Türkleri ve Türkiye’yi sevmek…
02/03/2011
Bülent Dizdarlı
Sevgili Dostum,
Sana bu mektubu yazmam artık zaruri oldu. Zira yazışmalarımızda kullandığın üslup artık beni çok rahatsız etmeye başladı. Oku ve beni bir daha değerlendir.
Daha önce yazdıklarımı , Kıbrıstürk halkının yaşam tarzının,kültürünün kendine münhasır olduğu konusundaki düşüncelerimi zaten bildiğini varsaydığımdan tekrarlamayacağım.
Bu ara bazılarınız tutturmuş gidiyor. Israrla “Kıbrıslılar Türkiye’yi istemiyor” diyorsunuz. “Türkleri sevmiyorsunuz zaten” diye de ekliyorsunuz.
Bunları okuyunca, duyunca şaşırıp duraksıyor insan. Bir Kıbrıslıtürk olarak önce çok güceniyorum size. Sonra “bunu düşünenin yada söyleyenin zeka seviyesinden şüphe etmeli, muhatap bile almamalı diyerek, kafamdan silmeye çalışıyorum. Öyle ya “ Türkiye’ye ve insanlarına katlanamamak ,kendine katlanamamakla eşdeğer” değimlidir bir Kıbrıslıtürk için. Ama gel de anlat bu zeka tutulması yaşayan gariplere.
İnsan insanların tümünü severken, kendi ırkını sevmez olması mümkün mü? Bu nasıl mantık diye yinede kara kara düşünmekten alamıyorum kendimi…Sonra biraz da kırılarak dalıyorum geçmişteki anılara.
Türkiye’yi ve Türkleri , çok sevdiğimin ispatı geçiyor tek tek hatıratımdan, sanki bu ispatı yapmak zorundaymışım hissine kapılıyorum. Okulda tarih dersi alırken ve heyecanlanırken Kurtuluş Savaşı destanını dinlerken , biraz hayıflanmıştım gerçi. Nasıl oldu da Misak_ı Milli dışında kaldık diye üzülmüştüm. Üzüntüm resmi tarihin dışına çıkıp ta, İngiliz’e nasıl kiralanıp yada satıldığımızı öğrendiğimde daha da artmıştı. Ama her şeye rağmen “üzülmek” farklı duyguydu , “sevmek” farklı. Ve üzüldüm diye de sevgim hiç azalmadı.
Türkiye’nin bir tv kanalında haberlere takılıyor gözüm. Sokakta kamera elinde dolaşıyor ve soruyor adam: “Türkiye Cumhuriyeti’nin milli marşının adı nedir ve kimin tarafından yazılmıştır” diye. Onlarca insandan bir kişi verebiliyor doğru yanıtı. İçimden bahse girmek geçiyor benim ,Türklüğümü sınamak isteyenlerle… Gelin ayni çekimleri benim ülkemde yapın , hem de 10 yaşındaki çocuklarla yapın isterseniz. Yüzde yüz doğru yanıt almazsanız kabulümdür bütün suçlamalarınız.
Bilir misiniz? Yıllarca kahrolurdum bir futbol hastası olarak Türk Milli takımının şerefli mağlubiyetlerinde !, Eurovision şarkı yarışmasında hep kızardım Türk düşmanı ! olan sanattan anlamayan dünya jürisine, Sonra gün geldi , konvoyda en önde arabanın klaksonunu yakarcasına dolaştım sokaklarda , Galatasaray UEFA kupasını kaldırırken . Sevtap Avrupa’ ya şarkısını dinletirken ben sevinçten ağlardım ekran başında, “işte buyuz biz” diye…
Kızmadım mı Türkiye’ye ? Çok kızdım. Kendi çocuklarının her gün saçma bir iç savaş yaşar gibi çatışmalarda ölmesine izin verilmesine çok yandım. Hâlâ daha da yanarım. Hâlâ yanarım insanının cahil bırakılmasına , sokaktaki insanın Kıbrıs’ın yeri sorulduğunda dahi doğru cevap verememesine.
Kızarım bir Menderes’in ,bir Deniz Gezmiş’in yargı komedisi ile asılmasına…
Kızarım . ama severim de. Nasıl sevmeyim ki? Benim köküm orada. Benim arkadaşlarım dostlarım var hala orada, hem de vazgeçilmez sevgi ve saygı bağlarıyla. Kızmam engel değil sevmeme. İyi düşün. Sen kızmıyormusun bunlara.? Kızarken sevmiyor musun?
Televizyonda izlerken haber bültenini, göçük altında kalan işçi ile canım yanar. Trafik kazasında hayatını kaybeden gencin ailesi ile çok uzaktan da olsa paylaşırım ortak acıyı. İnanın , dönen entrikaları duyduğumda en az İstanbul da ki , Ordu da ki, Mardin de ki insan kadar sinirim kalkar benimde. Yanarım en az Luksemburg kadar adam olamayan Türkiye için. Sonrada kendi kendime “yahu ne ülke imiş bu ülke, bin yıldır içerden bizimkiler dışarıdan düşmanlar didik didik etmişler bu zenginliği gene bitirememişler” diye söylenirim. Kızarım yine.
Kızarım ,katile,caniye. Kızarım dolandırıcısına haydut una, kızarım erkek çocuklarının bile ırzına geçecek kadar kafayı yemiş sapığına, hırsızına, hortumcusuna üç kağıtçısına… İstemem onları göreyim yaşadığım topraklarda. Kızmayan varsa aranızda , isteyen varsa aranızda yaşasın bu tipler, söyleyin sizde bana…
Hadi elinizi koyun vicdanınıza… Doğru söyleyin şimdi. Eğer bir yandan “ evet kızıyorum “diyorsanız bana, diğer yandan ise bunlara kızmak Türkleri sevmemek , Türkiye’den nefret etmek anlamına geliyor iddiasındaysanız hâlâ ve bu bir suçsa , demek ki artık bu suça ortaksınız.
İnsanın kendi toprağında kendini yönetmek istemesi ile ne alakası var Allah aşkına Türkleri yada Türkiye’yi sevmemekle ? Kim ister ki evini bir başkasının idare etmesini. Siz ister misiniz oturduğunuz şehrin yerli insanlarının sayısının, başka yerlerden gelen insanların sayısının altında kalmasını.? Bunu istemeyince Türk düşmanı olunuyorsa eğer, farkındaysan, yazımı okudukça , sen de oluyorsun…
Kaldı ki benim ülkemin insanı namuslu dürüst olana kucak açmaya , toprağını paylaşmaya hazırdır. Ama izin ver de Canisine hırsızına tecavüzcüsüne ,uyuşturucu kaçakçısına karşı tepki koysun. Aynen senin yaşadığın yerde koyduğun gibi…
Aslında ben değilim , siz değilsiniz Türkiye’yi sevmeyen. Esas sevgisiz olan , bu uğursuz berbat insanları toprağıma sevk edendir.Biliyor musun orada her “af” ilan ettiğinizde , uçaklar ek seferler yaptı bu ülkeye. Hapishane önünden taşındı senin suç makinelerin bu küçücük adaya. İşte bu nedenledir ki Türkiye ve Türkleri esas sevmeyen ,bunun olmasına senin orada göz yumanlardır. Arada emeğini ekmek yapıp çalışmaya gelenlerin de alınlarına kara çalınmasına sebep olandır. Adam ekmeğinin derdinde iken bir genellemenin içinde bırakılıp aşağılanmasını sağlayandır. Bunun yapandır esas Türklüğün düşmanı… Güzel insanlar birbirine kırdıran, kırdırmaya ısrar edendir. O da maalesef şu an senin yanındadır sevgili dostum.
Yoksa ben Türk’ü Türkiye’yi neden sevmeyeyim. En güzel dostlarım ordadır. Köküm ordadır…
Ben yine meydanda olacağım bu gün. Kızgın ve Sevdalı. Bayrak olmayabilir elimde , çünkü o olması gerektiği gibi hep gönlümde…
ANLAYAMADIKLARIM
Anlayamıyorum. Tütün ürünlerinin kapalı alanlarda içilmesini yasaklayan kuralı delmek için gösterilen çabayı… Restorantlar , kahveler sendelerini çadırlarla ,naylonlarla kapatıyorlar ve müşterilerinin bu kısımlarda sigara içmesini sağlıyorlar. Peki ama buna yetkililer nasıl izin veriyor ki? Yoksa kapalı alan deyince sadece duvarlarla kapalı alan mı akıllarına geliyor. Naylonla bezle kapatıldığında ,kapalı sayılmaz mı ? Bu nasıl düşüncedir ben anlamadım

ORDA BİR KADIN VAR UZAKTA, O KADIN BİZİ İYİ TANIMIŞ…
Nedense biz erkekler, konu kadın olunca “Muhteşem Yüzyıl” dizisindeki gibi harem entrikalarını okuyup izlemeyi daha çok tercih ederiz. Sonrada oradaki Hürrem’le tüm kadınları özdeşleştirir , “ onları anlamak çok zor” diye dövünürüz . Gerçekten de ne Hürrem’miş bu Hürrem? Bir başka kanalda şampiyonlar ligi maçı oynanırken , ilk kez bir dizi nedeni ile, Türkiye’de nerdeyse bu futbol maçı ,erkeklerce dahi izlenmemiş. Açıkçası Kuzey Kıbrıs’ta da bir ölçüm yapılmadı ama , durumun çok da farklı olduğunu düşünmüyorum.
Hal böyle iken elime bir kitap geçti . Kitap buram buram Kıbrıs kokuyor. İstanbullu ünlü bir yazar olan , Stella Aciman tarafından hazırlanan ve yazılan “Orda bir ada var uzakta” İsimli kitaptan bahsetmek istiyorum size.. Dikkat ederseniz hazırlanan ve yazılan dedim.Zira bahse konu kitap büyük ölçüde , ülkemizin aydın kadınlarından yirmi altı tanesi ile yapılan röportajları kapsıyor. Coğrafyanın ve toplumun , değişik zamanlarda ki sorunlarına ışık tutan , yaşadığı travmaları anlatan ve sayın Aciman tarafından yazıya dökülen röportajlar. Söyleşilerde, terk edilmişliğimizden baskı altına alınışımıza ,baskı altına alınışımızdan yaşanan göçlere , İngiliz yönetimi altındayken yada Rum dayatmalarına direnirken yaşadığımız kimliğimizi koruma kavgamızdaki inadımıza dair yorumları da bulacaksınız. En önemlisi sosyal yaşantımızdan, bildiğiniz ancak kabullenemediğiniz esintiler akacak gözünüzün önünden, sağlıktan eğitime, ekonomiden siyasete ,sosyal yaşamdan değişime… Tamamen bize ait. Okudukça kendi kendinize “ Benim ülkemin kadınları Hürrem ‘den ne kadar uzak” diyeceksiniz. Hissedeceksiniz entrikadan uzaklıklarını . Bazılarına sıkıca sarılacak , bazılarına ise belki kızacaksınız ama en sonunda gurur duyacaksınız bir kez daha . İnsanımızla kadınımızla…
İşin enteresanı belki de kitap bittiğinde o meşhur soru’ya cevap bulacaksınız. “Kadınlar ne ister ? ” diye bir daha sormayacaksınız kendi kendinize.
Son bölümde ise Stella’nın gözlemlerini okuyacaksınız. Bu kez bizi çok iyi gözleyen bir yabancı kadının , bize dair tespitlerini bir solukta okuyacak , bizim yaşam gaylesi içinde iken farkında olmadığımız , ülkemize münhasır özelliklerin kaybedilişine hayıflanmasına çok şaşıracaksınız . Şaşıracaksınız çünkü toplum olarak, gerek fiziki gerekse psikolojik değişimleri yaşarken,fark etmeden yitirdiğimiz bütün güzelliklerimizin yasını , bir Kıbrıs sevdalısı olarak tuttuğunu onu okurken derinden hissedeceksiniz. Olumsuz düşünceler ile tedirginlikler içinde adamıza gelen , ancak kısa zamanda bu topraklara ve insanına sevdalanan sıcak kalemin gözlemlerini ,mutlaka okuyunuz. Zor günler yaşadığımız , Türkiye ile ilişkilerimizde, kendinize güveniniz gelecek hiç de yalnız olmadığımızı fark edeceksiniz…

HAFTANIN FIKRASI:
Bush ve Obama bir barda oturuyormuş. . Yanlarına bir adam yaklaşmış.
“Beyler ne yapıyorsunuz?” diye sormuş.Bush.:
"Üçüncü Dünya Savaşını Planlıyoruz " demiş.»
Adam : « Gerçekten mi.? Peki savaş için planınız nedir ? » diye sormuş.
Bush yine cevap vermiş.
" Planımız bu savaşla birlikte 140 Milyon Müslüman ı ve Angelina Jolie’yi
öldürmek demiş. »
Adam şaşırarak :
« Angelina Jolie mi ? Neden Angelina Jolie’yi öldürmek istiyorsunuz?” deyince,
Bush Obama’ya dönerek :
“Sana 140 Milyon Müslüman, kimsenin umurunda olmaz demedim mi?“ demiş.
-
VE ŞİİR…
Bu hafta ki yerli şairimiz , aynı zamanda bir şehidimiz olan Süleyman Uluçamgil oluyor. Onu SAKLAMBAÇ adlı şiiri ile anıyorum…
Saklambaç
nerde yitirsem
hep sende buluyorum
başlangıçlarımı
sense
hiç bitmez gibi
bende oynuyorsun
tüm saklambaçlarını













































































































































