Advertisement

Advertisement

Korkunun esiri bir ada

YAYIN TARİHİ:
Haberi dinle
Butona tıklayın: oynat / duraklat
Hazır
ads ads
18/07/2026


Yusuf Kanlı Yusuf Kanlı


Guterres’in Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanlığı’na yapacağı olası ziyaret üzerinden yaratılan kriz, aslında bir protokol tartışması değil, Kıbrıs Rum siyasetinin eşitlik fikriyle kuramadığı ilişkinin yeni bir tezahürüdür. Her temas tanıma, her taviz teslimiyet, her eşitlik talebi tehdit sayılacaksa, çözüm yalnızca ertelenmez; daha başlamadan imkânsızlaştırılır.

Yusuf Kanlı

António Guterres daha Kıbrıs’a gelmeden, adanın güneyinde alışıldık korku siyaseti yeniden harekete geçti.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Türk lideri Tufan Erhürman’la Kuzey Lefkoşa’daki Cumhurbaşkanlığı’nda görüşme ihtimali, Kıbrıs Rum siyasetinin bazı kesimlerinde neredeyse bir rejim krizine dönüştürülmek isteniyor. DIKO lideri Nikolas Papadopoulos’un, böyle bir görüşmenin Kıbrıs Türk devletinin statüsünü “yükselteceği” gerekçesiyle Nikos Christodoulides üzerinde ağır baskı kurduğu, hatta hükümetin istikrarını tartışmaya açtığı bildiriliyor.

Bir bina üzerinden kriz çıkarmaya hazır olanlar, bir çözümün gerçek meseleleri önlerine geldiğinde ne yapacaktır?

Toprak, mülkiyet, siyasi eşitlik, dönüşümlü başkanlık, etkin katılım, güvenlik, garantiler ve güç paylaşımı konuşulmaya başladığında aynı çevrelerin nasıl davranacağını tahmin etmek güç değildir. Daha Guterres’in hangi kapıdan gireceği tartışılırken hükümet krizi tehdidi ortaya çıkıyorsa, kapsamlı bir uzlaşmanın her maddesi teslimiyet ilan edilecektir.

Sorun tam da budur. Bu, diplomasi değil, korku üzerinden sahnelenen bir siyasi tiyatrodur.

Tanımadan müzakere etmek mümkün mü?

Bir BM Genel Sekreteri’nin seçilmiş Kıbrıs Türk lideriyle kendi makamında görüşmesi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda tanınması değildir. Guterres oraya büyükelçi göndermeye, diplomatik ilişki kurmaya ya da Güvenlik Konseyi kararlarını yeniden yazmaya gitmiyor.

Kıbrıs Türk lideriyle görüşmeye gidiyor, çünkü Kıbrıs’ta çözümün iki asli tarafı vardır. Bu kadar basit.

Kıbrıs Türk toplumunun seçilmiş lideri, parlamentosu, hükümeti, kurumları ve idari yapısı vardır. Uluslararası toplum bu yapının hukuki statüsünü tartışabilir. Ancak o kurumlar yokmuş gibi davranarak bir çözüm müzakere edemez.

BM onlarca yıldır Kıbrıs Türk liderleriyle doğrudan görüşmektedir. Her ciddi müzakere süreci, iki toplum liderinin kendi halklarının siyasi temsilcileri olduğu kabulüne dayanmıştır. Guterres’in Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanlığı’na girmesini tanıma saymak hukuki bir değerlendirme değil, psikolojik bir savunma refleksidir. Bu refleksin temelinde, Kıbrıs Türk siyasi varlığının görünür olmasından duyulan rahatsızlık yatmaktadır.

Kıbrıs Rum siyaseti, Kıbrıs Türklerini müzakere masasında toplum olarak kabul etmeye hazırdır, ancak siyasi bir varlık olarak görünmelerini istememektedir. Eşitliği teorik olarak desteklemekte, fakat kurumsal sonuçlarını reddetmektedir. Kıbrıs Türklerinden mevcut yapılarını çözümden önce teslim etmeleri, ardından haklarının bugün onları siyasi ortak olarak dahi görmeyen tarafça korunacağına güvenmeleri beklenmektedir.

Bu bir yeniden birleşme formülü değildir. Önceden teslimiyet talebidir.

Eşitlik sadece metinlerde kalamaz

Kıbrıs Rum tarafı, siyasi eşitliğe dayalı iki bölgeli ve iki toplumlu federasyonu desteklediğini yıllardır söylemektedir. Fakat siyasi eşitlik görünür hale geldiğinde alarm zilleri çalmaktadır.

Eşitlik konuşmalarda kabul edilmekte, protokolde reddedilmektedir. Müzakere belgelerinde yazılmakta, siyasi hayatta değersizleştirilmektedir. Uluslararası toplantılarda savunulmakta, somut sonuç doğurduğunda ise “statü yükseltme” olarak suçlanmaktadır. Bu çelişki artık gizlenemez.

Bir uzlaşma, Guterres’in hangi binada oturacağından çok daha ileri düzenlemeler gerektirecektir. Kıbrıslı Türkler ortak kurumlarda yer alacak, federal ya da konfederal yürütmede söz sahibi olacak, dış politika, Avrupa Birliği işleri, doğal kaynaklar, federal atamalar ve anayasal karar alma süreçlerine etkin biçimde katılacaktır.

Bir toplantı mekânına tahammül edemeyen siyaset, ortak yürütmede Kıbrıs Türk oyuna nasıl tahammül edecektir? Bir ofis ziyareti egemenlik tehdidi sayılıyorsa, etkin katılım ne olarak görülecektir? Papadopoulos ve benzeri retçi siyasetçiler, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni savunduklarını düşünebilir. Gerçekte yaptıkları, desteklediklerini söyledikleri siyasi eşitliğin içini boşaltmaktır.

Kuzey Kıbrıs siyasi bir hayvanat bahçesi değildir

Kuzey Kıbrıs, yabancı devlet ve kurum temsilcilerinin Yeşil Hat’ın gerisinden bakıp uzaktan sempati gösterdiği, ancak Kıbrıslı Türklerle doğrudan temas kurmayı sakıncalı gördüğü siyasi bir hayvanat bahçesi değildir.

Ursula von der Leyen veya herhangi bir başka yabancı yetkili, Yeşil Hat’ın ötesinden bakıp iyi niyet mesajları verirken Kıbrıs Türk kurumlarıyla doğrudan teması tabu sayamaz. Kıbrıslı Türkler gözlemlenecek, hakkında konuşulacak veya kendileri adına karar verilecek bir topluluk değildir.

Bu halkın siyasi iradesi vardır. Tufan Erhürman’ın Ekim 2025’te yaklaşık yüzde 63 oyla seçilmesi, bu iradenin en açık göstergesidir. Kıbrıs Türk seçmeni kalıcı izolasyona, dünyadan kopmaya veya çözüm kapısını kapatmaya oy vermedi. Yıllar süren durgunluğun ardından BM sürecini canlandırma, ciddi müzakere yürütme ve sürdürülebilir bir çözüm arama sözü veren bir lidere güçlü bir yetki verdi.

Bu sonuç, güneyde sanıldığı gibi yalnızca klasik federal modele verilmiş bir oy olarak okunmamalıdır. Kıbrıslı Türklerin giderek daha az önemsediği konu çözümün etiketi, giderek daha fazla önemsediği konu ise işleyip işlemeyeceğidir.

Federasyon, konfederasyon, ademimerkeziyetçi federasyon, iki eşit varlığın ortaklığı veya iş birliği modeli…

İsimler değişebilir.

Önemli olan kurulacak düzenin ilk ciddi krizde çöküp çökmeyeceği, çoğunluğun tahakkümüne karşı güvence sağlayıp sağlamayacağı, iki halkın siyasi onurunu koruyup korumayacağı ve gündelik hayatı yönetip yönetemeyeceğidir.

Kıbrıslı Türkler artık anayasal etiketlere değil, işleyen bir sisteme bakıyor.

İç denge olmadan ortaklık kurulamaz

Kıbrıs’ta çözüm yalnızca anayasal bir tasarım meselesi değildir. Her şeyden önce iç denge meselesidir.

Kıbrıslı Rumlar demografik ve ekonomik bakımdan daha güçlü olacaktır. Hiçbir anayasal sistem bunu ortadan kaldıramaz ve kaldırmaya da çalışmamalıdır. Ancak sayısal çoğunluğun kalıcı siyasi hâkimiyete dönüşmesine izin verilemez.

Kıbrıslı Türkler federal veya ortak kurumlarda yalnızca görüşü alınan taraf değil, karar mekanizmalarının etkin ortağı olmalıdır. Güvenliklerini, kimliklerini veya anayasal statülerini ilgilendiren kararlarda son aşamada bilgilendirilen bir topluluk değil, kararın oluşumunda gerçek ağırlığı bulunan kurucu ortak olmalıdır.

Bu, çoğunluğa dayatılan bir azınlık vetosu değildir. Siyasi bakımdan eşit iki toplum arasında ortaklığın yeniden kurulmasının kurumsal bedelidir.

İşleyen bir sistem hem tahakkümü hem de tıkanmayı önlemelidir. Olağan yönetimi mümkün kılarken, iki tarafın yaşamsal çıkarlarını ilgilendiren konularda iş birliğini zorunlu hale getirmelidir.

Bu denge kolay kurulmayacaktır. Hayal gücü, karşılıklı itidal ve her iki taraftan da acı verici tavizler gerektirecektir.

Ancak Kıbrıslı Türklere verilen her güvenceyi ayrıcalık, her etkin katılım talebini veto, her eşitlik düzenlemesini tehdit sayan bir siyasi kültürle böyle bir yapı kurulamaz.

Dış denge kurulmadan iç denge yaşayamaz

Kıbrıs sorununun ikinci temel boyutu dış dengedir. 1960 düzeni yalnızca iki toplum arasında değil, Türkiye ile Yunanistan arasında da belirli bir dengeye dayanıyordu. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 2004 yılında Avrupa Birliği’ne katılması bu dengeyi kökten değiştirdi.

Yunanistan ve Kıbrıs Rum tarafı AB üyeliğinin siyasi, hukuki ve kurumsal avantajlarını elde etti. Türkiye dışarıda kaldı. Kıbrıslı Türkler ise üyeliğin fiilî imkânlarından yararlanamadı. Böylece yalnızca ekonomik değil, stratejik bir dengesizlik doğdu.

Kıbrıs Rum tarafı, gümrük birliği, vize serbestisi, savunma iş birliği ve üyelik müzakereleri dahil Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri üzerinde etkili bir kaldıraç elde etti.

Bu nedenle gelecekteki bir çözüm, Kıbrıslı Rumların güvenlik ve egemenlik kaygılarına cevap verdiği kadar Türkiye’nin meşru stratejik çıkarlarını ve Kıbrıslı Türklerin güvenlik kaygılarını da karşılamak zorundadır.

Bu, Ankara’ya Kıbrıs üzerinde sınırsız denetim verilmesi demek değildir. Mevcut güvenlik düzeninin bütün unsurlarının sonsuza kadar değişmeden korunması anlamına da gelmez.

Fakat Türkiye kendi çıkarlarının ve Kıbrıslı Türklerin güvenliğinin inandırıcı biçimde korunduğuna inanmazsa, hiçbir çözüm kalıcı olmaz.

Aynı şekilde Yunanistan, Avrupa Birliği ve uluslararası toplum da Kıbrıslı Rumların kaygılarını giderecek yeni güvence sisteminin parçası olmalıdır.

İç dengeyi yaşatacak olan dış dengedir. Biri olmadan diğeri uzun süre ayakta kalamaz.

Retçiler yalnızca güneyde değil

Bütün sorumluluğu Kıbrıslı Rumlara yüklemek doğru değildir. Kuzeyde de retçiler vardır.

Her iş birliği formülünü ihanet, her müzakereyi geri adım ve her ortaklık arayışını tehlike olarak gören milliyetçi çevreler bulunmaktadır. Ayrılığın konforunu, ortaklığın risklerine tercih eden siyasetçiler, yazarlar vardır.

Türkiye’de de müzakereleri gereksiz gören, birlikte yaşamayı imkânsız sayan veya Kıbrıslı Türklerin iradesine bakmadan kalıcı bölünmeyi savunan marjinal çevreler bulunmaktadır.

Bu seslerin tümüne karşı çıkılmalıdır.

Ancak bir taraftaki retçilik diğer taraftaki retçiliği meşrulaştırmaz. Türk tarafındaki maksimalizm, Kıbrıs Rum tarafındaki engelleyiciliğin mazereti olamaz.

Üstelik Erhürman’ın açık seçim zaferi, Kıbrıs Rum tarafının uzun süredir kullandığı en rahat bahaneyi ortadan kaldırmıştır.

Artık “müzakere edecek Kıbrıs Türk lideri yok” denilemez. Vardır.

Asıl soru, Kıbrıs Rum tarafının Erhürman’la siyasi bakımdan eşit bir muhatap olarak mı, yoksa kurumlarını sonunda Kıbrıs Cumhuriyeti içinde eritmesi beklenen bir azınlığın temsilcisi olarak mı görüşeceğidir.

Karamsarlık da siyasi bir silahtır

Kıbrıs Rum kamuoyunda yeniden tanıdık bir karamsarlık dalgası üretiliyor.

BM girişimi “son hamle” diye sunuluyor. María Ángela Holguín’in diplomatik çabaları neredeyse yalnızca başarısızlık diliyle anlatılıyor. 5+1 toplantısının gecikmesinin sorumluluğu bütünüyle Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafına yükleniyor.

Guterres’in ziyareti bile yeni bir fırsat olarak değil, Ankara’ya yönelik baskının sonuç vermediğinin işareti olarak takdim ediliyor.

Bu anlatının tek tek unsurlarında doğruluk payı olabilir.

Ankara’nın kendi hesapları vardır. Kıbrıs Türk tarafı eleştiriden muaf değildir. Müzakere süreci ciddi engellerle karşı karşıyadır.

Fakat anlatının genel kalıbı değişmemektedir.

Kıbrıs Rum iç siyasetindeki kısıtlamalar anlaşılır gerçeklikler olarak sunulmakta, Kıbrıslı Türklerin kaygıları ise engelleme olarak tanımlanmaktadır.

Kıbrıs Rum maksimalizmi açıklanmakta, Kıbrıs Türk ihtiyatı suçlanmaktadır.

Doğrudan ticaret, doğrudan uçuş ve doğrudan temas talepleri arka kapıdan tanınma girişimleri gibi gösterilmektedir. Kıbrıs Türk kurumlarıyla diplomatik temas ise statü yükseltme olarak mahkûm edilmektedir.

Bu dil toplumu uzlaşmaya hazırlamaz. Tam tersine, uzlaşmayı reddetmeye hazırlar.

Seçmene eşitliğin yenilgi, temasın tanıma, tavizin teslimiyet ve ortaklığın ulusal kayıp olduğu anlatılırsa, hiçbir lider uzlaşma imzalayamaz. İmzalasa da yaşatamaz.

Christodoulides’in önündeki tercih

Nikos Christodoulides artık karar vermelidir.

Papadopoulos ve koalisyonundaki retçi çevrelerin diplomasinin sınırlarını belirlemesine izin verebilir. Protokol meselelerini ulusal kırmızı çizgilere dönüştürebilir. Guterres’in hareketlerini egemenlik krizi gibi ele alabilir. Müzakere masasına, Kıbrıs Türk tarafının statüsünü yükseltmekle suçlanma korkusuyla oturabilir.

Ya da Kıbrıs Rum halkına barışın diğer tarafın siyasi gerçekliğini, kurumlarını ve seçilmiş liderliğini kabul etmeyi gerektirdiğini anlatabilir.

Liderlik, kamuoyunun korkularını takip etmek değildir.

O korkuları sorgulamak, yanlış algıları düzeltmek ve toplumu uzlaşmaya hazırlamaktır.

Christodoulides, bir yandan çözüm istediğini söyleyip diğer yandan Guterres’in Erhürman’la kendi makamında görüşmesini hükümet krizine dönüştüren baskılara teslim olamaz.

Bir BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Türk lideriyle görüşmesi tanıma değildir.

Ancak onunla görüşmeyi reddetmek, çözüm iradesinin bulunmadığını gösterebilir.

Barış cesaret ister

Kıbrıs’ın bir diplomatik gösteriye daha ihtiyacı yoktur.

Toplantı yapılmış gibi görünmesini sağlayacak, ancak hiçbir temel soruna dokunmayacak yeni bir sürecin anlamı yoktur.

Adanın ihtiyacı, çatışmayı sona erdirecek, uygulanabilecek ve uygulama sırasında çıkacak krizlere dayanabilecek bir düzendir.

Bu düzen Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türklerin yalnızca korunması gereken sayısal bir azınlık olmadığını kabul etmesini gerektirecektir.

Kıbrıslı Türkler siyasi bakımdan eşit kurucu ortaklardan biridir.

Onların rızası ve etkin katılımı olmadan kurulacak hiçbir yapı meşru, işlevsel veya sürdürülebilir olamaz.

Kıbrıslı Türkler de ortaklığın yalnızca haklar değil, sorumluluklar getirdiğini kabul edecektir.

Türkiye ve Yunanistan rollerini yeniden tanımlamak zorunda kalacaktır.

Avrupa Birliği ise kenardan şart sıralamak yerine teşvik, hukuki esneklik ve stratejik güvence üretmelidir.

Bir çözüm elbette toprak düzenlemeleri, mülkiyet çözümleri ve geçiş mekanizmaları içerecektir. Her iki taraf için de acı verici tavizler olacaktır.

Ancak herhangi bir nihai toprak devri, kapsamlı anlaşmanın iki toplumda eş zamanlı referandumlarla kabul edilmesine bağlı olmalıdır. Referandumlar tamamlanmadan toprak düzenlemeleri geri döndürülemez biçimde uygulanmamalı, bütünlüklü ve koşullu paketin parçası olarak kalmalıdır.

Hiçbir taraf, nihai çözüm onaylanmadan ve güvenceler sağlamlaştırılmadan diğer taraftan elindeki temel kozları teslim etmesini bekleyemez.

Kıbrıs’ta çözüm, bir tarafın önceden boyun eğmesiyle değil, iki tarafın aynı anda güvence kazanmasıyla mümkündür.

Guterres’in ziyareti tehdit değil fırsattır.

Erhürman’ın seçilmesi tuzak değil açılımdır.

Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanlığı’na yapılacak bir ziyaret tanıma değil, siyasi gerçekliğin kabulüdür.

Kıbrıs halkı yarım yüzyılı aşkın süredir kilise merkezli bağnazlık ve Türk düşmanlığının, korkunun, tutucu milliyetçiliğin, siyasi ürkekliğin ve başarısız liderliğin bedelini ödüyor.

Yeni bir ritüel karamsarlık gösterisini değil, siyasi cesareti hak ediyor.

Ortak bir gelecek, diğer tarafın varlığını küçülterek, kurumlarını yok sayarak veya eşitliğini tehdit gibi sunarak kurulamaz.

Ancak iki tarafın da acı verici tavizler verdiği, iki tarafın da inandırıcı güvenceler elde ettiği ve hiçbir tarafın yeni ortaklık kurulmadan teslim olmaya zorlanmadığı dengeli bir anlaşmayla kurulabilir.

Kıbrıs’ın önündeki gerçek tercih federasyon ile konfederasyon arasında değildir. Gerçek tercih, eşit ortaklık ile kalıcı çatışma arasındadır.

 

YAYIN TARİHİ:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad ad
TAGS:
MANŞETLER

HK Yusuf Kanlı

Advertisement
© 2024 Haber Kıbrıs Medya Danışmanlık ve Matbaacılık Ltd.