Advertisement

Advertisement

Arabayı atın önüne koymayın

YAYIN TARİHİ:
Haberi dinle
Butona tıklayın: oynat / duraklat
Hazır
ads ads
09/07/2026


Yusuf Kanlı Yusuf Kanlı


 

Avrupa’nın Türkiye ile stratejik yakınlaşması Kıbrıs’ın çözümünün rehinesi olmaktan çıkarılıp çözümün itici gücü haline getirilmelidir. Güvenlik arayışındaki bir kıta, artık modası geçmiş koşullandırma siyasetini terk etmeli ve kendine güvenen, saygı duyulan bir Türkiye’nin adada kalıcı bir çözüme siyasi sermaye yatırma ihtimalinin çok daha yüksek olduğunu kabul etmelidir.

Avrupa, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana yaşadığı en köklü stratejik dönüşümlerden birinin tam ortasında bulunuyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, kıtanın güvenlik hesaplarını kalıcı biçimde değiştirdi. NATO, büyük güç rekabetinin şekillendirdiği yeni bir dönem için kendisini yeniden tanımlamaya başladı. Amerika Birleşik Devletleri stratejik dikkatini giderek Hint-Pasifik bölgesine ve Çin ile uzun vadeli rekabete yönlendiriyor. Orta Doğu her geçen gün daha istikrarsız hale gelirken, Karadeniz, Doğu Akdeniz ve kritik ulaştırma koridorları hiç olmadığı kadar jeopolitik önem kazandı. Avrupa genelinde hükümetler, uzun yıllar tarihe karıştığı düşünülen kavramları yeniden keşfediyor: caydırıcılık, savunma sanayii kapasitesi, lojistik, stratejik dayanıklılık ve coğrafya.

Bu stratejik yeniden değerlendirmeden en fazla kazanç sağlayan ülkelerin başında ise Türkiye geliyor.

Bundan yalnızca birkaç yıl önce Ankara, Avrupa siyasetinde çoğu zaman sorunlu bir müttefik, üyeliği giderek zorlaşan bir aday ülke ve öngörülemez bir bölgesel aktör olarak tanımlanıyordu. Bugün ise aynı Avrupa başkentleri, kıtanın inandırıcı bir güvenlik mimarisinin ancak NATO’nun ikinci büyük ordusu, Avrupa’nın en hızlı büyüyen savunma sanayilerinden biri ve Karadeniz’i, Kafkasya’yı, Balkanlar’ı, Doğu Akdeniz’i ve Orta Doğu’yu birbirine bağlayan stratejik kavşakta bulunan Türkiye ile yakın iş birliği sayesinde kurulabileceğini açıkça kabul ediyor. Ankara NATO Zirvesi de aslında Avrupalı karar vericilerin bir süredir fark etmeye başladığı gerçeği teyit etti: Türkiye artık Avrupa’nın çevresindeki bir ortak değil, yeniden Avrupa’nın stratejik geleceğinin merkezindeki ülkelerden biri haline geldi.

Bütün bu köklü dönüşüme rağmen Avrupa politikasının bir unsuru ise neredeyse hiç değişmedi.

Brüksel ne zaman Gümrük Birliği’nin güncellenmesini, vize serbestisini, Türkiye’nin Avrupa savunma girişimlerine katılımını ya da genel anlamda ilişkilerin normalleşmesini konuşsa, tartışma dönüp dolaşıp aynı ezber cümleye geliyor. Avrupa’ya göre ilerlemenin ön şartı Kıbrıs’ta ilerleme sağlanmasıdır.

Bu yaklaşım Avrupa Birliği’nin kurumsal mantığı içinde ilk bakışta tutarlı görünebilir. Yunanistan ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kaygılarının Avrupa siyasetinin merkezinde yer almaya devam ettiği mesajını da verir. Ancak aynı diplomatik formülün yirmi yılı aşkın süredir uygulanmasına rağmen istenen sonucu verdiğini söylemek artık giderek daha güç hale geliyor.

Avrupa hâlâ arabayı atın önüne koyuyor.

STRATEJİK HARİTA DEĞİŞTİ

Ankara Zirvesi, NATO’nun da artık tamamen farklı bir evreye geçtiğini gösterdi. İttifak, Washington Antlaşması’nın 5. maddesine bağlılığını yeniden teyit etti, daha yüksek savunma harcamalarını benimsedi, savunma sanayii iş birliğini hızlandırdı ve yalnızca kriz yönetimine değil uzun vadeli stratejik dayanıklılığa odaklanmaya başladı. Rusya hâlâ NATO’nun temel askeri tehdidi olmayı sürdürse de İttifak artık güvenliği Kuzey Kutbu’ndan Orta Doğu’ya, Baltık’tan Doğu Akdeniz’e uzanan çok daha geniş bir perspektiften değerlendiriyor.

Bu yeni stratejik coğrafyada müttefiklerin bölgesel rolleri de yeniden şekilleniyor. Polonya, Rus yayılmacılığına karşı NATO’nun kara cephesindeki ön ülke haline gelirken, Norveç Arktik rekabetinin yoğunlaştığı kuzey kanadını temsil ediyor. Türkiye ise Soğuk Savaş boyunca üstlendiği vazgeçilmez güney kanadı rolüne yeniden kavuşmuş durumda. Karadeniz’i, Doğu Akdeniz’i, Kafkasya’yı ve Orta Doğu’yu aynı anda etkileyebilen başka hiçbir Avrupa ülkesi bulunmuyor. Coğrafya yeniden NATO’nun en değerli stratejik varlıklarından biri haline gelirken, Türkiye’nin sahip olduğu jeostratejik konumun Avrupa’da bir benzeri bulunmuyor.

Bu dönüşüm yalnızca askeri konuşlanmalarla sınırlı değil. Avrupa’nın gelecekteki güvenliği savunma üretimine, enerji çeşitlendirmesine, dayanıklı tedarik zincirlerine, ulaştırma koridorlarına, deniz güvenliğine ve bölgesel diplomasiye bağlı hale geliyor. Türkiye bütün bu alanlarda Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu katkıyı sunabilecek kapasiteye sahip. Savunma sanayii NATO’nun en hızlı büyüyen üretim merkezlerinden biri haline geldi. Lojistik altyapısı Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlıyor. Diplomatik temas ağları aynı anda Kiev’e, Moskova’ya, Güney Kafkasya’ya ve Orta Doğu’nun büyük bölümüne uzanıyor. Washington Avrupa müttefiklerinden güvenlik konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmelerini isterken kendi kaynaklarını giderek Çin rekabetine yönlendiriyor. Böyle bir tabloda Türkiye’nin stratejik değeri önümüzdeki yıllarda daha da artacak.

Avrupalı liderler bu gerçeklerin tamamının farkında.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yeniden yoğunlaşan temaslar, Türkiye’nin Avrupa’nın gelişen savunma sanayii yapılanmasına dahil edilmesine yönelik tartışmalar, Gümrük Birliği’nin güncellenmesine duyulan ilginin yeniden canlanması ve üst düzey siyasi diyaloğun yeniden başlaması, artık ilişkilerin önceki on yılın krizlerine hapsedilemeyeceğinin kabul edildiğini gösteriyor.

KIBRIS PARADOKSU

Tam da Avrupa ile Türkiye’nin stratejik olarak yeniden yakınlaştığı böyle bir dönemde Brüksel’in en eski diplomatik varsayımlarından birine sıkı sıkıya sarılmaya devam etmesi ise büyük bir ironidir.

Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa Konseyi Başkanı António Costa ile Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e verdiği çalışma yemeği bu çelişkiyi mükemmel biçimde ortaya koydu. Görüşme, Avrupa’nın savunmadan göçe, enerjiden bölgesel güvenliğe kadar birçok alanda Türkiye ile iş birliğinin vazgeçilmez hale geldiğini kabul ettiğini gösteriyordu. Buna rağmen Avrupalı liderler, AB-Türkiye ilişkilerindeki ilerlemenin yine Kıbrıs meselesindeki gelişmelere bağlı olduğunu tekrarlamayı ihmal etmediler.

Mantık ilk bakışta son derece basit görünüyor.

Önce Kıbrıs çözülsün, sonra Avrupa ile normalleşme mümkün olsun.

Ancak sorun tam da burada başlıyor.

Tarih bunun tam tersini gösteriyor.

Avrupa Birliği yirmi yılı aşkın süredir Türkiye’yi Kıbrıs konusunda daha esnek davranmaya teşvik etmek amacıyla Avrupa ile bütünleşme perspektifini bir baskı aracı olarak kullanmaya çalıştı. Aynı yirmi yıl içinde ise Kıbrıs bölünmüş kalmaya devam etti, Türkiye’nin üyelik süreci fiilen dondu, Gümrük Birliği güncellenemedi, vize serbestisi gerçekleşmedi ve karşılıklı siyasi güven giderek aşındı.

Üstelik mevcut yaklaşım her iki tarafın da daha katı pozisyonlar benimsemesine yol açtı.

Ankara zamanla Brüksel’i, Annan Planı’nın Rumlar tarafından reddedilmesine rağmen Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Avrupa Birliği’ne tam üye kabul ederek tarafsızlığını yitirmiş bir aktör olarak görmeye başladı. Türk bakış açısına göre Avrupa, çözüme “evet” diyen Kıbrıs Türklerini siyasi ve ekonomik izolasyon altında bırakırken çözüme “hayır” diyen tarafı ödüllendirmişti.

Rum yönetimi ise Avrupa Birliği üyeliği sayesinde ada tarihindeki en güçlü müzakere pozisyonlarından birini elde etti. Avrupa Birliği üyeliği yalnızca uluslararası meşruiyet sağlamadı; aynı zamanda AB-Türkiye ilişkilerinin birçok alanını yavaşlatabilecek hatta engelleyebilecek etkili bir veto mekanizması da sundu. Böyle bir ortamda zor siyasi tavizler verme yönündeki teşviklerin zayıflaması kaçınılmazdı.

Sonuçta kazanan olmadı.

Sorunun çözümünü kolaylaştırması beklenen diplomatik mimarinin kendisi sorunun bir parçasına dönüştü.

SIRALAMAYI TERSİNE ÇEVİRMEK

Avrupa’nın stratejik yeniden değerlendirmesi, başarısız olmuş bir politikayı sonunda başarı şansı bulunan yeni bir yaklaşımla değiştirme fırsatı sunuyor.

Brüksel, Kıbrıs’ta ilerleme sağlanmadan Türkiye ile hiçbir alanda kayda değer ilerleme olmayacağı yaklaşımını terk ederek sıralamayı tamamen tersine çevirmelidir.

Avrupa Birliği Gümrük Birliği’ni güncellemelidir; çünkü bu hem Avrupa hem de Türkiye ekonomisinin yararınadır. Vize serbestisini ilerletmelidir; çünkü toplumlar arasındaki temas siyasi güven üretir. Türkiye’yi Avrupa’nın gelişmekte olan savunma sanayii ekosistemine dahil etmelidir; çünkü Avrupa güvenliği buna giderek daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Düzenli üst düzey siyasi diyaloğu yeniden kurmalıdır; çünkü başarılı diplomasi ancak sürekli iletişim sayesinde mümkün olur.

Bu adımların hiçbiri Ankara’ya verilmiş tavizler olarak görülmemelidir.

Bunlar Avrupa’nın kendi stratejik geleceğine yaptığı yatırımlardır.

Daha da önemlisi, bu yaklaşım Kıbrıs etrafındaki siyasi atmosferi kökten değiştirebilir.

Diplomasi tarihi kalıcı çözümlerin baskıdan değil güvenden doğduğunu defalarca göstermiştir. Birbirine güvenen hükümetler uzlaşmayı kamuoylarına anlatmakta çok daha başarılı olurlar. Şüphe ve koşullandırma üzerine kurulu ilişkilerde ise en küçük tavizler bile siyasi açıdan savunulamaz hale gelir.

Türkiye de bunun istisnası değildir.

DAHA GÜÇLÜ ORTAKLIK KIBRIS’A DA HİZMET EDER

Bazı Avrupalı karar vericiler, AB-Türkiye ilişkilerinin Kıbrıs’tan ayrıştırılmasının Ankara’nın çözüm sürecine yapıcı katkı verme isteğini azaltacağından endişe ediyor.

Oysa gerçeğin tam tersi olma ihtimali çok daha yüksektir.

Bugünün Türkiye’si, son on yılın herhangi bir dönemine kıyasla Avrupa ile ilişkilerine çok daha güçlü bir stratejik özgüvenle yaklaşıyor. NATO giderek daha fazla Türk askeri kapasitesine ihtiyaç duyuyor. Washington, yaptırımların kaldırılması, savunma sanayii iş birliği ve hatta F-35 programına yeniden dönüş ihtimali dahil birçok başlıkta diyaloğu yeniden başlatmış durumda. Avrupa başkentleri de Türkiye’yi kıtanın yeni savunma mimarisinin dışında tutmanın artık sürdürülebilir olmadığını giderek daha açık biçimde kabul ediyor.

Kendisine saygı duyulduğunu, stratejik değerinin teslim edildiğini ve siyasi olarak dışlanmadığını hisseden bir ülke, uzun yıllardır çözülemeyen anlaşmazlıkların çözümüne çok daha fazla siyasi sermaye yatırmaya istekli olur.

Dolayısıyla Kıbrıs, AB-Türkiye ilişkilerinin yeniden kurulmasının ön şartı olarak değil, daha geniş kapsamlı stratejik yakınlaşmanın doğal sonuçlarından biri olarak görülmelidir.

Avrupa Birliği sık sık “pozitif gündem” oluşturulmasından söz ediyor.

İşte gerçek anlamda pozitif gündem tam da budur.

KIBRIS ANAHTARDIR, KİLİT DEĞİL

Bütün bunlar adada kapsamlı bir çözümün önemini azaltmıyor.

Tam tersine, bugünkü jeopolitik ortam böyle bir çözümü geçmişte olduğundan çok daha değerli hale getiriyor. Doğu Akdeniz’de istikrar Avrupa güvenliğine doğrudan katkı sağlayacaktır. İki toplum arasındaki iş birliği enerji planlamasını, deniz güvenliğini ve Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin genelini güçlendirecektir. Birleşmiş Milletler’in yeniden başlattığı diplomatik girişim ile adadaki değişen siyasi atmosfer birlikte değerlendirildiğinde, Crans-Montana Konferansı’nın çöküşünden bu yana en umut verici fırsatlardan biri ortaya çıkmış bulunuyor.

Ancak Avrupa’nın anlaması gereken temel gerçek şudur: Güvensizliğin egemen olduğu bir siyasi atmosferde müzakereler gelişemez.

Güven artırıcı önlemler önemlidir; çünkü güven üretir.

Stratejik ortaklıklar önemlidir; çünkü siyasi riskleri azaltır.

Karşılıklı saygı önemlidir; çünkü liderlere uzlaşabilecekleri siyasi alanı açar.

Bu ilkelerin tamamı Kıbrıs için de geçerlidir.

Avrupa, adayı AB-Türkiye ilişkilerinin her alanını kilitleyen kalıcı bir engel olarak görmek yerine, Türkiye ile güçlenecek ilişkilerin Kıbrıs’ta anlamlı müzakerelerin ihtiyaç duyduğu güven ortamını oluşturmasına izin vermelidir.

ARTIK ESKİ FORMÜLÜ TERK ETMENİN ZAMANI

Avrupa’nın bugünkü Kıbrıs politikasını şekillendiren uluslararası düzen artık yok.

NATO değişti.

Avrupa güvenliği değişti.

Amerikan stratejik öncelikleri değişti.

Türkiye değişti.

Değişmeyen tek unsur, Brüksel’in hâlâ başka bir dönemin varsayımlarına göre hareket eden diplomatik sıralama anlayışıdır.

Avrupa’nın önünde son derece açık bir tercih bulunuyor. Ya yirmi yılı aşkın süredir yalnızca çıkmaz, karşılıklı hayal kırıklığı ve güvensizlik üreten aynı politikayı sürdürmeye devam edecek ya da değişen stratejik ortamın yeni bir diplomatik yaklaşımı zorunlu kıldığını kabul edecek.

Türkiye ile kurulacak daha güçlü bir ortaklık Kıbrıs sorununu kendiliğinden çözmeyecektir.

Ancak böyle bir ortaklık, Ankara’nın kapsamlı bir çözüme samimiyetle siyasi yatırım yapması için güçlü stratejik nedenler oluştururken, adadaki her iki toplum açısından da çok daha dengeli ve yapıcı bir müzakere ortamının oluşmasını sağlayacaktır.

Avrupa onlarca yıldır Türkiye ile ilişkileri askıya alarak Kıbrıs sorununu çözmeye çalışıyor.

Belki de artık diplomasinin de sağduyunun da aynı şeyi söylediğini kabul etmenin zamanı gelmiştir: Arabayı atın önüne koyarsanız hiçbir yere gidemezsiniz.

YAYIN TARİHİ:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad ad
TAGS:
MANŞETLER

HK Yusuf Kanlı

Advertisement
© 2024 Haber Kıbrıs Medya Danışmanlık ve Matbaacılık Ltd.