Holguín yeni Kıbrıs sürecinin koşullarını ortaya koyuyor
12/08/2026
Yusuf Kanlı
BM temsilcisinin Politis ve ANKA Review’a verdiği röportajlar, siyasi irade ve somut adımlar, geçmiş yakınlaşmaların korunması, hesap verebilirlik ve net bir nihai hedef üzerine kurulu, daha disiplinli bir sürece işaret ediyor.
Yusuf Kanlı
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in Kıbrıs Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín’in geçen hafta sonu verdiği iki kapsamlı röportajın birlikte okunması gerekiyor. Röportajlar, güncel haber değerlerinin ötesinde, Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs’ta barış arayışının bundan sonraki aşamasını nasıl şekillendirmeye çalıştığına ve yıllarca süren diplomasiye rağmen sonuç üretmeyen bir başka ucu açık müzakere sürecinden nasıl kaçınmayı amaçladığına ilişkin bugüne kadarki en açık kamuoyu çerçevesini sunuyor.
Röportajlardan biri Yusuf Kanlı tarafından ANKA Review için, diğeri Stefanos Evripidou tarafından Politis için yapıldı. Beklenebileceği gibi iki söyleşi temel başlıklarda dikkat çekici ölçüde tutarlı; ancak vurgu noktaları farklı. Holguín, Politis’te ağırlıklı olarak siyasi iradeye ve Kıbrıs Türk lideri Tufan Erhürman ile Kıbrıs Rum lideri Nikos Christodoulides’in önlerindeki dönemde üstlenmesi gereken sorumluluklara odaklanıyor. ANKA Review röportajında ise bir sonraki müzakere sürecinin mimarisine daha ayrıntılı biçimde giriyor; zaman sınırlaması, hesap verebilirlik, birikmiş yakınlaşmaların korunması, aşamalandırma ve yeni bir resmi müzakere başlamadan önce varılmak istenen nihai noktanın bilinmesi gerektiğini vurguluyor.
İki röportaj birlikte okunduğunda, Guterres etrafında şekillenmekte olan stratejinin iki aşamalı olduğu görülüyor. Öncelikle liderlerin, somut adımlar atarak yeni ve ciddi bir müzakere girişiminin siyasi olarak mümkün olduğunu göstermeleri gerekiyor. Eğer bunu yaparlarsa, Birleşmiş Milletler geçmişteki belirsiz ve süresiz süreçlerden farklı bir yapı kurmak istiyor: Daha önce elde edilenleri koruyan, müzakereler başlamadan önce oyunun kurallarını belirleyen ve sürecin kendisinin bir amaca dönüşmesine izin vermek yerine siyasi kararlar alınmasını zorunlu kılan bir yapı.
Bunun siyasi açıdan daha hassas bir boyutu da var. Holguín’in ortaya koyduğu yaklaşım iki tarafın kamuoyuna açıkladığı tutumlarla yan yana konulduğunda, şekillenmekte olan yöntemin bazı unsurlarının, Kıbrıs Rum liderliğinin kamuoyunda savunduğu yaklaşımdan çok Erhürman’ın dile getirdiği taleplere yaklaştığı görülüyor.
Bu, BM’nin Kıbrıs Türk tarafının müzakere pozisyonunu benimsediği ya da Holguín’in federal çözüm konusunda yerleşik BM çerçevesinden uzaklaştığı anlamına gelmiyor. Ancak yeni bir sürecin nasıl başlayacağı ve nasıl işleyeceği konusunda Holguín ile Erhürman arasındaki örtüşme giderek daha zor göz ardı edilir hale geliyor.
Bu durum, Erhürman ile Christodoulides arasında 26 Ağustos’ta yapılacak görüşmeye ilave önem kazandırıyor. Bu buluşma Kıbrıs sorununu çözmeyecek; tek bir görüşmeden çarpıcı bir dönüm noktası beklemek de gerçekçi olmayacaktır. Ancak Holguín’in artık açıkça ortaya koyduğu ölçütler ışığında görüşme, Guterres’in son dönemdeki girişimleriyle oluşan ivmenin gerçek müzakerelere mi yöneldiği, yoksa bir kez daha diplomatik süreci yaşatmakla sınırlı bir döngüye mi kaydığı konusunda ilk işaretlerden birini verecek.
İki röportaj, tek diplomatik mimari
İki söyleşi arasındaki temel fark bakış açısında yatıyor. Politis, esas olarak liderlerin şimdi ne yapması gerektiğini soruyor. ANKA Review ise gerekli siyasi koşullar yaratılırsa nasıl bir sürecin izlemesi gerektiği üzerinde duruyor.
Holguín, Politis röportajında sorumluluğu doğrudan siyasi eyleme yüklüyor. Liderlerin doğrudan ve düzenli biçimde görüşmesi, güven artırıcı önlemlerde ilerleme sağlaması ve ekiplerinin hem öz hem de yöntem üzerinde eşzamanlı çalışmasına izin vermesi gerektiğini söylüyor. Somut sonuç doğurmayan iyi niyet açıklamalarının fazla anlam taşımadığını vurguluyor.
ANKA Review söyleşisinde ise bu yaklaşımı bir adım ileri götürüyor. Holguín, başarının, hesap verebilirlik içeren ve nihai anlaşmaya ulaşma konusunda gerçek bir siyasi iradeye dayanan, zamanla sınırlandırılmış bir müzakere süreci kurulması anlamına geleceğini söylüyor. Net bir aşamalandırma, somut öneriler ve hesap verebilirlik içermeyen yeni bir sürecin geçmişteki başarısızlıkları tekrarlayabileceği uyarısında bulunuyor.
Ayrıca müzakerelere parametreleri, özü ve yöntemi kapsayan somut bir çerçeveyle ve nihai hedefin daha açık biçimde bilindiği bir anlayışla girilmesi gerektiğinden söz ediyor. Bu, müzakerelere yeniden başlanması çağrısının ötesinde bir yaklaşım. BM’nin, bir sonraki sürecin temel kurallarından bazılarının resmi pazarlık başlamadan önce belirlenmesini istediğine işaret ediyor.
İki röportaj birlikte ele alındığında ortaya çıkan sıralama açık: Önce siyasi kanıt, ardından yapılandırılmış müzakere. İlk görev, yeni bir genişletilmiş toplantıyı haklı çıkaracak ölçüde siyasi iradenin bulunup bulunmadığını görmek. Bu sınav geçilirse ikinci görev, yenilenen müzakerelerin bir başka süresiz diplomatik egzersize dönüşmesini engellemek olacak.
Holguín ile Erhürman nerede örtüşüyor?
Holguín’in kullandığı dil ile Erhürman’ın dört maddelik yaklaşımı arasındaki paralellik en belirgin biçimde yöntem konusunda ortaya çıkıyor.
Erhürman, yeni bir Kıbrıs müzakere sürecinin Crans-Montana’da çöken modeli tekrar etmemesi gerektiğini sürekli vurguluyor. Yaklaşımı dört genel talebe dayanıyor: siyasi eşitlik ve etkin katılımın kabulü, geçmiş yakınlaşmaların korunması, açık biçimde zamanla sınırlandırılmış bir süreç ve yeni bir başarısızlığın tarafları hiçbir değişiklik olmadan eski statükoya geri götürmemesi.
Holguín bu paketin tamamını benimsemiş değil. Erhürman’ın yeni bir çöküş sonrasında statükoya ne olacağına ilişkin formülünü kabul etmiş değil; siyasi eşitliği de Kıbrıs Türk liderinin istediği biçimde müzakere öncesi kesinleştirilmesi gereken bir koşul olarak tanımlamıyor. Ancak üç temel yöntem başlığında ciddi bir örtüşme bulunuyor.
Birincisi, Holguín açık biçimde zamanla sınırlandırılmış bir süreçten yana. İkincisi, birikmiş yakınlaşmaları bir kazanım ve yeniden sıfırdan müzakere edilmemesi gereken ortak bir zemin olarak görüyor. Üçüncüsü ise hesap verebilirlik üzerinde duruyor ve sürecin süresiz biçimde devam etmek yerine tanımlanmış bir sonuca ulaşacak şekilde tasarlanması gerektiğini savunuyor.
Bu temalar, Erhürman’ın Kıbrıs Türk tarafının sırf bir müzakere sürecini yaşatmak adına masaya oturmayacağı yönündeki sürekli uyarısının arkasındaki mantıkla büyük ölçüde örtüşüyor.
Bu durum, çözümün esasına ilişkin yeni bir BM pozisyonu ortaya çıktığı anlamına gelmiyor. Erhürman siyasi eşitliğe dayalı federal bir çözümü savunmayı sürdürüyor; Ankara ise kamuoyuna açık biçimde iki devletli çözüm tezini desteklemeye devam ediyor. BM, Güvenlik Konseyi’nin belirlediği çerçeveyle bağlı ve Holguín ayrı egemenliğin tanınmasını ya da yerleşik federal parametrelerin terk edilmesini önerdiğine ilişkin hiçbir işaret vermedi.
Dolayısıyla örtüşme esas olarak yöntemsel, esas bakımından değil. Ancak Kıbrıs’ta yöntem son derece önemlidir. 2017 sonrasındaki tartışmaların önemli bir bölümü yalnızca çözümün ne içermesi gerektiği üzerine değil, yeni bir müzakerenin geçmiş süreçlerin başarısızlıklarını tekrarlamayacağına güvenilip güvenilemeyeceği üzerine yürüdü. Holguín’in röportajları bu açıdan önemli bir evrime işaret ediyor. Çünkü daha önce tek taraflı Kıbrıs Türk önkoşulları olarak görülen bazı yöntemsel kaygılar, artık BM’nin kendi tarif ettiği mimarinin unsurları haline geliyor.
Kıbrıs Rum tarafına daha zor bir mesaj
Farklılık en açık biçimde güven artırıcı önlemler konusunda ortaya çıkıyor.
Guterres’in son Kıbrıs ziyaretinin ardından Christodoulides, güven artırıcı önlemlerde ilerlemenin yararlı olacağını, ancak yeni bir genişletilmiş 5+1 toplantısının yapılması için önkoşula dönüştürülmemesi gerektiğini kamuoyuna açıkladı. Kıbrıs Rum tarafının kaygısı, fazla sayıda ön hazırlık koşulunun esas müzakereleri geciktirmesi ya da hazırlık sürecinin kendi başına sonsuz bir müzakereye dönüşmesi.
Holguín ise artık belirgin biçimde farklı bir yaklaşım ortaya koyuyor. İki röportajda da güven artırıcı önlemlerde ilerlemeyi bir sonraki aşama için vazgeçilmez görüyor. ANKA Review söyleşisinde bunun gerekçesini açıklarken, güven artırıcı önlemlerin yalnızca sembolik jestler olmadığını; iki tarafın işbirliği yapıp yapamadığını, birlikte karar alıp alamadığını, kararları uygulayıp uygulayamadığını ve gelecekteki bir çözümün gerektireceği işbirliği alışkanlığını geliştirip geliştiremeyeceğini sınayan pratik araçlar olduğunu söylüyor.
Bu, bir şeyin “yararlı” olmasıyla “gerekli” olması arasındaki basit bir ifade farkından daha fazlasıdır. Bir sonraki diplomatik aşamanın nasıl sıralanacağı konusunda Kıbrıs Rum liderliğinin tercih ettiği yaklaşımla doğrudan ilgilidir.
Christodoulides genel olarak esas müzakerelere görece hızlı geçilmesini savunuyor ve güven artırıcı önlemlerin ya da uzun yöntem tartışmalarının yeni engellere dönüşmesinden kaygı duyuyor. Bunun mantığı anlaşılabilir. Hazırlık aşaması aşırı derecede ağırlaştırılırsa, esas müzakereler hiçbir zaman başlayamayabilir.
Holguín’in risk değerlendirmesi ise farklı görünüyor. BM açısından daha büyük tehlike, hazırlık aşamasının müzakereleri geciktirmesi değil, yeterince hazırlanmadan başlatılan müzakerelerin bir kez daha başarısızlıkla sonuçlanması.
Kıbrıs Rum tarafı resmi diplomasiye geçilip kalan sorunların müzakere masasında ele alınmasını tercih ederken, Holguín böylesi bir diplomasiye girmenin anlamlı olmasını sağlayacak siyasi zeminin önceden daha güçlü biçimde kanıtlanmasını istiyor.
Güven artırıcı önlemler artık bir eşik
Bu açıdan bakıldığında 26 Ağustos görüşmesi, muhtemel gündeminin ötesinde bir önem kazanıyor. Geçiş kapıları, teknik işbirliği ve diğer güven artırıcı önlemler kendi başlarına önem taşıyor. Ancak Holguín’in açıklamaları, BM’nin daha büyük bir soruya cevap aradığını gösteriyor: İki lider, anlaşma yapabilecek ve bu anlaşmaları uygulayabilecek siyasi kapasiteyi gösterebilecek mi?
Holguín’in güven artırıcı önlemleri yeni bir genişletilmiş toplantı için adeta “olmazsa olmaz” olarak tanımlaması, bunların diplomatik statüsünü fiilen değiştiriyor. Güven artırıcı önlemler artık yalnızca atmosferi iyileştirebilecek yararlı jestler değil. Tarafların, Guterres yeni bir üst düzey toplantı düzenleme riskini almadan önce aşması gereken eşiğin parçasına dönüşüyor.
Bu yaklaşım, Erhürman’ın bir sonraki 5+1 toplantısının iyi hazırlanması gerektiği yönündeki ısrarıyla, Kıbrıs Rum tarafının bu tür adımların önkoşula dönüşmemesi gerektiği görüşünden daha fazla örtüşüyor.
Bunun arkasındaki mantık açık. Kapsamlı bir çözüm; siyasi eşitlik, etkin katılım, yönetim, mülkiyet, toprak, güvenlik ve garantiler konusunda son derece zor uzlaşmalar gerektirecek. Her iki liderin de yalnızca uzlaşmaları müzakere etmesi değil, bunları kendi toplumlarına anlatması ve yönetimlerinin varılan mutabakatları uygulamasını sağlaması gerekecek.
Güven artırıcı önlemler, tam da bu siyasi yetenekleri daha küçük ölçekte test ediyor. Taraflar geçiş kapıları, gençlik işbirliği, mayınların temizlenmesi, vatandaşlık sorunları ya da yenilenebilir enerji gibi karşılıklı yarar sağlayan başlıklarda bile uzlaşamıyorsa, Genel Sekreter’in yeni bir büyük konferansın başka bir hayal kırıklığından daha fazlasını üretip üretmeyeceğini sorgulaması doğaldır.
Dolayısıyla 26 Ağustos’un gerçek önemi, açıklanacak önlemlerin sayısından çok, liderlerin ortak çıkar alanları belirleyip belirleyemeyeceğinde, bürokratik ve siyasi direnci aşıp aşamayacağında ve somut bir sonuç üretip üretemeyeceğinde yatıyor. İlerleme, sürecin bir üst aşamaya taşınması yönündeki gerekçeyi güçlendirecek. Dostane ama sonuçsuz bir görüşme ise yeniden müzakerenin temellerinin gerçekten var olup olmadığı konusundaki kuşkuları artıracak.
Yöntem artık ikincil değil
Benzer ama daha ince bir farklılık, müzakere yöntemi konusunda da görülüyor.
Kıbrıs Rum tarafı, müzakerelerin Crans-Montana’da kaldığı yerden ve siyasi eşitliği içeren iki bölgeli, iki toplumlu federasyon şeklindeki kabul edilmiş BM zemini içinde yeniden başlaması gerektiğini sürekli vurguluyor. Kıbrıs Rum tarafının kaygısı, Erhürman’ın dört maddesi üzerinde kapsamlı bir ön müzakerenin yeni önkoşullar yaratması ya da esas görüşmeler yeniden başlamadan önce mevcut kabul edilmiş zemini fiilen değiştirmesi.
Holguín’in röportajları, kabul edilmiş BM çözüm zeminini değiştirme yönündeki herhangi bir girişimi onaylamıyor. Alternatif bir çözüm çerçevesine işaret eden hiçbir unsur yok. Ancak yöntem meselesinin müzakereler başladıktan sonraya bırakılamayacağı görüşünü açık biçimde destekliyor.
Yöntem artık, Holguín’in yeni bir 5+1 öncesinde ilerleme sağlanmasını istediği üç alandan biri: güven artırıcı önlemler, esas ve yöntem. Bu durum, Kıbrıs Rum tarafının önceden fazla ağırlık vermek istemediği usule ilişkin sorulara önemli bir konum kazandırıyor.
Bu farkın uzlaştırılamaz olması şart değil. Christodoulides de müzakerelerin nereden başlayacağının bilinmesinin önemini kabul ediyor. Ancak siyasi açıdan sıralama önemli. Lefkoşa’nın Kıbrıs Rum tarafı, kabul edilmiş çözüm temelinin zaten açık olduğunu ve yeni giriş koşulları yaratılmadan esas müzakerelere dönülmesi gerektiğini savunuyor. Erhürman ise geçmiş başarısızlıkların, kuralların, zaman çerçevesinin ve siyasi eşitliğin önceden açıklığa kavuşturulmasını zorunlu kıldığını söylüyor.
Holguín bu iki yaklaşımın arasında bir yerde duruyor gibi görünüyor. Yerleşik esas çerçeveyi korurken, yeni sürecin yönteminin büyük konferansın ardından değil, öncesinde belirlenmesi gerektiğini kabul ediyor.
Yakınlaşmalar belgesi başlangıç noktasını değiştirebilir
Geçmiş yakınlaşmalar konusu, şekillenmekte olan bu orta zeminin belki de en açık örneğini oluşturuyor.
Erhürman geçmiş yakınlaşmaların korunmasını temel taleplerinden biri haline getirdi. Kıbrıs Rum tarafı da müzakerelerin kaldığı yerden devam etmesi gerektiğini söylüyor. Bu da mantıken daha önceki müzakere çalışmalarının tanınmasını gerektiriyor. Dolayısıyla ilke düzeyinde iki tarafın pozisyonlarının birbirinden çok uzak olmaması gerekir.
Ancak uygulamada neyin gerçek bir yakınlaşma oluşturduğu, hangi anlayışların Crans-Montana’nın çöküşünden sonra geçerliliğini koruduğu ve hangi unsurların yeniden açılabileceği konusunda sürekli tartışmalar yaşandı.
Holguín’in BM’nin geçmiş yakınlaşmaların yetkili bir kaydını hazırlamakta olduğunu doğrulaması, bu tartışma alanını önemli ölçüde daraltabilir. ANKA Review’a verdiği söyleşide bu yakınlaşmaları bir kazanım ve satır satır yeniden müzakere edilmemesi gereken ortak bir zemin olarak tanımlıyor.
Burada da yaklaşımı Erhürman’ın taleplerinden birine oldukça yakın. Kıbrıs Türk lideri bir sonraki müzakerenin sıfırdan başlamaması gerektiğini savunuyor; BM ise tam da bunu önleyecek kurumsal kaydı oluşturuyor.
Ancak Holguín önemli bir sınırlama getiriyor. Yakınlaşmalar, birbirinden bağımsız ve tek tek bağlayıcı anlaşmalardan oluşan bir paket değil. Yönetim, toprak, mülkiyet, güvenlik ve garantiler birbiriyle bağlantılı ve taraflardan herhangi biri bunları yalnızca işine gelen maddeleri seçebileceği bir menü gibi göremez.
Bu yaklaşım, yakınlaşmalar çalışmasının Kıbrıs Türk tarafının önceki müzakerelere ilişkin yorumunun otomatik olarak kabul edilmesine dönüşmesini engelliyor. Sürekliliği korurken, tarafların lehlerine olan unsurları dondurup bunları mümkün kılan karşılıklı tavizleri yeniden açmasına da izin vermiyor.
Bu, yeni sürecin en önemli yeniliklerinden biri olabilir. Her başarısızlıktan sonra taraflar yalnızca müzakerelerin nereye gitmesi gerektiğini değil, önceki müzakerelerin gerçekte nerede sona erdiğini tartışmak için de büyük siyasi enerji harcıyor. BM tarafından hazırlanacak bir belge, geçmişin geriye dönük olarak yeniden yorumlanabileceği alanı ciddi biçimde daraltabilir.
Bu bir Holguín çözüm planı değil
Bununla birlikte önemli bir ayrımın korunması gerekiyor. Holguín, Birleşmiş Milletler’in geçmiş yakınlaşmaların kaydını hazırladığını doğruluyor; ancak kendisinin yeni bir çözüm planı hazırlayıp taraflara sunduğu yönündeki haberleri reddediyor.
Bu ayrım önemlidir. Yakınlaşmalar belgesi geriye dönük bir çalışmadır. Önceki müzakerelerde nerelerde ortak zemin oluştuğunu kaydeder ve yeniden başlayacak görüşmelerin başlangıç tabanını belirleyebilir. Bir çözüm planı ise ileriye dönük olur; kalan farklılıkları gidermek için yeni esas düzenlemeler önerir.
İkisini birbirine karıştırmak, BM’nin özellikle kaçınmaya çalıştığı türden siyasi tartışmaları tetikleyebilir.
Bununla birlikte yakınlaşmalar çalışması, yeni bir öneri kadar siyasi sonuç doğurabilir. Taraflar önceki görüşmelerin ulaştığı noktaya ilişkin yetkili ve ortak bir kayıt üzerinde mutabık kalırsa, gelecekteki müzakere alanının önemli bölümü daha baştan haritalanmış olacaktır. Böylece tartışma eski anlayışları yeniden kurmak yerine gerçekten çözülmemiş anlaşmazlıklara odaklanabilir.
Müzakere olsun diye müzakere dönemi bitmeli
ANKA Review röportajı tam da bu noktada özellikle önem kazanıyor. Çünkü Holguín Kıbrıs diplomasisinin en temel yapısal zaaflarından biriyle doğrudan yüzleşiyor: müzakerelerin çözümün yerine geçmesi.
Bir süreç iyimserlikle başlıyor. Görüşmeler rutinleşiyor, çalışma grupları çoğalıyor, zaman zaman yakınlaşmalar açıklanıyor ve diplomatik ilgi giderek anlaşmaya yaklaşılıp yaklaşılmadığından çok sürecin yaşatılıp yaşatılamayacağına kayıyor. Aylar yıllara dönüşüyor, liderler değişiyor, siyasi koşullar bozuluyor ve sonunda görüşmeler çöküyor. Birkaç yıl sonra diplomasi yeni bir başlangıç yolu aramaya başlıyor.
Erhürman bu modele dönüşü açık biçimde reddediyor. Holguín’in açıklamaları, BM’nin de bu kaygının meşruiyetini giderek daha fazla kabul ettiğini gösteriyor.
Zamanla sınırlandırılmış bir müzakere, mutlaka yapay bir son tarih konulması ve o tarihte herkesin masadan kalkması anlamına gelmez. Ancak müzakerelerin karar alınmadan süresiz biçimde devam edemeyeceği konusunda ortak bir anlayış gerektirir.
Aşamalandırma önemlidir; çünkü tarafların neyin, hangi sırayla ve hangi yöntemle ele alınacağını bilmesi gerekir. Hesap verebilirlik önemlidir; çünkü sürekli engelleme ya da daha önce sonuçlandırılmış konuların yeniden açılması siyasi sonuç doğurmadan devam edemez. En önemlisi, tanımlanabilir bir nihai hedef gereklidir; çünkü taraflar müzakerenin ne üretmek üzere yapıldığını bilmelidir.
Aksi halde süreç kaçınılmaz biçimde kendi varlığını meşrulaştıran bir amaca dönüşme riski taşır.
Hesap verebilirlik teşvikleri değiştirebilir
Holguín’in hesap verebilirliğe tekrar tekrar vurgu yapması, zaman sınırlaması kadar önemli sonuçlar doğurabilir.
Kıbrıs müzakereleri geleneksel olarak yüksek düzeyde gizlilik ve yapıcı belirsizliğe dayandı. Bunun yararı vardır. Liderlere, siyasi açıdan hassas seçenekleri kendi toplumlarının önünde hemen savunmak zorunda kalmadan inceleme alanı sağlar.
Ancak aşırı belirsizlik başka bir sorun yarattı. Müzakereler başarısız olduğunda taraflar toplumlarına tamamen farklı anlatılarla dönebiliyor. Her biri diğerini suçlayabiliyor, önerileri yeniden yorumlayabiliyor ve zaman zaman karşı tarafın var olduğunu söylediği anlayışların hiç oluşmadığını ileri sürebiliyor.
Daha hesap verebilir bir süreç bunu zorlaştıracaktır.
Holguín resmi bir sorumluluk atfetme mekanizması önermedi. Genel Sekreter’in rutin biçimde kamuoyuna dönük suçlama yapacağına ilişkin de bir işaret yok. Ancak kullandığı dil, gelecekteki müzakerelerin nerelerde ilerleme sağlandığını, nerelerde tıkandığını ve anlaşmayı neyin engellediğini gösterecek ölçüde yapılandırılması gerektiğine işaret ediyor.
Bu yaklaşım, yakınlaşmalar kaydı, zaman sınırı ve üzerinde mutabık kalınmış aşamalandırmayla birleştiğinde müzakerelerin teşvik sistemini değiştirebilir. Liderlerin diplomasi için gerekli hareket alanı korunur, ancak uzlaşmalardan geri dönmenin ya da sürekli olarak sonuçlandırılmış meseleleri yeniden açmanın siyasi ve diplomatik maliyeti artar.
Başarısızlığın, ona yol açan davranışları değiştirmeden defalarca absorbe edildiği bir uyuşmazlık açısından bu önemli bir yöntem değişikliği olacaktır.
Siyasi eşitlik hâlâ çözülmemiş sınır
Holguín’in daha ihtiyatlı kaldığı en önemli Kıbrıs Türk talebi siyasi eşitliktir.
Erhürman siyasi eşitliğin yeniden pazarlık konusu yapılmaması gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşım, federal karar alma mekanizmalarında Kıbrıs Türk tarafının etkin katılımını içeriyor ve Erhürman’a göre Güvenlik Konseyi kararları ile geçmiş yakınlaşmalara dayanıyor.
Holguín bu talebi açık biçimde not etmiş durumda ve geçmiş müzakere birikimini kabul ediyor. Ancak iki röportaj da Erhürman’ın formülünün tamamının resmi bir önkoşul olarak kabul edildiğine işaret etmiyor.
Bu ayrım, BM ile Kıbrıs Türk yaklaşımı arasındaki görünür yakınlaşmanın sınırını oluşturuyor.
Zaman çerçevesi, yakınlaşmalar, hazırlık ve hesap verebilirlik, Holguín’in önemli ölçüde etkileyebileceği müzakere mimarisi konuları. Siyasi eşitlik, dönüşümlü düzenlemeler ve etkin katılım ise çözümün esas unsurları ve siyasi olarak hâlâ tartışmalı.
Dolayısıyla Holguín’in Erhürman’ın dört maddesini olduğu gibi benimsediğini söylemek fazla ileri gitmek olur. Daha isabetli değerlendirme, Holguín’in eski müzakere yöntemine yönelik Kıbrıs Türk eleştirisinin önemli bölümüne giderek daha fazla hak verirken, esas sonucu önceden belirleyecek unsurlarda bilinçli biçimde bağlayıcı pozisyon almaktan kaçındığıdır.
Süreç ilerledikçe bu nüans kritik hale gelebilir.
Yeni bir başarısız 5+1 için iştah yok
İki röportajdan çıkan en açık mesajlardan biri, Guterres’in sırf diplomasinin hâlâ canlı olduğunu göstermek için yeni bir genişletilmiş konferans düzenlemeye hazır görünmemesi.
Geleneksel yaklaşımda tarafları bir araya getirmek, kendi başına ivme yaratmanın bir yolu sayılırdı. Bir konferans kendi dinamiklerini oluşturabilir, yoğun diplomasi farklılıkları daraltabilir ve ortaya çıkan baskı tarafları uzlaşmaya yöneltebilirdi.
Holguín’in yaklaşımı bu mantığın bir bölümünü tersine çeviriyor. BM artık konferansı toplayıp ivme yaratmak yerine, konferansı toplamadan önce yeterli ivmenin oluşmasını istiyor. Güven artırıcı önlemlerde ilerleme, esas konularda temas ve yöntem üzerinde anlaşmalar, genişletilmiş bir toplantının makul bir amacı bulunduğunu ve katılımcıların karar almaya hazır olduğunu önceden göstermeli.
Mevcut Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum yaklaşımları arasındaki fark da burada daha görünür hale geliyor. Erhürman takvimden çok hazırlığın önemli olduğunu ve diplomatik beklentiler bir tarih baskısı yarattığı için yeni bir 5+1 yapılmaması gerektiğini sürekli savunuyor. Christodoulides ise gereksiz gecikmeler olmadan bir sonraki resmi aşamaya geçilmesine daha fazla önem veriyor.
Holguín’in son açıklamaları, bu yöntem meselesinde Genel Sekreter’in temsilcisinin ilk görüşe daha yakın olduğunu düşündürüyor: Yeni bir konferans yapılmalı, ancak başarı ihtimalini anlamlı kılacak ölçüde hazırlık tamamlandıktan sonra.
Bunun önemli bir istisnası var. Guterres tarafların yeni bir genişletilmiş toplantıya ilke olarak onayını zaten almış durumda. Dolayısıyla mesele yeni bir 5+1’in hiç yapılıp yapılmayacağı değil, yapılmadan önce neyin gerçekleşmesi gerektiği.
Bu asimetri neden önemli?
Holguín ile Erhürman arasındaki görünür yöntemsel yakınlaşmanın her iki tarafta da siyasi sonuçları olabilir.
Kıbrıs Türk liderliği açısından bu durum, farklı bir müzakere yöntemi istemenin yalnızca diplomasiyi tıkayan bir tutum olmadığını gösterme fırsatı sunuyor. Daha önce Kıbrıs Türk koşulları olarak sunulan bazı önermeler artık BM temsilcisinin sözlüğünde de yer alıyor: Ucu açık müzakere olmaması, yakınlaşmaların korunması, yeni bir konferans öncesinde ciddi hazırlık ve daha fazla hesap verebilirlik.
Bu durum Erhürman’ın iç siyasi konumunu da güçlendirebilir. Özellikle federal zemine dönüşünün geçmiş başarısızlıkların tekrarlanmasına karşı yeterli güvence sağlamadığını savunan eleştiriler karşısında, federal müzakerelerin geçmişteki müzakere alışkanlıklarına dönüş anlamına gelmek zorunda olmadığını ileri sürebilir.
Christodoulides açısından sorun farklı. Kendisini sürekli esas müzakerelere derhal dönmek isteyen lider olarak sundu. Eğer BM şimdi yeni bir 5+1 için önceden güven artırıcı önlemlerde, esasta ve yöntemde ilerleme istiyorsa, yalnızca hazır olunduğunu açıklamak artık yeterli olmayabilir.
Bu, Kıbrıs Rum tarafını zorunlu olarak stratejik bir dezavantaja sokmaz. Christodoulides hazırlık sürecini benimseyebilir, güven artırıcı önlemlerde ilerleme sağlayabilir ve çözüm zemininden taviz vermeden yöntem konusunda esneklik gösterebilir.
Ancak diplomatik yük giderek “hazırız” açıklamalarından ölçülebilir performansa kayıyor.
Aynı durum sonunda Erhürman için de geçerli olacak. BM zaman çerçevesi, yakınlaşmalar ve yöntem konusundaki kaygılarını giderek daha fazla karşılıyorsa, Kıbrıs Türk liderinden de bu güvencelerin esnekliği ortaya çıkaran araçlar olduğunu, yeni ve kalıcı engellere dönüşmediğini göstermesi beklenecek.
Dolayısıyla Holguín’in formülü, yöntem dili şu anda Erhürman’a daha yakın görünse de her iki lider için de zorlayıcı.
Kamuoyu söylemi ve kapalı kapılar ardındaki diplomasi
İki röportaj arasındaki bir diğer dikkat çekici ortaklık, Holguín’in kamuoyu söylemi ile daha sessiz yürütülen diplomatik görüşmeler arasındaki farka yaptığı vurgu.
ANKA Review söyleşisinde Holguín, yönetim, mülkiyet, toprak, güvenlik, garantiler ve Avrupa boyutuna ilişkin çalışma düzeyinde, Crans-Montana’dan bu yana geçen dönemin büyük bölümüne kıyasla alışılmadık ölçüde esaslı temasların yürütüldüğüne işaret ediyor.
Politis’e yaptığı açıklamalar bu değerlendirmeyi güçlendirirken başka bir rahatsızlığı da gündeme getiriyor: Kıbrıs diplomasisini çevreleyen sızıntı ve spekülasyon kültürü. Holguín, adada sessiz biçimde müzakere hazırlığı yapmanın olağanüstü zor olduğunu ve doğrulanmamış spekülasyonların sürece zarar verebileceğini söylüyor.
Bu, liderlerin kamuya açık açıklamalarının önemsiz olduğu anlamına gelmez. Liderler toplumlarına karşı sorumludur ve köklü görüş ayrılıkları devam ediyor. Ancak Holguín, her iki tarafın kamuoyunda tekrarladığı kırmızı çizgilerin, kapalı kapılar ardında olanların tam resmi olarak görülmemesi gerektiğine işaret ediyor.
Bu önemli. Çünkü Kıbrıs diplomasisi çoğu zaman neredeyse yalnızca kamuya açıklanan kırmızı çizgiler üzerinden analiz edildi. Eğer çalışma düzeyindeki görüşmeler gerçekten kamuoyu söyleminden daha kapsamlıysa, ikisi arasındaki fark hem fırsat hem risk yaratabilir.
Uzlaşma için alan açar; ancak bunun mümkün olabilmesi için liderlerin eninde sonunda kendi toplumlarını, kaçınılmaz biçimde maksimalist kamuoyu söylemlerinden farklı olacak anlaşmalara hazırlaması gerekir.
Ankara ve AB denklemin dışında değil
Holguín’in iki Kıbrıslı lidere ağırlık vermesi anlaşılır. Çünkü kısa vadeli gündemin önemli bölümü onların kontrolünde. Ancak süreç kapsamlı müzakerelere doğru ilerlerse ağırlık merkezi kaçınılmaz biçimde genişleyecektir.
Güvenlik ve garantiler Türkiye, Yunanistan ve Britanya olmadan çözülemez. Türkiye özellikle garantiler, askerler ve çözümün çevresindeki daha geniş stratejik dengeyle ilgili herhangi bir düzenlemenin vazgeçilmez aktörüdür.
Mevcut aşamanın bu nedenle iki düzeyli bir mantığı bulunuyor. Önce Erhürman ve Christodoulides, garantör güçlerin daha ciddi biçimde sürece dahil olmasını haklı çıkaracak ölçüde Kıbrıs içi ortak zemin bulunduğunu göstermeli. Başarılı olurlarsa 5+1 formatı, iki taraf arasındaki hazırlığın nihai bir anlaşma için gerekli uluslararası müzakereye dönüşeceği mekanizma olacak.
Ayrıca dikkatle ayarlanmış bir Avrupa boyutu da var. Holguín, BM’nin Türkiye-AB ilişkilerini yönetmeyeceğini ve kendisini Ankara için Avrupa teşviklerini müzakere eden bir aktör olarak görmediğini açıkça belirtiyor. Ancak esas müzakereler başlarsa Türkiye-AB ilişkilerindeki ilerlemenin önemli hale gelebileceğini de kabul ediyor.
Bu ayrım dikkat çekici. BM yolları kurumsal olarak ayrı tutmak istiyor, ancak siyasi olarak birbirleriyle ilgisiz olduklarını da iddia etmiyor. Bir Kıbrıs çözümü Türkiye’nin Avrupa ilişkilerini etkilerken, daha yapıcı bir Ankara-Brüksel ortamı da Kıbrıs etrafındaki siyasi teşvikleri değiştirebilir.
Yıllar boyunca bu ilişkiler çoğu kez birbirlerini olumsuz besledi. Kıbrıs, Türkiye’nin AB gündeminin bazı alanlarını zorlaştırdı; bozulan Türkiye-AB ilişkileri ise Ankara’nın uzlaşma teşviklerini azalttı. Şimdi ortaya çıkan soru, bu bağlantının ters yönde çalışıp çalışamayacağı: Karşılıklı engelleme yerine karşılıklı ilerleme üretip üretemeyeceği.
Statükonun artık bedelsiz olmadığı gerçeği
Holguín’in iki röportajında öne çıkan belki de en derin siyasi mesaj, başarısızlığın yalnızca mevcut durumu koruduğu varsayımına meydan okumasıdır.
On yıllardır Kıbrıs’ta uzlaşmaya karşı kullanılan en güçlü argümanlardan biri, beklemenin nispeten güvenli olduğu inancıdır. Şartlar uygun değilse bekle. Önündeki çözüm siyasi açıdan pahalı görünüyorsa daha iyi bir anlaşma için bekle. Müzakereler çökerse yeni bir girişim için bekle.
Holguín’in uyarısı, tarihin Kıbrıs’la birlikte beklemediğidir. Bölgesel güvenlik koşulları değişiyor, hükümetler yön değiştiriyor, liderler görevden ayrılıyor, uluslararası öncelikler kayıyor ve diplomatik fırsatlar ortadan kalkıyor.
Çözülmemiş Kıbrıs sorunu, güvenlik gerilimleri, enerji rekabeti ve değişen ittifaklarla şekillenen giderek daha oynak bir Doğu Akdeniz ve Orta Doğu ortamının içinde varlığını sürdürüyor. Dolayısıyla anlaşmanın alternatifi, aynı uluslararası şartlar altında aynı Kıbrıs’ın aynen korunması anlamına gelmeyebilir.
Zamanın kendisi çatışmanın içinde bulunduğu bağlamı değiştiriyor.
Bir daha kolayca oluşmayabilecek bir siyasi yıldızlar dizilimi
Bu kaygı, Holguín’in mevcut girişimin çevresinde oluşan sıra dışı derecede elverişli siyasi ve diplomatik koşullara sürekli vurgu yapmasını açıklıyor.
Federal çözüm zemininde seçilmiş bir Kıbrıs Türk lideri ve yeniden müzakerelere dönmeye açık olduğunu söyleyen bir Kıbrıs Rum lideri var. Guterres sürece şahsen dahil, Holguín taraflarca kabul edilmiş bir temsilci, iki lider arasında doğrudan görüşmeler yeniden başladı, garantör güçler devrede, Avrupa Birliği sürece ilgi gösteriyor ve Güvenlik Konseyi BM çabalarını desteklemeyi sürdürüyor.
Bunların hiçbiri tek başına çözümü garanti etmiyor. Kıbrıs daha önce de elverişli diplomatik dönemler gördü ve yine anlaşmaya ulaşılamadı. Ancak bütün bu unsurların aynı anda mevcut olması, birkaç yıl sonra otomatik olarak yeniden oluşacağı varsayılamayacak bir fırsat yaratıyor.
Bugünkü dönemin önemi, çözümün yakın olduğunu iddia etmekte değil; yeni ve ciddi bir girişim için gerekli siyasi ve kurumsal unsurların önemli bölümünün aynı anda mevcut olmasında yatıyor.
Kıbrıs barış sürecinin geleceği
İşte bu nedenle Holguín’in iki röportajı sıradan diplomatik söyleşilerden daha fazla ilgiyi hak ediyor. Röportajlar, Birleşmiş Milletler’in yalnızca müzakereleri yeniden başlatmaya çalışmadığını, Kıbrıs müzakerelerinin geçmişte tekrar tekrar nasıl başlatıldığını, uzatıldığını ve sonunda nasıl başarısızlığa sürüklendiğini de yeniden değerlendirdiğini gösteriyor.
Eski döngü tanıdık. Çıkmaz arabuluculuğu doğuruyor, arabuluculuk müzakereleri başlatıyor, müzakereler kısmi yakınlaşmalar üretiyor, başarısızlık süreci askıya alıyor ve birkaç yıl sonra yeni bir girişim başlıyor. Üstelik her defasında önceki sürecin ne kadarının hâlâ geçerli olduğu konusunda yeni tartışmalar yaşanıyor.
Holguín’in şekillenmekte olan modeli bu döngüyü kırmaya çalışıyor: Birikmiş müzakere sermayesini korumak, daha açık bir ortak kayıt oluşturmak, yeni bir uluslararası konferanstan önce siyasi iradeyi test etmek, yöntem tartışmalarının süreci tüketmesini önlemek için metodolojiyi önceden belirlemek ve zaman sınırı, hesap verebilirlik ile tanımlanabilir bir nihai hedef üzerinde ısrar etmek.
Bugünkü durumu özellikle ilginç kılan, bu modelin pratik siyasi sonuçları bakımından tamamen nötr olmaması. Yöntem konusunda model, Christodoulides’in kamuoyunda tercih ettiği yaklaşımdan ziyade Erhürman’ın ortaya koyduğu bazı önerilere daha yakın. Yeni bir 5+1 öncesinde güven artırıcı önlem şartı konusunda ise farklılık artık açık.
Ancak BM’nin Kıbrıs Türk tarafının pozisyonuna geçtiği sonucuna varmak yanıltıcı olur. Holguín Erhürman’ın dört maddesinin tamamını benimsemiş değil, Ankara’nın iki devlet politikasını kabul etmiş değil ve yerleşik BM çözüm çerçevesinden uzaklaşmış değil.
Önemli olan daha ince bir değişiklik: BM, başka bir sürecin anlamlı olabilmesi için müzakere yönteminin kendisinin değişmesi gerektiği yönündeki Kıbrıs Türk teşhisini giderek daha fazla paylaşıyor gibi görünüyor.
Bu durum Christodoulides’in önüne bir tercih koyuyor. İstediğini söylediği esas müzakereleri geciktirebileceği kaygısıyla hazırlık koşullarının yükselmesine karşı çıkabilir ya da bu hazırlık aşamasını, Kıbrıs Rum tarafının Holguín’in talep ettiği somut ilerlemeyi üretebildiğini göstermek için kullanabilir.
Erhürman’ın karşısında ise bunun ayna görüntüsü bir sınav bulunuyor. BM onun yöntem konusundaki kaygılarını ne kadar fazla bünyesine dahil ederse, yöntemi süresiz biçimde esas müzakerelerin başlamamasının gerekçesi olarak kullanabileceği alan o kadar daralacak.
Bu mekanizmaların hiçbiri iki taraf arasındaki temel anlaşmazlıkları kendiliğinden çözmüyor. Siyasi eşitlik, etkin katılım, toprak, mülkiyet, garantiler ve güvenlik son derece zor meseleler olmaya devam ediyor. Yöntem, yalnızca siyasi liderlerin yapabileceği esaslı uzlaşmaların yerini de alamaz.
Ancak yöntem, bu uzlaşmalarla gerçekten yüzleşilip yüzleşilmeyeceğini belirleyebilir.
Dolayısıyla Holguín röportajlarının asıl önemi, Kıbrıs sorununun bir sonraki aşaması için ortaya koyduğu soruda yatıyor. Mesele artık yalnızca müzakerelerin yeniden başlayıp başlayamayacağı değil. Kıbrıs müzakereleri birçok kez yeniden başladı. Daha zor soru, tarafların kendisini sonsuza kadar yeniden üreten bir süreç yerine bir karar üretmek üzere tasarlanmış müzakereye girip girmeye hazır olup olmadığıdır.
Politis söyleşisi Holguín’in kısa vadeli talebini net biçimde ortaya koyuyor: Liderler diyaloğu eyleme dönüştürmeli. ANKA Review röportajı ise başarılı bir eylemin neyin kapısını açacağını anlatıyor: geçmiş yakınlaşmalara dayanan, üzerinde uzlaşılmış bir yöntemle yönetilen, zamanla sınırlandırılmış, hesap verebilir ve açık bir nihai hedefe yönelmiş siyasi bir müzakere.
Birlikte okunduğunda iki söyleşi, mevcut BM girişiminin gelişiminde önemli bir aşamaya işaret ediyor olabilir. Guterres’in tarafların önüne koyduğu sınavın bugüne kadarki en açık kamuoyu çerçevesini sunuyor ve Birleşmiş Milletler’in yalnızca Kıbrıs müzakerelerini nasıl yeniden başlatacağını değil, geçmiş süreçlerin neden başarısız olduğunu da dikkate almaya başladığını gösteriyor.
Bu mimarinin gerçek bir müzakereye dönüşüp dönüşmeyeceği, giderek daha açık hale gelen ve şu aşamada yöntem bakımından Kıbrıs Türk liderliğinin dile getirdiği kaygılara, Kıbrıs Rum tarafının kamuoyunda savunduğu sıralamadan daha yakın görünen bu çerçeveye her iki tarafın nasıl cevap vereceğine bağlı olacak.
- Net konuşalım: Bir dönüm noktası değil, ama belki de yıllardır görülen ilk gerçekçi yol haritası
- Kıbrıs'ta artık süreç değil yöntem konuşuluyor
- Statü duvarı aşılmadan Kıbrıs’ta ortak gelecek kurulabilir mi?
- Korkunun esiri bir ada
- Bozulan dengeler yeniden kurulmadan Kıbrıs’ta çözüm mümkün mü?
- Arabayı atın önüne koymayın
- Dünya ne Sarayönü ne de Elefteria
- Kıbrıs’ta plan yok, ama kavgası başladı
- Holguín’in ve hepimizin asıl sınavı: Çözüm korkusu
- Gazetecilik, vatanseverlik ve bir kez daha aynı sınav
- TÜM YAZILARI için tıklayınız















































































































































