrıs Türkleriyle AB arasında güven artırıcı adımlar atılmasını istedi. Dolayısıyla Brüksel’in “katalizör” olma iddiasının inandırıcılığı, yalnızca Türkiye’den talepte bulunmasına değil, 2004’ten beri kendi gündeminde bekleyen bu dosyada ne yapacağına da bağlı olacaktır.
Costa ile Hristodulides arasındaki görüşmede Kıbrıs sorunu ile AB-Türkiye ilişkileri arasında bağ kurulması da önemlidir. Rum tarafı, Brüksel ile Ankara arasındaki olası ilerlemenin Türkiye’yi Kıbrıs’ta daha yapıcı davranmaya yöneltecek bir kaldıraç olarak kullanılmasını istiyor. Bu yeni bir yaklaşım değil. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize kolaylığı, Türkiye’nin Avrupa savunma programlarına katılımı ve Avrupa’nın gelecekteki siyasi mimarisindeki yeri uzun süredir Kıbrıs sorunuyla ilişkilendiriliyor.
Ancak “kaldıraç” yalnızca Türkiye’ye karşı kullanılacak tek yönlü bir baskı aracı olarak görülürse bundan sonuç alınamaz. Ankara’dan sürekli yeni adımlar beklenirken Kıbrıs Rum tarafının statükoyu herhangi bir siyasi bedel ödemeden sürdürebilmesi, dengeli bir teşvik sistemi oluşturmaz. Türkiye’ye yönelik her Avrupa açılımını Rum tarafının onayına bağlayan, buna karşılık Rum liderliğinin çözüm iradesini hiçbir ölçülebilir yükümlülüğe tabi tutmayan bir düzenleme kaçınılmaz olarak dengesiz olacaktır.
Daha gerçekçi bir yaklaşım karşılıklılık üzerine kurulmalıdır. Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde sağlanacak ilerleme, Kıbrıs sürecindeki somut adımlarla eşleştirilebilir. Ancak bunun karşılığında Kıbrıs Türklerinin ticaret, ulaşım, spor, eğitim, kültür ve uluslararası temas alanlarında karşılaştığı kısıtlamaların aşamalı biçimde hafifletilmesi de gündeme gelmelidir. Teşvik mekanizması yalnızca Ankara’ya sunulan veya geri çekilen bir ödülden ibaret kalmamalı; adadaki iki toplumu da iş birliğine ve çözüme yaklaştırmalıdır.
Kıbrıs Türklerinin dış dünyayla kurduğu her ilişkinin bir tanınma girişimi olarak değerlendirilmesi böyle bir anlayışla bağdaşmaz. Bir çocuğun uluslararası futbol kampına katılması devlet tanınması değildir. Bir üniversitenin akademik sıralamalarda yer alması egemenlik kararı oluşturmaz. Yabancı bir diplomatın Kıbrıs Türkü bir yetkiliyi dinlemesi de diplomatik tanıma anlamına gelmez.
Kıbrıs Türklerinden müzakere masasında siyasi eşit ortaklar gibi davranmaları beklenirken masa dışında görünmez kalmalarının istenmesi sürdürülebilir değildir. Rum tarafı çözümden önce gerçekleşecek bir normalleşmenin bölünmeyi kalıcılaştırmasından korkuyor. Kıbrıs Türk tarafı ise çözüm gerçekleşinceye kadar süresiz bir tecride mahkûm edilmekten endişe ediyor. Yeni sürecin aşması gereken en ciddi çelişkilerden biri tam da budur.
Geçiş kapıları karşılıklılık sınavı
Yeni geçiş kapıları meselesi bu nedenle basit bir trafik düzenlemesi olarak görülemez. Haspolat/Mia Milia, Akıncılar/Lurucina, Erenköy/Kokkina ve Athienu-Piroi güzergâhları etrafındaki tartışmalar, iki tarafın karşılıklılık anlayışını ve birlikte karar verebilme kapasitesini sınıyor. Aylar süren temaslara rağmen sınırlı ilerleme sağlanabilmesi, daha kapsamlı siyasi müzakereler bakımından da ciddi bir uyarıdır.
İki taraf insanların günlük yaşamını kolaylaştıracak yollar üzerinde bile anlaşamıyorsa çok daha karmaşık bir ortaklık devletini nasıl işletecekleri sorusu kaçınılmaz hale gelir. Geçiş kapıları, mayınların temizlenmesi, çevre felaketlerine ortak müdahale, yenilenebilir enerji projeleri ve sivil toplum mekanizmaları kapsamlı çözümün alternatifi değildir. Bunlar, birlikte yönetim kapasitesinin daha küçük ölçekte sınanabileceği uygulama alanlarıdır.
Kıbrıs Türk tarafı, kendi önceliklerinin belirsiz bir gelecekte ele alınacağı sözü karşılığında daraltılmış bir paketi kabul etmek istemiyor. Geçmiş deneyimler dikkate alındığında bu kaygıyı anlamak zor değil. Rum tarafı ise kendi öncelik verdiği güzergâhları öne çıkarırken bazı Kıbrıs Türk önerilerinin siyasi ve bölgesel sonuçlarından çekiniyor. İlerleme sağlanabilmesi için taraflardan birinin taleplerini “insani”, diğerinin taleplerini ise “siyasi” sayan anlayıştan vazgeçilmesi ve dengeli, eş zamanlı bir paket oluşturulması gerekiyor.
Holguín’in yakınlaşmalar envanteri
Holguín’in adaya dönüşü, özellikle geçmiş müzakere dönemlerinde sağlanan yakınlaşmaları tek bir çalışma içinde toplayacağı belirtilen belge nedeniyle önem taşıyor. Kanadalı siyaset bilimci ve BM danışmanı John McGarry’nin koordinasyonunda hazırlandığı bildirilen bu envanter yeni bir çözüm planı olmayacak. Çalışmanın hangi konularda anlaşmaya varıldığını, nerelerde kısmi ortak zemin bulunduğunu ve hangi başlıkların gerçekten açık kaldığını belirginleştirmesi bekleniyor.
Böyle bir belge, tarafların geçmiş müzakere sürecini yalnızca kendi tezlerini destekleyen bölümler üzerinden hatırlamasını zorlaştırabilir. Rum tarafı, birikmiş müzakere müktesebatı temelinde iki bölgeli, iki toplumlu federasyon görüşmelerine dönülmesini istiyor. Kıbrıs Türk tarafı ise geçmiş yakınlaşmaların korunmasını desteklemekle birlikte siyasi eşitlik ve etkin katılımın yeniden pazarlığa açılmasını kabul etmiyor. Erhürman ayrıca sonuç odaklı, takvime bağlı bir süreç ve yeni bir başarısızlığın ardından eski statükoya dönülmeyeceğine ilişkin güvence talep ediyor.
Bu farklılıklar diplomatik ifadelerle geçiştirilemez. “Müzakerelere hazırız” açıklamasının anlamlı olabilmesi için hangi zeminde, nasıl bir ortaklık anlayışıyla ve hangi sonucu hedefleyerek müzakere edileceğinin de ortaya konulması gerekir. McGarry çalışması tek başına bu görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmayacaktır; ancak tarafların hangi geçmiş yakınlaşmaları kabul ettiğini ve nerelerde ayrıştığını açıkça ortaya koymalarını sağlayabilir.
Kuzeydeki siyasi kriz
Süreç, kuzeyde Filo Jet faciasının ardından ortaya çıkan siyasi krizle de karşı karşıya. Başbakan Ünal Üstel’in Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı’yı görevden alması ve Yeniden Doğuş Partisi’nin koalisyondan çekilme kararı, hükümetin Meclis çoğunluğunu tartışmalı hale getirdi.
Bu krizin, geçen ekimde göreve gelen Erhürman’ın Kıbrıs Türk tarafının görüşmecisi olarak yürüttüğü görevi veya müzakere masasındaki meşruiyetini doğrudan etkilemesi beklenmemelidir. Cumhurbaşkanlığı yetkisi ve halktan aldığı siyasi görev, hükümetin parlamenter aritmetiğinden ve yürütmede ortaya çıkabilecek krizden ayrıdır.
Ancak seçime gidilen bir ortamda, halen Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu’nun sözcülüğünü yaptığı sertlik yanlısı çevrelerin baskısı siyasetteki gerilimi kaçınılmaz olarak artırabilir. Geçiş kapıları veya güven artırıcı önlemler konusunda atılacak adımların “taviz” olarak damgalanması, Erhürman’ın hareket alanını daraltabilir. Kuzeyde tırmanacak siyasi gerilim, adada zaten oldukça kırılgan olan görüşme iklimini de ciddi biçimde sıkıntıya sokabilir.
Seçim dönemleri Kıbrıs sorununun çözümü açısından çoğu zaman elverişli değildir. Siyasi aktörler ortak zemin aramak yerine kendi milliyetçi tabanlarına mesaj vermeye yönelebilir. Liderliğin gerçek sınavı da böyle dönemlerde ortaya çıkar: Tribünlere seslenmek kolaydır; toplumu zor ama gerekli uzlaşmalara hazırlamak ise siyasi sorumluluk gerektirir.
BM kanalının açık tutulması, liderlerin düzenli görüşmeleri, Holguín’in geçmiş yakınlaşmaları belirginleştirmeye yönelik çalışması ve AB’nin katkı iradesi önemli bir diplomatik zemin oluşturuyor. Ancak bu hareketliliğin anlam kazanması, geçiş kapıları, güven artırıcı önlemler, siyasi eşitlik ve müzakere yöntemi gibi başlıklarda karşılıklı ve ölçülebilir ilerleme sağlanmasına bağlıdır.
Avrupa Birliği bu ilerlemeye yardımcı olabilir. Bunun yolu ise yalnızca Türkiye üzerinde baskı kurmaktan veya Kıbrıs Rum tarafının mevcut konumunu ortak Avrupa politikasına dönüştürmekten geçmez. AB, Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitliğini, günlük yaşamını ve dış dünyayla meşru ilişki kurma ihtiyacını da çözüm denklemine katmak zorundadır.
Birleşik bir Avrupa’da birleşik bir Kıbrıs gerçekten temel bir mesele olarak görülüyorsa Avrupa’nın yaklaşımı da adanın iki toplumunu kapsamalıdır. Aksi halde Brüksel’in “katalizör” rolü çözümü hızlandırmak yerine, Kıbrıs sorunundaki eski dengesizliği yeni bir biçimde üretmekten öteye gidemez.

YAYIN TARİHİ:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad ad
TAGS: Yusuf Kanlı yazdı: Kıbrıs’ta BM Masası, AB desteği ve eşitlik sınavı
MANŞETLER

HK KIBRIS

Advertisement
© 2024 Haber Kıbrıs Medya Danışmanlık ve Matbaacılık Ltd.