Kendini Terk Etmek: Tükenmişliğin Acımasız Gerçekliği
06/12/2025
Ayla Kahraman
Günümüzde başarılı kadın olmanın bedeli her zamankinden daha ağırdır. Vahşi bir ormana benzeyen iş dünyasında, başarıyı yakalamak, ilerlemeyi sağlamak; sürekliliği olan, bitmeyen bir yolculuktur. Ve kadın gerek duygusal bütünlüğü gerek zihinsel, mesleki donanımlarıyla, bu yarışın tartışmasız galibi olmaya adaydır.
Baktığınız zaman, uzun çalışma saatlerine uyum gösterebilen, yaptığı işte ortalamanın oldukça üstünde verim elde eden kadınlar görürsünüz. İşteki başarının yanında, aileleri için de gerekeni yapmaktan kaçınmazlar. Görev bilinçleri, sorumluluk duyguları, tek kişilik ordularının güç kaynağıdır.
Onlar başarılı, güçlü kadınlardır.
Son günlerde ben, kendini terk eden kişilerle ilgili düşünmekteyim. Dünyaya, insanlığa, ailelerine yönelik görevlerini başarıyla yapan kadınlar; an geliyor kendilerine yabancılaştıklarını fark edebiliyorlar. Bu terk ediş sadece aşırı rol yüklemesi mi? Başarılı kadınlardan beklediklerimiz, görev odaklı bir yaşama hapsolmalarına mı neden oluyor?
“Ben” ihmale gelmez. Bunu hep konuşuruz. “Ben”in ihmali başladığında, kişinin kendini terk etmesi de başlar. Kendinizi düşünmemeye başladığınız nokta terk edişin de ilk adımıdır.
Kadına o kadar çok yüklenen değerler vardır ki. Örneğin fedakârlık bir erdemdir. Kendinden önce çoluk çocuğunu düşünecek elbette. İşteki performansı da yerinde olmalı. Gözyaşları akarken bile güçlü olmalı. Dağılırsa eyvah. Her şey dağılır. Canım şimdi kendini düşünmenin sırası mı? Bunca sorumluluk varken, bencillik mi yapsın? Yakışmaz…
Çocukluktan itibaren, işlenen muhteşem bir motifin kendini tamamlayamadan pes etmesi boşuna değildir. Ancak bu terk edişin birdenbire olmadığını biliriz. Sessizce ve yavaş ilerleyen habis bir ur gibi büyür. Kişi kendini bırakır. Düşünmez. Arzu ve isteklerine sıra gelmez. Sonra içerisi susar. Küser.
Kimse ona kendini ihmal et dememiştir. Bu nedenle yüklendiği toplumsal ve ailevi görevlerinden de kimse mesul değildir. Yani kendini terk etmesinin ilk adımı olan tükeniş başladığında, kendinden başka suçlayacak bir başka neden de bulamayabilir.
İyi niyetle yüklenilen görevlerin bir tarafa bırakın, bazen gerçekten de yaşam koşulları hepimize ağır roller verir. Sevdiklerimize yönelik yaptıklarımızı fedakârlık değil, gereklilik olarak algılarız. Benliğimizi ortaya koymadan, sadece gücümüzü diri tutarak tekerleğin dönmesini sağlarız. Ve buna alışırız. Görev yüklemesi, toplumsal roller, aile bütünlüğü derken tükeniveririz. İşin ilginç yanı bütün bunları isteyerek yaparız. Kimse bizi zorlamaz ama bir bakarız ki gönülden yaptıklarımız zorunlu görevler haline gelmiş.
Kendini terk etmek böyle başlar. Ne istediğimizi, düşündüğümüzü veya hissettiğimizi unuttuğumuzda bunun yerini görevlerimiz ve yapmamız gerekenler alır.
Nihayetinde öyle bir durağa gelinir ki, kişi kendini tanıyamaz, tanımlayamaz. Nasıl mutlu olabileceğini bilemez. Sevgi, umut gibi kavramları konuşturamaz. İçten kahkahalar atamaz.
Peki biz bu tükenişe karşı silahsız mıyız? Bunu engelleme olasılığımız var mı?
İnsan söz konusu olduğunda çözümsüzlük aklımıza gelmemelidir. Bir sorun varsa, çözümü de vardır. Sorunu anlamak yetmez. Oluşumunu da görmek gerek.
Konumuzun devamı haftaya. İç sesinizi duymaya çalışmanız dileğiyle.
- ÇOCUKLARI ANLAMAK, KATEGORİLEŞTİRMELERİNİ ENGELLEYEBİLİR
- ÇOCUKLARDA ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜNÜN PEK ÇOK NEDENİ OLABİLİR
- DÜŞSEL BİR DÜNYA KURMAK MÜMKÜNDÜR
- GÜNÜMÜZ İNSANI
- TEKNOLOJİ BAĞIMLILIĞI VE YİTİRİLEN İNSANİ DEĞERLER
- ÇOCUK VE ŞİDDET
- AKIP GİDEN ZAMAN VE ÖNCELİKLERİMİZ
- ÖLÜMÜN KARŞISINDAKİ ÇARESİZLİK
- MÜKEMMEL EBEVEYNLİK BİR HAYAL MI?
- Gençlerde Şiddet İçeren Davranışlar Arttı
- TÜM YAZILARI için tıklayınız














































































































































