Kıbrıs yeni bir paradigmaya hazır mı?
14/06/2026
Yusuf Kanlı
BM Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi Holguín’in son temasları ve Lefkoşa, Ankara, Atina, Brüksel ile New York arasında yoğunlaşan diplomatik trafik, artık eski formüllere dönüş arayışından çok uygulanabilir bir uzlaşı zemininin araştırıldığını gösteriyor. Böyle bir çözüm, nihayetinde İsviçre tarzı bir modele; son derece gevşek bir federasyona ya da iki kurucu devletin oluşturduğu bir konfederasyona benzeyebilir.
Yusuf Kanlı
On yıllardır Kıbrıs tartışmaları tanıdık bir döngünün içinde sıkışıp kaldı. Yeni bir girişim ortaya çıkar. Beklentiler yükselir. Diplomatlar başkentler arasında mekik dokur. Liderler iyimser açıklamalar yapar. Teknik komiteler çalışmaya başlar. Ardından er ya da geç süreç, Aralık 1963’te ortaklık Cumhuriyeti’nin çöküşünden bu yana her büyük girişimin önüne çıkan aynı çözümsüz sorularla karşılaşır. Müzakereler tıkanır, karşılıklı suçlamalar başlar ve ada bir sonraki girişime kadar yeniden statükoya döner.
Bugünü farklı kılan, temel anlaşmazlıkların ortadan kalkmış olması değildir. Böyle bir durum söz konusu değil. Siyasi eşitlik hâlâ tartışmalıdır. Güvenlik konusu hâlâ ihtilaflıdır. Mülkiyet meselesi çözümsüzdür. Egemenlik ve yönetişim konularındaki görüş ayrılıkları devam etmektedir.
Ancak María Ángela Holguín Cuellar’ın son bir haftadaki adadaki temaslarını izlerken, açıklamalarını dikkatle dinlerken, bölgedeki diplomatlar, yetkililer ve siyasi aktörlerle konuşurken ve Kıbrıs dosyasının mutfağında yürüyen bazı değerlendirmeleri takip ederken öne çıkan bir izlenim var: Eski süreci yeniden başlatmanın tek başına yeterli olmayacağı yönündeki kanaat giderek güçleniyor.
Tartışma artık öncelikle müzakerelerin nasıl yeniden başlayacağıyla ilgili değil. Tartışma giderek daha fazla, gidilecek hedefin yeniden tanımlanıp tanımlanmayacağıyla ilgili.
Holguín’in görevi yeni bir toplantı düzenlemekten çok daha fazlası
Holguín özellikle büyük açıklamalardan kaçınmayı tercih etti. Kamuoyuna yaptığı değerlendirmeler ölçülü, dikkatli ve son derece kontrollüydü. Ancak son günlerde izlediği diplomatik güzergâh kendi başına önemli bir hikâye anlatıyor.
Bir hafta içinde iki kez Türk tarafı lideri Tufan Erhürman ve Rum lider Nikos Hristodulidis ile ayrı ayrı görüşen Holguín, artık görevinin bir sonraki aşamasını da kamuoyu önünde tarif etmiş durumda. Önce Ankara’ya giderek Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile görüşecek. Ardından Atina’da Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgos Yerapetritis ile temaslarda bulunacak. Sonrasında Brüksel’e geçerek Avrupa Birliği yetkilileriyle görüşecek ve ay sonundan önce yeniden Kıbrıs’a dönerek iki liderle tekrar bir araya gelecek.
Daha da önemlisi, Holguín artık genişletilmiş gayriresmî 5+1 toplantısının hazırlıklarının sürdüğünü açık biçimde doğruluyor. Kıbrıs’taki iki tarafı, üç garantör ülkeyi ve Birleşmiş Milletler’i bir araya getirecek bu toplantının Temmuz sonu veya Ağustos başında yapılması öngörülüyor.
Bu sıradan bir diplomatik faaliyet değildir. Birleşmiş Milletler, yeni bir siyasi mantık geliştirilmeden yapılacak başka bir konferansın yeni bir başarısızlık üretme riski taşıdığının farkında. Sürecin içinde yer alan hiç kimse, 2017 yılında birçok konuda eşi görülmemiş ölçüde yakınlaşma sağlanmasına rağmen sonuçsuz kalan Crans-Montana deneyiminin tekrarlanmasını istemiyor. Aynı şekilde, iki toplumun uzlaşının maliyeti ve getirileri konusunda tamamen farklı sonuçlar çıkardığı 2004 Annan Planı referandumunun yarattığı siyasi travmanın yeniden yaşanmasını da kimse arzu etmiyor.
Dikkat çekici olan bir diğer unsur ise güven artırıcı önlemlerin artık sürecin merkezinde yer almaması. Geçiş kapıları, güneş enerjisi projeleri, mezarlıkların restorasyonu veya teknik komiteler önemini koruyor. Ancak bunların artık sürecin ana ekseni değil, tamamlayıcı unsurları olarak görüldüğü anlaşılıyor.
Diplomatik çabalar giderek daha fazla, anlamlı sonuçlar üretebilecek bir 5+1 toplantısı için gerekli siyasi zeminin hazırlanmasına odaklanıyor.
Ortaya çıkmakta olan şey, herhangi bir Kıbrıs müzakeresinin kaçınılmaz olarak karşılaşacağı krizleri aşabilecek bir çerçeve oluşturma çabası gibi görünüyor. Bu nedenle görüşmeler giderek daha fazla içeriğe değil yönteme odaklanıyor. Soru artık yalnızca bir anlaşmanın neleri içereceği değil. Aynı zamanda müzakereler zorluklarla karşılaştığında elde edilen ilerlemenin kaybolmamasını sağlayacak bir sürecin nasıl tasarlanacağıdır.
Erhürman’ın dört ilkesi neden önem kazanıyor?
Son aylarda dikkat çeken gelişmelerden biri de Kıbrıs Türk lideri Tufan Erhürman’ın ortaya koyduğu dört maddelik yaklaşımın giderek daha fazla ilgi görmesi oldu.
Siyasi eşitliğin, dönüşümlü başkanlık ve en az bir olumlu oy ilkesiyle birlikte daha en baştan kabul edilmesi; açıkça belirlenmiş bir takvim; geçmiş yakınlaşmaların korunması ve en önemlisi başarısızlığın mevcut statükoya dönüş anlamına gelmemesi.
Bu fikirler çoğu zaman Kıbrıs Türk tarafının koşulları olarak sunuluyor. Oysa bu yorum söz konusu yaklaşımın daha geniş anlamını gözden kaçırıyor.
Gerçekte bu ilkeler, onlarca yıldır Kıbrıs diplomasisine hâkim olan müzakere modelinin eleştirisidir. Çok uzun süre boyunca müzakereler, tarafların ciddi bir risk üstlenmeden sürece katılabileceği varsayımı üzerine kuruldu. Süreç başarılı olursa herkes kazanacak, başarısız olursa hayat eskisi gibi devam edecekti.
Kıbrıs tarihi bunun doğru olmadığını gösteriyor. 2004 ve 2017 başarısızlıkları tarafları başladıkları noktada bırakmadı. Güvensizliği artırdı, karşıt anlatıları güçlendirdi ve gelecekteki uzlaşılar için mevcut siyasi alanı daralttı.
Bu nedenle diplomatlar artık aşamalı uygulama modellerinden, ara düzenlemelerden, somut faydalar sağlayan güven artırıcı önlemlerden ve kapsamlı bir çözüm gerçekleşmese bile elde edilen kazanımları koruyacak mekanizmalardan söz ediyor.
Bu yaklaşım, Kıbrıs sorununun artık “ya hep ya hiç” mantığıyla ele alınamayacağı yönündeki anlayışın güçlendiğini gösteriyor.
Kimsenin kamuoyu önünde sormak istemediği soru
Bütün bunlar kaçınılmaz olarak daha temel bir soruya götürüyor: Peki hedef tam olarak nedir?
Resmî cevap değişmiş değil. Birleşmiş Milletler siyasi eşitliğe dayalı iki bölgeli, iki toplumlu federasyonu desteklemeyi sürdürüyor. Rum tarafı da resmen bu çerçeveyi savunuyor. Türk tarafı ise egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü vurgusunu sürdürüyor.
Ancak bu yerleşik pozisyonların altında daha sessiz bir tartışmanın yürüdüğü hissediliyor.
Diplomatlar giderek daha fazla, gelecekteki herhangi bir düzenlemenin son yarım yüzyıldır tartışılan modellerden oldukça farklı görünebileceğini kabul ediyorlar. Sahadaki gerçekliği göz ardı etmek kolay değil. Bugünkü Kıbrıs iki ayrı yönetim, iki ayrı demokratik sistem, iki ayrı ekonomi ve giderek belirginleşen iki farklı siyasi kimlik üzerinden işliyor.
Bu gerçeği yok sayan bir çözümün kalıcı olması zor görünüyor. Öte yandan sürekli çatışmaya ve karşılıklı tanınmamaya dayalı resmî bir taksimin de siyasi olarak gerçekleşmesi mümkün görünmüyor. Bu durum federasyon ile taksim arasında giderek büyüyen bir alan yaratıyor. Ve bu alan, bugün gördüğünden çok daha ciddi bir değerlendirmeyi hak ediyor.
Etiket gerçekten bu kadar önemli mi?
Son dönemdeki diplomatik temasların en dikkat çekici yönlerinden biri, birçok aktörün isimlendirmeden çok işlevsellikle ilgileniyor olmasıdır.
Gelecekteki bir Kıbrıs anlaşması son derece ademimerkeziyetçi bir federasyona benzeyebilir. Bir konfederasyon görünümünde olabilir. Kurucu birimlerin geniş yetkilere sahip olduğu, merkezi yapının ise sınırlı sayıda ortak yetki kullandığı İsviçre modelinden esinlenebilir.
Böyle bir yapı teknik olarak federasyon mudur? Belki.
Başkaları buna konfederasyon mu der? Muhtemelen.
Sıradan vatandaş bunu önemser mi? Büyük ihtimalle hayır.
İnsanlar anayasal terminolojilerin içinde yaşamazlar. İşleyen veya işlemeyen kurumların içinde yaşarlar.
Eğer gelecekteki düzenleme siyasi eşitliği garanti ediyor, güvenlik kaygılarını karşılıyor, ekonomik fırsatlar yaratıyor ve iki toplumun gerekli alanlarda iş birliği yaparken kendi kendilerini yönetmelerine imkân tanıyorsa, kullanılan etiketin önemi ikinci plana düşer.
Kıbrıs diplomasisi onlarca yıl boyunca kelimeleri tartıştı. Belki de artık yapıları tartışmanın zamanı gelmiştir.
Avrupa’nın rolü giderek daha fazla önem kazanıyor
Mevcut diplomatik ortamın bir diğer dikkat çekici özelliği Avrupa Birliği’nin artan ilgisidir. Ankara da, Kıbrıs Türk tarafı da AB’nin müzakerelerin resmî tarafı haline gelmesini desteklemiyor. Ancak Brüksel’in müzakere masasının dışında önemli bir rol oynayabileceği yönündeki anlayış güçleniyor.
Avrupa Konseyi Başkanı António Costa, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’ın ilgisi, Avrupa’nın stratejik bakışındaki değişimin de göstergesi.
Kıbrıs artık yalnızca çözülmemiş bir toplumlararası anlaşmazlık olarak görülmüyor. Enerji güvenliği, Doğu Akdeniz istikrarı, deniz yetki alanları, NATO-AB iş birliği ve AB-Türkiye ilişkilerinin geleceğiyle bağlantılı daha geniş bir stratejik dosyanın parçası olarak değerlendiriliyor.
Bu nedenle 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi de ayrı bir önem kazanıyor. Costa ve von der Leyen’in zirveye katılması ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşme talebinde bulunmuş olmaları dikkat çekiyor.
Ukrayna savaşı ve Avrupa güvenliği gündemin merkezinde yer alsa da, Kıbrıs meselesinin de yapılacak görüşmelerde önemli başlıklardan biri olması bekleniyor.
Asıl engel hiçbir zaman anayasal mühendislik olmadı
Son tahlilde Kıbrıs sorunu hiçbir zaman dahiyane bir anayasal formül bulma meselesi olmadı. Düşünülebilecek hemen her model incelendi. Federasyonlar, konfederasyonlar, güç paylaşımı sistemleri, dönüşümlü başkanlıklar, ağırlıklı oy mekanizmaları, toprak düzenlemeleri ve güvenlik modelleri.
Gerçek engel her zaman güven oldu. Hiçbir anayasal düzenleme güven olmadan yaşayamaz. Hiçbir diplomatik girişim onun yerini tutamaz. Hiçbir uluslararası garanti onu yapay olarak üretemez.
Ancak güven, eski formüllerde ısrar ederek değil, her iki toplumun da kendisini güvende, saygı görmüş ve siyasi açıdan eşit hissedeceği yapılar kurularak inşa edilir. İşte bu nedenle bugün yaşananlar önem taşıyor olabilir.
Holguín’in girişimi başarısız olabilir. Genişletilmiş konferans hiç gerçekleşmeyebilir. Tanıdık bölünmeler değişim arzusundan bir kez daha güçlü çıkabilir. Ama yine de önemli bir şey oluyor gibi görünüyor.
Belki de Crans-Montana’dan bu yana ilk kez, ciddi insanlar eski paradigmanın nasıl canlandırılacağını değil, onun nasıl aşılacağını tartışmaya başlıyor.
Ve eğer Kıbrıs bir gün yeniden birleşecekse; bunun ne kadar gevşek bir yapıyla olacağına, ne kadar yaratıcı bir model ortaya çıkacağına veya ortaya çıkacak düzenlemeye hangi adın verileceğine bakılmaksızın, bu tartışma yalnızca yararlı değildir.
Vazgeçilmezdir.
- Erhürman’ın dört ilkesi BM’nin yeni Kıbrıs girişimine yön veriyor
- Mahkeme karar verdi, peki halk ne dedi?
- Mahkeme karar verdi, peki halk ne dedi?
- Mahkeme darbesi sonrasi CHP: bir parti kendi “restorasyonunu” atlatabilir mi?
- Erhürman çözüm derken, Kıbrıs tarihi bir eşiğe sürükleniyor
- Değişim, çözüm ve Kıbrıs’ta yönetilebilir bir gelecek arayışı
- Kuzey Kıbrıs’ta basına yeni kıskaç: Yasal düzenleme önde, dijital baskı arkada
- Kıbrıs’ta yeni girişim, eski açmazlar
- Hak, hukuk, adalet: Talep edilen değerler, kurulamayan düzen
- Okulda kurşun, ekranda şiddet
- TÜM YAZILARI için tıklayınız













































































































































