Ben olsam
06/08/2014
Arslan Menguç
İnsanların kendini başkasının yerine koyması çok güç.
Karşısındaki ile empati yapabilmek ya da bir atasözünde olduğu gibi, başkasının ayakkabısını giyerek dolaşmak, her babayiğitin yapabileceği iş değil.
Ama, gene de denemek isterdim.
Örneğin Dışişleri Bakanı Özdil Nami, bir bakan olarak görüşme süreci hakkında yeterli bilgi almadığından yakınıyor. Dışişleri eski bakanlarının hemen hepsi bu konuda “Görüşmeciden” bilgi almadı; ama kimse ne ağladı, ne de hayıflandı. Sayın Bakan Cumhuriyet Meclisi’nde verdiği yemine uygun olarak KKTC’nin ayakta kalabilmesi için gerekli mücadeleyi vermiş olsa, hem önemli gelişmelere hep birlikte tanık olurduk hem de mesaisinin önemli bir bölümünü Sayın Eroğlu’nu şikayet etmekle geçirmezdi, diye düşünüyorum. Çünkü Sayın Eroğlu’na köstek olmak Sayın Bakan’ın asli görevi değil.
Eğer Sayın Talat’ın yerinde olsam şöyle bir hesap yapardım:
“CTP’den Cumhurbaşkanı adayı gösterilmem halinde bile alabileceğim oylar beni Silihtar’daki Saray’a uçuramaz. Öyler ise masadan kaçmak isteyen Rum tarafıyla empati yapacağıma, ‘Ben olsam şöyle yaparım,’ diyeceğime, KKTC genelinde daha geniş kesimlerin başkan adayı olmalıyım görüşünü savunurdum.”
Gerçi Sayın Talat “Çapraz Oy” sisteminin savunucusu, belki de mucidi, ama bizim seçimlerde Rumlar oy kullanamıyor. O nedenle, Sayın Talat’ın yeniden Başkan seçilebilmesi için geleneksel sol oyların da ötesinde halktan da oy alması gerektiğine inanıyorum.
Hüseyin Özgürgün’ün yerinde olsam ne yapardım diye düşünüyorum da, dakikalardır boş sayfa bana bakıyor, ben da yazılamamış sayfaya. Öyle ya, kendimi onun yerine koysam ne yaparım?
Öncelikle ABD Cumhurbaşkanı gibi yapmaya çalışırım. Üstümde bir tişört, elime de bir mont alıp, pazar günleri akşam üstüne doğru Girne Limanı’nda boy gösterirdim. Ne de olsa ülkenin ikinci büyük partisinin atanmış genel başkanı olarak halka onlardan biri olduğumu göstermek isterdim.
Laf aramızda, Türk politikacıları serbest zamanlarında ne yapacaklarını bilemiyorlar. Akıllarınca, boyunlarındaki kravatı çıkartınca herşey düzeliyor sanıyorlar. Hiç olmazsa Sayın Erdoğan ekoseli ceket giymesini biliyor, bizim Özgürgün halkın arasında var olmayı bilmediğinden, ne insan arasına karışmayı biliyor, ne de kamera karşısında boy göstermeyi.
Az kalsın unutuyordum; UBP’nin seçimlerden kaç kez mağlup çıkmasında dolaylı payı bulunan Hüseyin Çobanoğlu gibi sözde “Siyasi danışmanlardan”, Özdemir Tokel gibi sözde “Halkla İlişkiler” uzmanlarından kurtulmaya bakardım. Ne kadar başarılı olduklarını son seçimlerde buldukları dahiyane seçim sloganlarıyla kanıtladılar. Üstelik Tokel’in babasının Mehmet zafer’in kaybetmesi için çaba harçadığı, UBP’min ise tam tersini yaptığı söyleniyor; acaba doğru mu? Özgürgün, adın gibi özgür düşünebildiğin gün daha cesur kararlar alabileceğine inanıyorum. Danışmanlarının katkılarıyla UBP sadece dibe batar; hoş batıyor da!
Sağlık Bakanı Ahmet Gülle olsam, sorunları içeriden bilen biri olarak Nalbantoğlu Hastanesine 3-4 röntgen uzmanı alırdım. Hem daha iyi hizmet adına yeni röntgen aletleri alacaksın, hem de personel desteği vermeyeceksin; bu nerede görülmüş?
Sayın Gülle anasından “Bakan” olarak doğmadı. Zaten gelişmelere sadece bakmakla yetinen bir Bakan olmaktansa, sorunlara çözüm bulan bir politikacı olmayı isteyeceğini sanıyorum. Acaba Maliye Bakanı gerekli teknik personel kadrosuna yeşil ışık yakmayarak Kamu-Sen’in grevini mi körükledi? Yoksa hastaların YDÜ Hastanesine sevk yapılmasını mı düşünüyor? Keşke sevkler yapılabilse. Galiba artık bizim gibi sıradan hastalar için o imkan da önlendi.
Büyük renkli gazetenin en azından fiziken büyük gazetecisi olsam, geçenlerde açık mektup yazdığım AKEL Genel Sekreteri (Başkanı) Andros Kiprianu ile tek başına söyleşi yapacağıma Arslan Hoca da gelsin, önerisi yapardım ya da onunla tek başıma konuşacaksam, Arslan Mengüç’ün Kiprianu’ya yönettiği soruları da kendisine yeniden sorardım.
Karşı tarafın “Top Ankara’da” sözüne karşılık, “Siz ilerici olduğunu ileri süren Kıbrıslı Rumların partisi olarak, Kıbrıslı Türklere ne gibi yaşam güvenceleri veriyorsunuz?” diye sorardım. Sayın Andros Kiprianu, karşınızda size hiç diklenmeyen, uyguladığınız politikaları sorgulamayanlarla söyleşi yapmak çok rahat oluyor, değil mi?
Medyada iletken veya magafon olmak kolay; ama halkın haklarını savunmak o kadar çetin mi, diye kendi kendime soruyorum.
Efendim, başkalarının ayakkabılarını giyerek dolaşmak sizin de düşünebildiğiniz gibi hiç de kolay değilmiş.
Nerede benim sabolarım?
Saygılarımla!..














































































































































