HABER KIBRIS

Artık yeni şeyler eylemek zamanıdır!..

ads
28/10/2017


ads

Halil Paşa


Yeni bir adım atma, yeni bir kelime söyleme insanların en fazla korktuğudur.

Dostoyevski

İLK İNSAN DOĞAYLA BARŞIKTI

İsa öncesinden çok daha eski zamanlarda, dünyamızda hiçbir ulus yoktu. Yerleşik hayat henüz başlamamıştı. Hatta insanlar henüz doğaya ve kendi dışındaki canlılara karşı bir üstünlük sağlamış değillerdi.

Bu nedenle ilk insanın, toplu yaşamaya, avlanmaya ve birlikte beslenip ayakta kalmaya çalıştığı “İlkel” ama ortaklaştığı bir “Komün hayatı” en akla yakını olanı.

Ne sınıf, ne ulus, ne devlet, ne sınır, ne vatandaşlık, ne pasaport, ne de bugünkü dinler ve diller vardı gündelik yaşamında ilk insanın…

Beslendiği coğrafya vatanı, pasaportu da ayaklarıydı.

Doğayı ve diğer canlıları tahrip edecek gücü yok denecek kadar sınırlıydı. Çünkü hem kendisi ve hem de kullandığı teknolojisi ilkeldi. Bu nedenle de doğayla barışıktı ilk insan.

İNSAN, İNSANA VE DOĞAYA HÜKMETMEYE BAŞLAYINCA…

Yeni keşiflerle yerleşik yaşama geçen insan, çevresindeki canlılara ve doğaya karşı üstünlük sağlamaya koyuldu. Efendilik ve kölelik ilişkisi, yaşamının her alanında yerleşip kökleşmeye başladı. Bu arada çoğunluğa hükmeden azınlık, kendine en büyük ittifak yapacağı gücü, Tanrıyı keşfetti. Ona ve dünyadaki gölgeleri efendilerine, yani krallara, imparatorlara, siyasi-dini liderlere iman ve itaat eden her tebaa, bu dünyada olmasa da diğer dünyada mutlaka huzura kavuşacaktı.

“Kurnazlık” ve “ateşli silahlar”, savaşlarda, hemcinsi insanlara ve hem de doğaya hükmeden güçlüleri diğerlerinden ayırdı. Daha çok varsıllığın sahibi olmak, vatan sınırları denen kutsanmış bir toprak parçası, onun simgesi bayrağı, baskı ve şiddet aracı devleti, uyduruk kan bağı ve tüm bunları kapsayan milli ve dini kimlikleriyle ve fakat hep görmezden geldiği sınıflarıyla taşındı tarihten bugüne insan.

TARİHTE KATİLLER KAHRAMAN OLDU.

Savaşlar o denli kanıksanmış bir yaşam biçimi haline geldi ki; krallar, imparatorlar, generaller;

Emir, teşvik ve kışkırtmalarıyla başlattıkları, bin, on ve de yüz binlerce insanın ölümüne neden olan savaşlarının devamı için, “şehit ve kahraman” olmayı kullarına bırakır, kendileri de tarihe “en büyük kahraman” olarak isimlerini yazdırırlarken, savaş ganimetlerinin de en yağlı kısmına kondular.

Böylece insanoğlu Napolyon gibi “en büyük katilleri”, en muteber “askeri dehaları” yani “kahramanları” olarak tarihe kayıt düşütü.

Kristof Kolomb, İspanyol kral ve kraliçesini servet sahibi yapmak için vardığı “yeni dünyada”, köle yapıp zincire vurduğu Kızılderilileri, kah gemilerin ambarlarında, kah kürek mahkumu olarak kullandı Okyanusu aşmak için. Çoğu kürek çekerken öldü ve oradan denize savrularak karnını doyurdu köpek balıklarının

İngiliz James Cook, maiyetindeki askerlerle Avustralya’ya kadar uzandı. İmparatoriçesine kıtanın topraklarını hediye etmek için kıtanın bin yıllık yerlisi Aborijinleri kılıçtan geçirdi. İmparatoriçe hazretleri de, Britanya’daki muhaliflerini, köle olarak işletilmek üzere sürdü yeni kıtasına. İkisinin de hala şaşaalı heykelleri ve büstleri süslemekte hem Britanya, hem de Avustralya kıtasının pek çok şehrini.

GÜNÜMÜZDE KAPİTALİZM KÖTÜLÜKLERİN KAYNAĞI OLDU

“Azami kar”, sermaye birikimi, ekonomik büyüme, bunun için de dünyadaki nüfuz alanlarını genişletmekle malul Kapitalist dünyamızda, ülkeler diğer ülkelerle, insanlar da hem kendi ülkelerinde hem de başka ülkelerdeki insanlarla kurdukları ilişkide, eşitsizliği, adaletsizliği, savaşları, barbarlıkları, vicdansızlığı, ben-merkezciliği, yalancılığı son sınırlarına taşıdılar.

Bunu o kadar aşikar yaptılar ki, bir süre sonra bu rezilliğin üzerini Tanrı’nın “öbür dünya” vaatleri de örtmekte zorlandı. Tanrı ile durumu idare etmek mümkün olmayınca, kapitalist yaşam tarzının devamı için, Tanrı’nın yanına, milliyetçilikler, ulusal düşmanlıklar, nefret söylemleri de eklendi.

Milliyetçilik savaşları, yabancılara karşı nefret söylemlerini, derken toplu katliamları tetikledi.

Yalnızca İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere, Çingenelere ve Komünistlere karşı girişilen soykırımlar (1942-45) olmadı yerküremizde. Adamıza çok yakın coğrafyalarda, Rumların, Yunanlıların

İstanbul ve Ege’den Türkler tarafından sürgüne ve programa uğramaları, Türklerin ve Müslüman ahalinin Girit ve Batı Trakya’da Yunanlıların öç politikasıyla yarıştı. Ermenilerin ise Anadoluda Osmanlı saldırıları ile tarihlerinde belki de en barbar toplu kırımlara uğramaları “kör gözlerin” bile fark edebileceği insanlık suçları olarak karşımıza çıktı.

İsrail’in uğradığı soykırımdan yıllar sonra, iktidar erki olunca Filistinlilere karşı, kendilerine yapılanın benzeri insanlık suçlarını işlemesi…

Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumlardan çok daha derin akrabalık bağlarına ve yoldaşlık ilişkilerine sahip farklı milliyetlerin ve dinlerin, yakın tarihte bir birlerine karşı giriştikleri toplu katliamlar ise (Srebrenitsa-1992) dünyadaki barbarlığın sürdüğünü gösterdi bize.

Kapitalist rejim, salt din, toprak ve milli kimlik üzerinden insanları birbirine düşman etmedi ama.

Düşmanlığın asıl kaynağı…

“ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR”

Kapitalist toplumun baskı, şiddet ve cinayetleri, dinden-milliyetten-imandan-vatandan-pasaporttan ve akla gelebilecek her türlü ayırımdan özgür olarak da ortaya çıkar.

Çünkü adaletinin temelini, özel mülkiyet, insan ilişkilerinin temelini de hem özel mülkiyet ve hem de “azami kar” tayin eder. Eşitlik denen şey ise insan içine çıkmaktan imtina eder. Anayasa, yasalar olarak kağıda ve yasalara ve rejime saygılı yargıçların ve savcıların mahkemelerine hapsolur.

Dostoyevski, Suç ve Ceza adlı romanında; “Her şeyin içine tükürmekte, aldırmazlıkta en ileri gidenler, yasa koyucu olurlar. Herkesten daha gözüpek olan, herkesten daha haklıdır! Bugüne kadar böyle gelmiş bu, bundan sonra da böyle gidecek! Bu gerçeği ayırt edemeyenler, kördür!” diye yazar.

YENİ ŞEYLER YAZIP SÖYLEMENİN ZAMANIDIR

Günümüzde sermaye erki, ürettiğinden daha çok satabilmek ve “kar”ını katlayabilmek için, dünyanın globalleştiğini, küçük bir köye döndüğünü ve buradan hareketle malların serbestçe dolaşması (Serbest Piyasa-Serbest Ticaret) gerektiğini öne sürmektedir.

Öyleyse neden mallar için kalkan ulusal sınırlar, insanlar için de kalkmasın?

Neden insanların ürettikleri mallara tanınan özgürlük insanlara da tanınmasın?

Neden küçük adamız; yalnızca, “kumarbaz” ve “beton dostu-çevre düşmanı” sermayeye “azami kar” sağlamak için hiçbir güvencesini ve sosyal hakkını bile sağlamadığı “kaçak işçilerine” değil de…

Yakın coğrafyasındaki denizaşırı komşularının ateş ve baruttan kaçan genç-yaşlı-çocuk tüm mültecilerine kucak açmasın?

Yüzyıllardır içinde yaşayan biz adalılara görüşlerini sorma zahmeti ve nezaketi dahi göstermeyen emperyalistlere “batmayan uçak gemisi” olarak “savaş aracı” görevi verilen bu adanın bir kısım toprağı, çoğu denizaşırı komşularımızdan gelen ”tüm savaş mağdurlarına, varsıl ülkelere geçmeleri için “batmayan bir kurtuluş gemisi” olarak neden insani bir işlev görmesin?

İlk insan doğayla barışıktı. Ve pasaportları ayaklarıydı. Yani ulus-kimlik-sınır gibi engeller yoktu önünde. O günden bugüne aradan üç beş bin yıl geçti. Arabalar, trenler, gemiler ve uçaklar keşfedildi. Mallar dünyayı dolaştıkça kapitalistler kar etti. İnsan yalnızca doğanın değil, insanın da kurdu oldu. Parası olan yaşadı olmayan da cefasını çekip ol meçhule “postalandı”.

Tanrı dünyadan kovulunca, ulus-sınır-kimlik… Hepsi de varsılların derdi oldu. Yasaklar böyle doğdu!.

Yazı daha çok uzamadan derdimi yazayım da bitsin…

Demek istediğim şu ki;

Artık “İşgal” tekrarıyla içe kapanmanın, adaya her ayak basanı şüpheyle karşılamanın, bu politikaya teslim olmanın zamanı geçeli epeydir oldu.

Yalnızca sağ değil, sol için de yeni şeyler yazıp söylemenin zamanıdır.

Dostoyevski ile başladım Mevlana ile bitireyim...

“Her gün bir yerden göçmek ne iyi,

Her gün bir yere konmak ne güzel

Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş,

Dünle beraber gitti cancağızım

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”

Bu habere tepkiniz:
TAGS: halil paşa
MANŞETLER

HK Halil Paşa

© 2018 Digihaber Portal Services Ltd. Haber Kıbrıs. Design: LATIS Internet Media Systems